Kişisel Notlar Konulu Yazılar

MİM’lendim:)

Erguvan

* Fotoğraf IPhone’un yeni eğlenceli araçlarından Hipstamatic ile çekilmiştir. Fikir Zeynep‘i takip sonucunda akla düşmüştür:) Erguvan ağacı kampüsün bahçesindeki tek erguvandır.*


Pandora’nın Kutusu adlı, benim de yeni haberdar olduğum bloğun sahibesi sevgili Pınar beni mimlemiş geçen gün. Mim konusu ise şöyle:

———-

•Takip ettiğiniz bloglardan ya da bloğunuzda yer verdiğiniz blog listesinden baştan 3. sıradaki bloğa girip, onun takip ettiği bloglardan(blog listesinden) -daha evvel görmediğiniz- bir bloğa tıklıyorsunuz.
•Oradaki yazılara göz atıp birini gözünüze kestiriyor, okuyorsunuz.
•Hoşunuza giden bir paragrafı alıp bloğunuzda paylaşıyorsunuz.
•Bu paragrafla alakalı birkaç cümle sarfetmeyi de ihmal etmiyorsunuz:)
•Alıntı yaptığınız bloğun son yazısına yorum olarak bu mimi düşüyor, kendi yazınıza link veriyor ve bu blog sahibini de mimlemiş olduğunuzu iletiyorsunuz.
•Son olarak mimlemek istediğiniz başka blogdaşlar varsa mimi onlara da yolluyorsunuz
.

———-

Ben, takip ettiğim bloglardan 3 numarada bulunanı seçtim: “Azra Kadını” Sonra O’nun takip ettiklerinden hiç tıklamadığım birini seçtim: “Tehlikeli İlişkiler”Kadın-erkek ilişkilerine dair “non-maço” olarak tariflediği gözlemleri ve hikayeleri olan bir erkek blogger. Erkek bloggerlar kadınlara göre çok çok daha azdı eskiden. Şimdi erkeklerin de yazıyor olması hoş bence.

Fazla vaktim yoktu uzun uzun okumak için -zira arkadaş uzunca yazmayı seviyormuş o belli-, o sebeple göz gezdirirken şu birkaç cümle gözüme takıldı:

Erkeğin çok konuşanı azdır. Kabul edelim ki kadınlar erkeklere göre daha bir severler konuşmayı. Erkeklerde öyle çooook çok geveze adam az görülür. Ancak görüldü mü de bu adam en az 10 geveze kadın gücündedir.”

Tamamiyle katılıyorum kendisine. Hayatta en haz etmediğim “insan” tipi -kadın ya da erkek- gerekli-gereksiz konuşan, onu dinleyip dinlemediğinle ilgilenmeyen ve sen konuşurken habire lafını kesip konuşmaya devam edenlerdir. Kaldı ki erkeklerde bu özelliğe hiçbir suretle da-ya-na-mı-yo-rum ben de! O sebeple sevgili arkadaşımızın yazdıklarına katılıyorum:) Hele ki en geveze kadından daha çok konuşan erkeğe rastlamışlığım olduğundan, tüylerim ürpererek hatırlıyorum o anki hissiyatımı.

Ben de eğer vakti varsa ve yazmak isterse, Burcu‘yu, Başak‘ı ve Evren‘i Mimliyorum:)

Mayıs Ayı ve Kendisini Sevme Nedenlerim!

Ciceklerim

Bilenler biliyor, benim en sevdiğim ay Mayıs ayıdır. Sonra Eylül gelir.

En sevdiğim mevsim ise “Renkli İlkbahar”dır 🙂 Hani Candan Erçetin’in “Sarı Sonbahar”ı var ya. Benim de Renkli İlkbahar’ım var.

Benim için İlkbahar’ın tek bir rengi yok. Tüm renkler O’nda, O’na ait sanki; beyaz-pembe-mor-sarı-kırmızı çiçekler açmış yeşil-kahve ağaçlar mesela. Masmavi, ışıl ışıl akan akan dereler, akarsular mesela.

~

Mayıs ayında en sevdiğim zeytinyağlı yemeğin ana maddesi olan barbunyanın tam zamanıdır! Ben barbunyayı annemden gördüğüm usulde havuçlu, patatesli falan yaparım. Ama insanın Gürcü bir dostu olunca.. Ve aynı zamanda Gürcistan mutfağının vazgeçilmez unsuru olan cevize de tapıyorsa bu barbunya cevizli yapılır. Bir de leziz olur ki şaşar kalırsınız:) Yummy:)

Sonra Mayıs ayında hayatımızın vazgeçilmez parçaları olan annelerimizin günüdür. Hele de benim gibi gurbette annenizden uzaksanız bu ayda bir gün size bir miktar koymakla birlikte yine de onlar için bir şeyler yapar arar, çiçek yollar, “seni seviyorum”larla dolu öpücükler gönderirsiniz:)

Bahar Şenliklerinin ağırlıklı yapıldığı ay da Mayıs ayıdır. ODTÜ’deyken ben anlatmıştım şurada bir yerde şenlikleri kaçırmaz, özellikle de konserlere giderdim. Şenlik ve eğlence ayıdır ayrıca Mayıs benim için.

Mayıs ayında doğmuş 3 kardeşim var benim! Zaten toplam 4 kişiyiz:) Yani ben dışında tüm ufaklıkların burcu Boğa! Boğalar hayatıma bir onlarla girdi bir Ayşegül Sultanla. Yani bir şekilde Akrep kadını olan bendenizin hayatında olmazsa olmazlar bu ayda doğanlardır diye de genelleyebiliriz herhalde:) Bir sürü doğum günü, bir sürü hediye, bir sürü pasta ve dahi kutlama demek Mayıs:)

Kırmızı kırmızı kirazların ortalığa serilmeye başladığı aydır Mayıs. Ben severim kirazı. Çilekten sonra ama. Çocukken de kulağıma küpe yapar aynanın karşısında dudaklarımı büzüp Ajda Pekkan’cılık oynardım:) Hiç bahsetmedim burada ama, ben koyu koyu kopkoyu bir Ajda hayranıydım çocukken. Tüm şarkılarını ezbere bilir, üzerimde annemin ipek mavi sabahlığı, ayağımda annemin bilmem kaç numara büyük gelen topuklu ayakkabıları, bir elimde saç fırçası, diğerinde ona bağladığım uzun kurdele ile (ki bu kurdele mikrofonun kordonu oluyor:)) Ajda Pekkan mimikleri ve tavırlarıyla karşımda esir aldığım arkadaşlarıma ve bir numara ufaklığım Cihan’ıma zorla konserler verirdim. Ha bir de peruk vardı bak hatırladım. Annekuşun kahküllü peruğu! Eğer çenesi düşük, bol bol kullanacak cümlesi varsa bir kadının bir kırmızı kirazdan buralara geliverir.

Balkonumda Ciceklerim

Sonra, en favori tenis turnuvam, number one’ım, ölmeden önce yapılacaklar listemde de kendine haklı bir yer edinmiş Roland Garros organizasyonunun da gerçekleşme ayıdır. Gerçi halen bir TV’im yok ezberlediğiniz üzere:) Nasıl seyrederim maçları onu da bilmiyorum. Ama olsun. Bu yıl böyle geçecek nasılsa! Netten takip ederim ben de.

Tüm bir yıl özlenen balkon-bahçe açılışlarını genelde Mayıs ayında yapıyorum. Geçen son 2 yıl ilk defa balkonum olmuştu yeni evim olunca. Ondan önce bahçem vardı. Şimdi yine balkonum var. Ama ben orayı hem balkon gibi hem de bahçe gibi kullanacağım. Evet azimliyim, bu yıl yapacağım:) Her Nisan sonu Mayıs başı tohumlarla, fidelerle, çiçeklerle uğraşıyorum. Şu an balkonumda son durum şöyle: Pencere önü bostanım, maydonozum minik minik yeşillenmiş kafasını toprağından çıkardı sonunda:) Menekşelerim ikinci çiçeklerini açtılar. Fesleğenlerimin durumları iyi değil nedense, zira aldığımda kocamanlardı ekince çektiler sanki! Hakikatı söylüyorum, en az yarısına çekmiş gibi duruyorlar! Balkon demirlerindeki uzun saksılarda kendine yer edinmiş olan sakız sardunyalarımın durumları hayet iyi. Hatta bir haftaya çiçek verecek gibiler:) Şebboylar boynunu büktü, niye hiçbir fikrim yok! Tolu’nunkiler gayet iyi. Kadifeler de olması gerektiği gibi renkli ilkbaharıma eş renkleriyle pek iyi görünüyorlar. Asmamın dalları yeşillendi.

~

Ha bir nedenim daha oldu Mayıs ayını sevmem için: Ayşegülüm Sultanımı sevenlerine bağışladı bu ay:)) Gitmiyor Ayşegül tee Moldova gurbetine. Gidecekse de en fazla İstanbul’a diye anlaştık:) Anlayacağınız onu yolculama partisi yapmıştık ya, şimdi bir de “aman sultanımız burada kalıyor partisi” yapacağız biz bu Mayıs.

Ben kollarımı kocaman açtım Mayıs’a. Bana getireceklerinin tek bir damlasını bile kaçırmak istemiyorum zira:)

 

Gölgeli Gözlerim Var Benim..

 

Evimde Bahar Ciceklerim

Biraz da kısık.

Böyle hafif kısarak bakıyorum gözlerimi çevreme bu aralar.

Zaman zaman da gölgeler belirmeye başlıyor göz bebeklerimin üzerine incecik bir tabaka şeklinde düşüveren.. -O gölgeleri doğru tanımlamayı çok isterdim.- Daha çok hissiyatımın kapalılığıyla beliriveriyorlar zannediyorum. Bunu da zaten anca, gözlerimin içine gözlerini kaçırmadan bakabilme cesaretini gösteren çok az sayıdaki insan fark edebiliyor:)

Diyeceğim, hissiyatım kapalıydı birazcık benim..

Kapanma sebebi ufacık şeyler aslında, hatta tefecik.

Ve o kadar benim dışımda ki!

Kendimle ve hayatımla ilgili bir çok şeyde bu kadar özgür ve geniş olmaya çalışabilen ben, tamamen dışımda gelişen ufak tefek arızalara hassasiyet göstermekten kendini -hala- alamıyorum!

Oysaki benim dışımda dert eden yok olanları.

Ve olanların da benle ilgisi yok aslında. Acayip bir döngü!

Bir de o kadar “hayatı bu kadar ciddiye alma!” söylemlerinde bulunuyorum kendime sıkça. Olacak iş değil!

*

Liman

 

Denizle kucaklaştım uzaktan da olsa.

İçine alamadı beni bu defa. Hazırlığımı yapmamıştım ona göre ne de olsa.

Sadece birazcık uzağında, (+) 30 derecelik hava sıcaklığı altında hayallerim-buzz biram ve ben şeklinde oturduk uzunca:)

Kokladım mis gibi tabiatı, yer yer de şehri. Kokusuyla bir yeri, ya da birini hatırlamak ne kadar da güzeldir bilir misiniz? Bazı kokularla öyle bağım var benim;

Old Spice babamı (gülmeyin:)),

Davidof Cool Water sevgililerimden birini,

Kızarmış ekmek kokusu çocukluğumun en güzel kahvaltılarını,

Portakal Çiçekleri Antalya-Side yolunu,

Lavanta temiz çamaşırları,

Vanilya ilk parfümümü,

Döner kokusu dişlerimle başımın derde girdiği 80’li yılları!!

Balık kokusu rakıyı hatırlatıyor bana.

*

Bir de şunu gördüm ki, milyonuncu defa;

Ben ne kadar “iyi” niyetli olursam olayım, karşımda hep içi “kötülük” dolu insanlar olacak.

Ben ne kadar “özlesem”de, karşımda benden köşe bucak “kaçacak”,

Ben ne kadar “göstersem”de, karşımda bunu “anlamayacak” insanlar olacak.

Ve Ben ne kadar “sevsem” de, asla benim gibi “sevemeyecek” insanlar,

Ben ne kadar “doğru” olsam da karşımda bir o kadar “yalan” insanlar olacak…

*

Boş verin:)

Hayat hem çok güzel, hem acayip.

Aynı ben gibi!

İçimde deli bir kız çocuğu var şu dönem.

Bir an güzelim böyle fena halde, bir an acayipleşiyorum derin, gölgeli dehlizlerinde kaybolurken göz bebeklerimin!

Bir Nefes İstanbul’dan…

 

Tekne

“Yaşam çok garip. Bu, çok klişe bir laf biliyorum. Yaşamın garipliği, tıpkı o gece yayın yönetmenlerini ne kadar doğal, sıradan bulduğum gibi, aslında çok basit olması. Onu karmaşıklaştıran, kaosa çeviren sensin, benim, biziz. Aslında hepimiz birer ampul gibiyiz. İçimizdeki, bizi oluşturan sonsuz enerjiyi, sonsuz boşluğu yansıtan ampuller gibi. Olmadı hologramlarız. Yansımalarız. Kapkaranlık, tanımlayamadığımız evrenin içindeki bir nokta olan dünyanın içindeki noktacıklar olarak kendimizi her şeyin ekseninde görüyoruz. Doğrusun aslında senin dışında hiçbir şey yok, sen her şeysin. Kafan karıştı değil mi bu adam ne diyor demeye başladın. Dur hoşuma gitti devam edeceğim.

Sen değişmedikçe çevrendeki hiçbir şeyin değişmeyeceğini kabul et. Sen değişmedikçe yaşam tekrarlardan ibaret olacak. Geçmişinin tekrarı. Tıpkı her seferinde sıfırlanıp, sonrasında limitini dolduran kredi kartı borçların gibi. Bir sebepten dolayı ayrıldığın iş yerinden sonra bir başka iş yerinde aynı sıkıntıları yaşadığını göreceksin. Sıkıldıkların, yaşadıkların tekrarlanıyor. Belki başlıkları, kişileri değişiyor ama sorun aynı. Ne zamanki sen değişeceksin, o zaman o zincir kırılacak. Ve dostum, insanın en büyük sorunu sorunsuzluğu. O yüzden belki sorunlu olmayı tercih ettiğini sana söylemek zorundayım.

Yaşamanın ağırlığı ağır geliyor. Ölüm korkusundan sıyrılamıyorsun. Bunu bilinçli yaşıyor olman gerekmiyor. Yetişme telaşın, yaşamı hep yükselen bir merdiven gibi görüyor olman, yaşlanma endişen… Oysaki zaman denilen şey bizim bildiğimiz günler, saatler, aylar değil. Bunları insan evladı yarattı. 1 gün 25 saat, 1 ay 50 gün olabilirdi. Zamanın başı sonu yok. Zaman, senin benim algıladığımızdan çok daha öte. Yarattığın geçmiş çoktan yok oldu, yarınsa bir sır. Bilmediğin şeyin de garantisi olmaz ki biz her şeyin garantisini almak istiyoruz. Sevdiğimizin, bizi, bizim onu sevdiğimiz kadar sevmesininin, aldatmamasının, hep yanımızda olmasının bile garantisini istiyoruz ilişkiye girdiğimizde. Nitelikten çok niceliği istiyoruz. Uzun ilişki, uzun yıllar aynı işyerinde kalmak, büyük ev, büyük araba, duble hamburger… Kalitesinden çok çokluğu önemli oluyor.

 

Hele bir de büyük şehirde yaşıyorsan. Binlerce mesaj tarafından bombalanıyorsan. Köydeki adamın derdi, tavuğunun kaç yumurta verdiği, buğdayının tarladaki hali. Senin karmaşık yaşamının yanında ne kadar basit değil mi? Ve senden daha mutlu. Ki mutluluk dışarıdan alamayacağın tek şey. Tıpkı paranın istendikçe kazanılamayacağı gibi. Vermeden alamayacaksın. Mutluluk dediğin bir tercih. Her koşulda mutlu olmayı seçebilirsin. Mutluluk bir şeylere bağlayabileceğin bir duygu hali değil. Tatmin ile mutluluğu karıştırıyoruz. Tatmin olmayı mutluluk sanıyoruz. Yakaladığımız anda beklediğimiz her şeyin tatmin duygusu doğal olarak kayboluyor. Kaybolan mutlu olma halin değil.

Galata Köprüsü

Yalnızlık da korkulacak, kaçılacak bir şey değil. Yalnızsın ve yalnız öleceksin. Kabul et. Kabulleneceğin her sorun’un, her soru’nun üstesinden gelebilirsin. Varlığını kabul etmediğin bir şeyi nasıl çözebilirsin ki?

Ölümün ne olduğunu da bilmiyorsun ki. Bizim yaşamak dediğimiz boyuta geçmek için de ölüyorsun. Yaşam damarın, göbek bağın kesilerek yuvanı bırakıp bilmediğin bir dünyaya geliyorsun. Hangisi ölmek, hangisi yaşamak. Rüya gibi. Rüyan mı rüya, yoksa uyandığında başladığın süreç mi rüya?.

Günlük yaşamda üzüldüğün şeylerin neredeyse tamamı bir deprem anında anlamını yitirmiyor mu?

Kendini bilmek, kendini tanımak, maskelerini kaldırıp atmak, sen olmak.. Her şeyin abc’si…

Bu proje, benim kendimle yolculuğumun, kendi içime doğru yolculuğumun bir başka hali. Bir yansıması. Yaşamında karşılaştığın herkes senin bir yansıman. Birini sevmediğini söylerken kendinden bir parçayı sevmediğini itiraf ediyorsun. Nefret ettiğinde, kendinden nefret ediyorsun. Birine kızdığında, o kişinin haklılığını kanıtlıyorsun. Sedat, Reşo, Zeynep, Şebnem, hatta Önder bey benim dışıma taşan ben’in parçaları. Biraz ağır bir felsefe oldu farkındayım. Paylaşmak istedim. Ben yaşamımı didik didik ettim, ilmik ilmik ayırdım. Sonra baktım ki.. Ne gördüm biliyor musun? SENİ..”

..

~ Aret Vartanyan, Bir Nefes İstanbul, sf:325-327

**Fotolar 2007 yılındaki klasörlerden çıkanlar.. **

**Ben biraz yokum buralarda. 4 gün kaybolacağım.. Yukarıdaki cümleler kitabı bitirmeye yakın karşıma çıktılar. Siz de okuyun istedim.

Hayatınızı keyifle yaşayın. Kimseyi de karıştırmayın. Ben demez miyim One Life Live It diye hep:)**

Wouldn’t It Be Good?

 

Aksam Yemegi

I got it bad

You don’t know how bad I got it.

You got it easy

You don’t know when you’ve got it good.

It’s getting harder just keeping life and soul together.

I’am sick of fighting even though I laiow we should.

The cold is biting through each and every nevre and fibre

 

My broken spirit is frozen to the core.

I don’t want to be here no more.

Aksam Yemegi 1

Wouldn’t it be good to be in your shoes even if it was for just one day

And wouldn’t it be good if we could wish ourselves away.

Wouldn’t it be good to be on your side

The grass in always greener over there.

Wouldn’t it be good if we could live without a care.

 

Spring

You must be joking

You don’t know a thing about it.

You’ve got no problems

I’d stay right there if I were you.

I got it harder you couldn’t dream how hard I got it

Stay out of my shoes if you know what’s good for you.

The heat is stifling

Bunding me up from the inside.

The sweat is coming through each and ev’ry pore.

I don’t want to be here no more. I don’t want to be here no more.

Wouldn’t it be good …

 

Cim Kafa

Parca Nik Kershaw’in en sevdigim parcasi:) Fotograflar ise sirasiyla benim evde bir aksamustu keyfi, balkon sezonunu acmam onuruna verilmis bir micro-ziyafet masasi, Segmenler Parki sabah yuruyuslerimin iki seker goruntusune aitler:) Sondaki cim kafa bir agacin dibinde yatiyordu aslinda. Ben onu biraz dolastirdim parkin muhtelif yerlerinde fotografladim ve yerine koydum:) Onunda dolasmaya ihtiyaci varmis gibi geldi:)

Bu hafta yogundu. Hafta sonu bir arkadasim geldi uzaklardan, Moldova’dan. Aysegulum Sultanimi yanina alan Tunc:) Balikcikoy, Jazz Clup dolastik, hasret giderdik.

Bakalim yeni hafta nelere gebe? Super gelsin hepimiz icin:)