Kişisel Notlar Konulu Yazılar

Geçmiş Hafta Sonundan Gelecek Haftaya Bakış!

Me With Helmet

Harika bir hafta sonu geçirdim, sizinkinden iyi olmasın:)

~ Cuma akşamı Ankara’da yeni açılan Siddhartha adlı mekanda (Büklüm Sokak’ta, Gordion Otel’in yanında) Mayıs ayında tamamlanmış bir expedisyonun video sunumunu izledikten sonra, Eylül sonunda gerçekleştirmeyi planladığımız –Hiçbir suretle bu expedisyonla bir alakası olmayan– bir yolculuğun üyeleri olacak, daha önce tanışmadığımız bir çift ile tanış olduk. (Herşey ayarlandı gibi, heyecanla o tarihi bekliyorum. “Hayallerim Listesi”nde yer alan bir maddenin yanına daha tik atacağım:) Süpriz:)

~ Cuma akşamı uygun bir saatte yattıktan sonra sabah 06:30’da kalkarak Spor Okulu’na, saat 07:00-09:00 arası rezerve ettirdiğimiz tenis kortuna uzadık. Bizim evden Spor Okulu’na, o saatte motorumuzla varış süremiz tam olarak 3 dakika:))

Oldukça iyi performans gösterdiğimiz oyunumuz sonrası klasikleşen çift kaşarlı tost ve ayran muhabbetinden sonra soluğu evde aldık ve birkaç saat dinlence yaptık:) Benim et-dürüm-kebap ile arası çok nadir düzgün olan Sevgili ile tantunicide ufak çaplı bir ziyafet çektikten sonra da alış-veriş turumuza startı vermiş olduk! Ben şimdiye kadar hiçbir suretle bulunmadığım bir mağazadan, muhtemelen –Sevgili ile tanışamasaydım– yüz yıl geçse de aklıma kolay kolay gelmeyecek bir alış-veriş yaptım! Evet, yukarıdaki fotoğrafta görülen ekipmanlar benim! (Neredeyse kaskımla beraber yatacaktım gece:) Ne yapayım çok güzel 🙂

Cumartesi akşamı alış-veriş sonrası artık diğer adreslerimizden biri haline gelen James Cook‘da yemek ve alkol sonrası, yine hayret verici bir şekilde uygun bir zamanda eve ulaşıp bir DVD eksiltmeyi başardık yaptığımız 10 küsürlük DVD alış-veriş sepetinden:)

~ Pazar sabahı aynı saatte kalkıp, aynı saatteki kort rezervasyonumuza yetiştik. Eve dönüp bu defa süper bir hafta sonu kahvaltısı yaptık: Menemenli, su börekli, ballı, bostan bitkileri tabaklı.. DVD sepetinden ikinci bir DVD daha seyredip, alış-verişin bu defa Sevgili‘yi ilgilendiren kısmı için tekrar dışarı attık kendimizi. Alış-veriş sonrası guruldayan midelere bayram ettirmek amacıyla benim kampüsteki Park Restourant’a uğradık. Güzel ve keyifli, bol sohbetli bir yemek sonrası eve -Şaşırtıcı bir biçimde– yine makul bir saatte ulaşarak mis gibi yatıp uyuduk.

Bu haftaya baktığımda ise gördüğüm manzara şu şekilde haftalık ajandamda:)

~ Pazartesi akşamı, saat 20:00-21:00 arası Spor Okulunda tenis!

~ Salı akşamı, saat 19:15’de YoGaShala’da yoga!

~ Çarşamba akşamı, saat 20:00-21:00 arası Spor Okulunda yine tenis!

~ Perşembe akşamı, iş çıkışı kuaföre uğranıp saçların hakkından gelinecek!

~ Cuma akşamı, iş çıkışı Fatoş Abla’ya uğranıp mani&pedi olayı halledilecek!

~ Cumartesi sabaha karşı 04:00’da İzmir-Seferihisar-Alaçatı-İzmir rotası için motora atlanıp yola çıkılacak:)))

Hayatımın ilk motorla uzun yol seyahati olacak bu. Bu sebeple kalbimin gümbürtüsünün çevreye vereceği rahatsızlıktan dolayı şimdiden özür dilerim:)

**”Olasılıksız” bitti sonunda. Şimdi darısı “Ye, Sev, Dua Et”in başına:)**

Geri Dönüş!

Sunset in My Finger

Hava serin mi serin bu aralar Ankara’da. Geceleri uyurken hafif bir ürperti yaşıyor, kendimi pikeme biraz daha sarıyor; sabahları işe giderken ise diken diken olmuş tüylerime bakıp inanamıyorum Temmuz ayının ilk haftasını devirdiğimize!

…….

Ankara’da geçirilen bu hafta sonunda çok özlediğim şeylerden birini yapma imkanı yarattım kendime: Kitap okudum:)

Eskiden her gece yatmadan önce kitap okumassa içi rahat etmeyen, sabahları bir saat erken kalkıp kitap okuyup sonra işe giden ben, neredeyse aylardır elimi kitaplarıma sürmüyordum! Bu konuda kendimi çok ayıplıyordum gerçi, ama ben kendimi ayıpladığım birçok konuda ara ara basiretsiz davranışlar sergileyen biri olduğumdan sebep nasıl olsa düzelir bir gün diyerek çok da kasmamıştım kendimi! Cumartesi günü ne oldu bilemiyorum, ama o boynuzlu, kuyruklu, eli çatallı varlığın* bacağını kırarak aylardır kütüphanemde beni bekleyen kitabımla özlem giderme seansına bıraktım kendimi. Seansın gerçekleştiği yer, balkon-bahçemdi takdir edersiniz. Seans koltuğu her ne kadar deri kaplı ve kleopatra tipinde olmasa da idare ederdi. Elimde buzz ötesi hafif alkollü bir cooler** ile yaklaşık birkaç saatimi kitabımla başbaşa geçirdiğim için çok, ama çok mutlu oldum. Şimdi hedefim;

~ Hafta sonuna kadar bu kitaptan her akşam bir parça okuyarak bitirmek,

~ Daha sonra, neredeyse 2 ay önce getirttiğim anda okumaya başladığım ve yarısına geldiğim şu kitabı bitirebilmek ve,

~ Bu adamın makalelerini okurken yaşadığım hazza istinaden edindiğim kendisinin bu meşhur kitabını da Temmuz sonuna kadar okuyup bitirebilmek hayırlısıyla!!

Yukarıdaki hedeflerimi gerçekleştirirken başka bir hedefime doğru gayet azimli koşmakta olduğumu da bildirmek isterim. Dikkat! Emin adımlarla yürüyorum demiyorum, yekten koşuyorum! Emin adımlarla yürüdüğüm yaklaşık bir 4-5 sene öncesiydi. 6 ay kadar oldukça düzenli bir şekilde haşır-neşir olduğum bu spordan neden sonra ortamından mı, beraber pratik yapmak zorunda olduğum kişilerden mi sebep bilemiyorum tam olarak, kopmuştum. Evde 1 DVD, 2 kitabım mevcut, ama dokunamamıştım onlara da hiç. İşte geçtiğimiz hafta tekrardan başladım, bence şimdilik düzgün imajıyla sempatimi kazanmış şu mekanda. O dönemde Hatha Yoga yapıyordum, şimdi ise Hatha’yı hatırlayıp Ashtanga Yoga’ya ilerlemek niyetindeyim. Bilmeyenler için, bu yoganın binbir türlü çeşidi mevcut: Kundalini Yoga, Bikram Yoga, Jivamutki Yoga, vs.. Merak edeniniz için buyrun buradan okuyun:) Bir de İstanbul’a falan yerleşirsem bir gün, Yoga Merkezim burası olsun. (İki takdir ettiğim hatunun ortaklığıyla kurulmuş.

Serinleyen havaya rağmen, eski heyecanlarla tekrar tanış olmaya başladığım şu günlerde özlediğim başka bir şeyin ne olduğunu tahmin etmek ister misiniz? Ona ulaşmama bir miktar var gerçi. Hani o bir renk aynı zamanda… Hani benim kaçışlarım genelde onda son buluyor bir şekilde.. Hani içinde de dışında da ben kendimi bir başka güzel hissederim hep.. Hani benim göbek adım olan:)

* Şeytan.

** Bkz: Şu post.

TanDem Tecrübesi (1. Bölüm)

Sky Diving

Ne hafta sonuydu ama..

Bir kere müthiş eğlendik. Güzel şaraplar içip bol bol ve lezzetli yemekler yedik. İnanılmaz kahkaha doluydu bu hafta sonumuz, acayip güldük:) Havuza girip, şopardık. Nargile fokurdattık. Yedi Uyuyanlar ve Şirince istikametlerini es geçmedik yine. Havalanındaydık ekipcek bu defa. Ve bu defa sadece Sevgili atlamadı. “Sizden korkulur CaDıLar” dediği üçlüden benim dışımda kalan diğer ikisi de atlayış tecrübe ettiler 28 Haziran 2008 Cumartesi öğleden sonra saatlerinde:) Natalie ve Tuba.

*Kendi tecrübelerimi bilhare 2. Bölüm’de anlatmayı düşünüyorum. Pek yakında:)*

Tandem

Natalie’nin zaten içinde varmış kendini bildi bileli paraşütle atlamak.Tuba’da son dönem gaza geldi. Tabi benim CaDıLarın bu kadar motive olmalarındaki en büyük etken Sevgili ile tanışmaları ve onun evde bize seyrettirdiği profesyonel ya da amatör bilimum atlayış görüntüleri içeren DVD’ler oldu. Sonunda 3’ümüzün de boş olduğu bir hafta sonu yakaladık, ve yakalar yakalamaz da otobüsümüze atlayıp Selçuk’un yolunu tuttuk. Kızların biraz ortamı tanımaları, havayı koklamaları adına yapılan ilk iş de sabah erkenden Havaalanına gitmek oldu. Orada hem TanDem hakkında bilgi aldılar, hem pilotlarla-hocalarla tanıştılar, hem de atlayan diğer serbest paraşütçüleri seyrettiler. Öğleden sonra kararlarını vermişlerdi: TanDem yapıyoruz:)

E peki nedir bu TanDem diyenleriniz olmuştur mutlaka. Bir bakalım: TanDem, tecrübeli pilotlarla (Ki bunlar bildiğiniz uçak kullanan pilotlar değil, deneyimli tandem yaptıran paraşütçüler. Ama TanDem pilotu olabilmek için deneyimli bir paraşütçü olmanız yetmiyor tabi.) 10.000 feet’den (Yaklaşık 3.000 m. yani) atlayarak, paraşütünüz açılana kadar yaklaşık 30 sn. serbest düşüş deneyimini bizzat yaşayabileceğiniz bir aksiyonun adı.

Tandem pilotuna özel ve güvenli bir şekilde bağlı oluyorsunuz ve uçaktan onun kontrolünde, ve kendisine  yapışık bir vaziyette iken -eğer isterseniz de -karşınızda bir hava kameramanı ile beraber atlıyorsunuz. Serbest düşüşünüz sırasında kameramana yaklaşıyorsunuz ve o sizi görüntülüyor. Daha sonra paraşütü açma irtifası geldiğinde pilotunuzun paraşütü açmasıyla birlikte bir 10 dakika kadar süzüle süzüle altınızda Efes Antik Harabeleri, Kuşadası sahilleri vs.. eşliğinde yere iniyorsunuz:)

Tuba ve Natalie’nin hazırlık aşamalarından uçağa gidiş anlarına dek yanlarında olup, onları görüntüledim. Başlarda oldukça heyecanlı olmalarına rağmen arkadaşlarım çok harika bir deneyim yaşadılar bence. Aşağıya indiklerinde yüzlerindeki ve gözlerindeki ifadeyi anlatmam mümkün değil zira:) Ben yine inatla bu haftayı da es geçtim. Kim bilir belki bir dahaki gidişimizde kendi yaşadıklarımı yazma şansım olur.

Tandem 1

Kadınsal Hareketler Çıkış Noktamız Bugün!

Mani&Pedi olayına hastayım ben!

Sanırım bundan tamı tamına 10 yıl kadar önceydi. Kulakları çınlasın, Banu diye bir arkadaşım vardı. Aynı iş yerinde çalışmaya başladık ve hoş-beş ederken mevzu “güzellik, bakım” vs.. konularına geldi. Benim o zamanlar sürekli gittiğim bir yer yok bu gibi durumlarda. Anne kuşun ara sıra gittiği bir kadıncağız var, ben de nadiren kendisine uğramaktayım.

Banu beni o yıllarda “Fatoş Abla”mla tanıştırdı. Fatoş Abla da kendine yeni bir mekan açmış Tunalı’da. Başladık önce bir-iki oraya gitmeye. Sonra Fatoş Abla da ekibi de benim hayatımın vazgeçilmez “sorun çözen kadın grubu” haline geldiler. Mani&Pedi, masaj, ve bilimum kıl-tüy temizliği artık kendilerinden sorulmaya başlandı. Tabi bazı kadınsal ve bakımsal sorunların çözüme ulaştırılmasında gösterdikleri takdire şayan hareketler kadar, akşam üstleri seanslarında içtiğim türk kahvelerinin de hakkını vermem lazım. Havasındaysa eğer Fatoş Abla’m fal da bakar benim. Gerçi ben “fala inanma” tipinde bir kadınım, ama arada fincanı şöyle bir sallayıp, kapattığım da olmuyor değil hani “falsız da kalmamak” adına:)

2 haftada bir maniküre gitmessem tırnaklarım alarm vermeye başlar. Uzun tırnak iyidir, güzeldir velakin bilgisayarla çalışan bir kadın için kabustur. (Amerika’da siyahi hatunların tırnaklarına değinmeden geçemeyeceğim burada. Siyahi kasiyerlerin hemen hemen tümünde bir tırnak var anacım, benim en uzun tırnağım onlar için diş temizlemeye bile yetmeyebilir. Tırnaklar o kadar uzun ki, yaklaşık kendi florasında 4-5 cm. uzadıktan sonra aşağıya doğru bir o kadar daha kıvrılarak iniyorlar. Bunlar kasiyer! O tırnaklarla devamlı tuşlara basıp duruyorlar. İşin garibi ben hayretle bakıyorum, ama onlar harbiden tuşları kullanabiliyorlar öyle çok zorlanmadan. Sanırım alışkanlık! Tırnakların üzerindeki desenlere ve oje renklerine hiç girmiyorum. Göreniniz olduysa tariflesin bi zahmet.) French denen stile tapar, bunun dışında sadece bordo veya kırmızı sürerim tırnaklarıma. (Mesela bugün yine French modundalar:) Pembe sevmem, sedefli beyaz da sevmem, hele hele simmiş, pulmuş, boncukmuş nefret ederim. Fatoş Abla’m bu huyumu biliyor artık, sağolsun 10 yılda anca öğrendi; ama yine de her deniz tatiline gidişim öncesi kendisine uğradığımda ayak baş parmağıma sadece, ufacık bir nazar boncuğu ya da küçük bir kelebek motifi yapıştırmadan bırakmaz beni. Tabi kıramıyoruz kendisini, bir şey demiyoruz. Ama tatile gidildiğinin ilk denize ayak sokuşumuz sonrası ne yapıp edip o kelebeği uçurtmayı başarıyorum ben:) Şşşşt, aramızda kalsın.

Zamanında masaja da bayağı kaptırmıştım kendimi Fatoş Abla’da. Sağolsun Sibel bu konuda bence bir numaradır. Kızcağız günde 50 dakikadan neredeyse 10 seans masaj yapmaktan geniş omuzlu, sağlam pazulu, resmen üçgen bir dişi haline geldi. Başkalarına yaptıklarını bilemeyeceğim, anlatıyorlar dinliyorum. Ama ben, düzenli masaja gittiğim dönemde Sibel’e – ki en az 8-10 seans- selilüt melülit kalmamış, bacaklarım-popom gayet şekle girmişti. Dün manikür için gidince bir baktım, hatunlar sırada Sibel’i bekliyorlar. Acaba dedim bende haftaya 2 seans Sibel’i kapatsam mı? İş çıkışı süper oluyor, gevşeyip hamur kıvamına geliveriyorsunuz, bu da yetmiyor inceliyor şekle giriyorsunuz.. Evet, evet dur bir randevu alayım ben.. Ağustos’ta tatile çıkacağız, 1 ayda ne olsak kar:)

Mask on Me

Böyle bakım olayını severim, ama mesela kuaför fobim vardır benim! Eskiden, aslına bakılırsa yaklaşık 3 yıl öncesine kadar, benim rapunzelvari saçlarım vardı. Hele ortaokul ve lisede kabustu saçlarım. Annem kıyamadı kestirmeye yıllarca, banyodan sonra hep o taradı 12 yaşıma kadar. 90 cm.di benim saçlarım 12 yaşında:) Dümdüz, upuzun, hiç katsız, açık kahve, yazları papatya suyu ile taranmaktan sebep sararmış tamı tamına 90 cm. gelen saçlarım vardı! İnanamıyorum şimdi düşününce. Oturduğum zaman sandalyeye, saçlarımın üzerine otururdum:) Hiçbir kuaför amca kıyamazdı kesmeye saçlarımı. “Şampuan reklamlarında oynatın siz bu kızı” derlerdi hep. Aradan yıllar geçtikçe, anne kuşum bizi terk etmek zorunda kalınca e el mahkum o saçlar bir miktar kısaldı, sonrada o saçlara ince perma olayına girmiştik! Bir kabus daha! Merinos modeliydim ben lise 2’de:) Neyse bir zaman sonra o perma bozulmaya başladı da allahtan, o ince bukleler iri dalgalar haline gelerek benim biraz normal görünmemi sağladılar.

Lise sonda boya olayına girdik bir merakla. İyi de halt etmişiz!! 18 yaşımdan beridir boyuyorum saçlarımı ben. Tam tepemdeki beyazlar ordusuna inanamazsınız! Gerçi babamı birkaç sene görmemiştim, sonra karşı karşıya geldiğimizde “Aaaa, pamuk dede modundasın yahu babacım” dediğimi çok net hatırlıyorum. Yani genetik bir mirasımız var, hayırlı olsun. Tamam, saçlarımızın gürlüğü ve kaliteli oluşu da babamızdan yadigar; ama bari beyaz değil de gri falan olsaydı. Ben severim gri saçı:) Üniversitede Contemporary Sociology dersimize giren bir Meyda hocamız vardı; Meyda Yeğenoğlu Mutman. (Şurada aşağılarda var fotoğrafı, ama belli değil saç rengi çok. Ay evet, YÖK Başkanı da benim hocamdı. Ama anamızı ağlata ağlata öğretmişti bize istatisliği.) Çok otantik giyinir, bir sürü takılar takardı boynuna. Şıkır şıkır yürürken sesi gelirdi daha köşeyi dönmeden. İşte o hocamızın saçları erkek gibi kısacık, ama gri-beyazdı tamamen. Hiç boyatmazmış saçlarını. Bayılmıştım o zamanlar. Ama yok, benimki kesinlikle onunla yakından uzaktan alakalı değil. Benimkiler tam tepemde, belli bir noktada toparlanmış ve uzun, ve bembeyazlar:((

Neyse ne diyecektim ben?

Hah, hatırladım. Kuaför fobimi anlatacaktım. Şimdi bu fobinin giriş noktası benim saçıma perma yaptırdığım günlerle başlar, boya mevzuuna rutin işlem olarak bakmaya başlama zamanlarımla devam eder. Gelişme kısmı ise gölgeli saç modasına kapılmamla olmuştur. Röfleli-gölgeli saça bir vuruldum o yıllar, ama kuaför koltuğunda saatlerce oturmaya dayanamıyorum! Çünkü bendeniz o rapunzel halimden de vaz geçemiyorum, ama gölgeli saçlarım da olsun istiyorum. Dolayısıyla o koltuğa bir oturuyorum istemeye istemeye, kuaför bey benim saçlarımı ince ince ayırmaya başlıyor, sonra tek tek boyuyor o ince demetleri, daha sonra da paketliyor sabırla! O sabırlı velakin ben değil! Çünkü benim kuaför kapısından girişimle çıkışım arasındaki toplam saatin 7 saati bulduğu günler olmuştur! E boyat saçları, boyat saçları tabi saçımızın kalitesini de bozmuş bulunduk bir taraftan da. Ne oldu? Zaten dümdüz saçlarımız fön yaptırmadan sokağa çıkılamaz hale geldi. O sıcak fön olayı yazın beni bayılttı bir defasında:) O zamanlar çalıştığım iş yerinde takım dediğimiz şeylerden giyiyorum el mahkum. Ceket-gömlek-pantolon-topuklu ayakkabı falan. Saçlarımızıda haftada 2 defa fönletiyoruz, zira bu masraf için şirket bize ek ödeme yapmakta. Bir sıcaktı hava, bugünden sıcak olmasın, kuaför bey fönü kulağımın dibinde üflettikçe cehennem gibi, ben bir-iki derken kütdedenek bayılıvermişim koltuğa 1.78. Yıllar var fön çektirmiyorum o sıklıkta allaha şükür. Bıraktım kendi haline. Biyoform diye birşey yaptırdım, kat kat kestirdim, tek renge boyatıyorum. Düğün-dernek, özel gece dışında da önünden bile geçmiyorum kuaförlerin!

Bakım olayının bir de cilt bakımı kısmı var. Hani böyle maskelerle haşır neşir olduğumuz. Ben bayılırım maskeye. Ayda birkaç defa pazar günleri maske yaparım yüzüme çeşit çeşit. St. Ives, Garnier, Yves Rocher.. Arada da Tunalı Hilmi’de eski adı SGM, yeni adıyla NEDU denen bir mağaza var. Oradan aldığım tek kullanımlık maskeleri deniyorum. Hatta geçenlerde Sevgili‘ye de almıştım, beraber yüzümüzde maskeler fotoğraflarımızı çektik, ultra komiğiz:) **Yok, yok merak edilmesin, adamı metroseksüel yapmak gibi bir çabam yok:)!** Cilt bakımı yaptırmayı sanırım 26 yaşında bıraktım ben. Kendim yapıyorum: İyice temizliyorum yüzümü, genellikle banyodan sonra, peeling yapıyorum. Bakım maskesinin ardından da tonikle temizliyorum ve ta-tam! Süper pürüssüz, ışıldayan bir cildim oluyor. Siyah noktalarım çok fazla değil, ama burnumun üstünde gözüme batmaya başlayanları olursa onları da siyah nokta bantları ile ebediyete yolluyorum:)

Güzellik-bakım tamam da, cilt için en önemli şey ne biliyor musunuz? Su. Ben günde 3 lt. civarında su içiyorum birkaç yıldır. Farkı fark edebiliyorum. Siyah çayı sadece haftasonu kahvaltılarında tüketiyor, günde bir-iki bardak yaseminli ya da nane-limonlu yeşil çay içiyorum. İnanılmaz bir şekilde fark ettim ki en son kahvemi içeli bayağı bir olmuş! Alkolden vaz geçemiyorum, o konuya hiç girmeyelim.

Budur!

Derinlerde Bir Yerlerde..

Blind Cat

Gülümseyerek hatırlanan, gülümsetmekten başka hiçbir olumsuz duygusal etkiye sahip olmayan, göz çevrenizdeki kırışıklıklarınıza katkı yapmış hatıralarınız vardır. Eminim.. Ailenizle geçirdiğiniz bir yılbaşı, ya da bir yaz tatili. Sevgilinizle elele tutuştuğunuz ilk an, ya da birbirinizi bahçe hortumlarıyla ıslattığınız o sabah. Üniversite mezuniyetiniz, yakın arkadaşınızın evlendiği, gökyüzünde ilk defa kayan bir yıldız gördüğünüz o gece.

Canınızı acıtan, dudağınızı sessizce ısırmanıza ve gözlerinizden aşağıya inmesini asla istemediğiniz gözyaşlarınıza sebep olan yaşanmışlıklarınız vardır. Eminim.. Anne-babanızın ilk şahit olduğunuz kavgası, ilk başınıza gelen arkadaş kazığı, aşk acısı, gönül yarası, ansızın bastıran sele dönüşen yağmur altında ilk defa giydiğiniz topuklu ve şık ayakkabılarınızla uzunca bir yol gitmeniz gereken o ilk iş günü. Bebeğinizin ateşini düşüremediğiniz, ağlamasına ilaç olamadığınızı hissettiğiniz o herhangi bir yılın herhangi bir ayının sabaha karşı vakitleri.

Asabiyetinizin istem dışı tavan yaptığı, elinizin kolunuzun bağlı olduğu ve adına “çaresizlik” dediğiniz anlarınız vardır. Eminim.. Kardeşinizin yerine üniversite sınavına girmeyi istediğiniz o an ya da babanızın sizi daha fazla sevmesi ve bunu göstermesini dilediğiniz o her gün mesela! Yakın arkadaşınızın kocasından dayak yediğini bile bile onunla oturmaya devam etmesinde bir anlam bulamadığınız o yıllar ya da dünyada neden açlık, sefalet, düşmanlık, ve savaş olduğunu kendi kendinize sorup durduğunuz o günler.

Details

Hıçınlaştığınız, sevmeyi reddettiğiniz, sevgiyi reddettiğiniz, kendinize acıdığınız, küfür ettiğiniz, hep mutsuz kalacağınızı düşündüğünüz günleriniz olmuştur mutlaka. Eminim.. Babanızın size el kaldırmaya başladığı ya da annenizin, sevdiğinizin alkolle tanışıklığına şahit olduğunuz o günler. Boşandığınız, çocuğunuzun velayetini karşı tarafa bırakmak zorunda kaldığınız, tonton dedenizi ya da can dostunuzu erken kaybettiğiniz o günler. O günler hani alkolikler gibi içtiğiniz sabah-akşam, “neden ben” diye ter ter tepindiğiniz, bir gerizekalı yüzünden işinizi kaybettiğiniz..

Eminim diyorum, çünkü bunlardan bazılarını ben de yaşadım. Yaşamadıklarımı yaşayan “iyi” insanlarla tanıştım; kah yüz yüze, kah sanal alem içinde. Karşılaşmadığım can acıtan, mutsuz edip hırçınlaştıran, beni çaresiz bırakan günlerle-anlarla hiç karşı karşıya gelmemek istiyorum!

Derinlerde bir yerlerde ruhumun, yüreğimin “iyi” insanlar için bir şeyler yapabilmiş olmayı diliyorum. Başımı alıp ellerimin arasına düşünmeye başladığımda kimseyi hırçınlaştırmak için bir sebebim, mutsuz etmek için bir arzum olmadığını, asabiyetine mahal verecek bir durum ortaya koymadığımı, bilerek ve isteyerek kimseyi ağlatmadığımı düşünüyorum.

Geçmişimle hesabımı yapıyorum ve gelecek güzel günlere daha çok inanıyorum. Eminim ben. Öyle eminim ki, derinlerde bir yerde içinde saf ve çocuksu güzelliklere ve huylara içtenlikle sahip çıkanların da o günlerde benim yakınlarımda olacağını görebiliyorum.

Güvenin bana. Ben bir Akrep’im:))

Art

*ps: Fotolar Selcuk’tan..