Kişisel Notlar Konulu Yazılar

O Zamanlar..

Eskiden.. Çocukken ben.. O zamanlar en önemli şey hayatımda, ağaç tepelerinde piknik yapmaktı! Bakırköy, Ahu Sok. Ömür Saray Apt. bilmem kaç numaralı dairede oturduğumuz yıllar boyunca, en keyifli aktivitem, hemen karşımızdaki boş arsada tüm heybeti ile dikilen, birbiri içine geçmiş 2 incir ağacının yaprakları arasında sabahtan akşama kadar vakit geçirmekti:) 3 arkadaştık biz: Göknur, Jale ve ben. (Göknur’u tekrar buldum bu yıl, aradan geçen o 20 yılın sonunda:) Sabahleyin -tabi okul olmadığı zamanlarda- ailece yapılan kahvaltı sonrası, babamı kapıdan işe uğurladıktan hemen sonra elimde o günkü harçlığım ilk iş köşe bakkala koşturmak olurdu. O zamanlar market, alış-veriş merkezi kavramlarına haiz değildik malum. Her sokakta bir ufak bakkal olurdu. Bakkallarda satılan şeyler de haliyle kısıtlı. En sevdiğim menü Çamlıca gazozu, tuzlu kraker, birkaç tane Nestle parmak çikolata ve sürüsüyle sakızdı. Ciddi Soru: Nestle’nin o muhteşem tadı olan parmak uzunluğunda, renkli jelatinlere sarılı çikolatalarına ne oldu kuzum? Hayatımın tadıydı onlar. Mabel sakızları bile bulabiliyorken şimdi neden o çikolatalardan satılmıyor ki artık??

Menüyü hemen özenle anne kuşumun bana diktiği heybeye yerleştirir, bizim kızlarla buluşmaya incir ağaçları altına doğru seğirtirdim. Kızlar da geldikten sonra, çevik birer sincap edasıyla incir ağacının en tepesine kadar tırmanıverirdik. Hepimizin orada “özel” dalları vardı:) Popomuzun ve bacaklarımızın sığabildiği şekilde, neredeyse henüz üzerlerine kılıfları-kumaşları geçirilmemiş koltuk iskeletini andıran dal kombinasyonları! İşte sonrası film! Sabahın o saatinden akşamüstüne kadar biz 3 arkadaş o ağaçların tepesindeki yarı rahatsız, ama bize özel dal-koltukllarımızda yer-içer, dedikodu yapar hayaller kurardık:) O zamanlar çocuktum. Ömrümün hatırladığım en keyifli anlarını işte “o zamanlar”da yaşadım ben.

O zamanlar.. Eskiden yani.. En sevdiğim oyunlar yakan top, dokuztaş ve “araba plakalarından anlamSIZ cümleler kurmaca” oyunu idi! Apartmanımızın önündeki uzunca duvara dizilir, caddeden geçen arabaların plakalarından, anında, anlamSIZ cümleler kurardık bizim mahalledeki arkadaşlarımla. Plakadaki harflerle başlayan kelimeleri yanyana getirirdi sazı ilk eline alan. Sonraki plakadan da diğer arkadaşımız ilk cümleyi devam ettiren başka bir çümle söylerdi. Misal, AZ ilk plakamız olsun. Anlamlı cümlemiz: Amcamın Zeytin Fabrikasına gittim!! Sonraki plaka, KFG. Kel Fatmayı Gördüm! Bu, uzar gider, inanılmaz komik senaryolar çıkardı bunlardan: ((AZ) Amcamın Zeytin fabrikasına gittim, (KFG) Kel Fatmayı Gördüm. (HK) Hindi Kabardı, Kel fatmaya bağırdı, (AB) Amcam Bayıldı vs..) Bunu hızlı bir şekilde yapmamız gerektiğinden, bazen oluşturduğumuz cümlelere gülmekten arada geçen arabaları kaçırdığımız olurdu. Hatta hiç unutmam, duvardan düşenimiz bile olmuştu gülmekten:) Çocukluk işte!

O zamanlar televizyon çok sonra girmişti evimize. Hatırlıyorum geldiği geceyi: Yılbaşı akşamı. Babam ilk siyah-beyaz Thomson marka TV’mizi getirip kurduğunda evde bayram yapmıştık. Her yılbaşı birbirimize hediye verme geleneğimize istinaden -ki şimdi o gelenek bizim ailede kimsede kalmadı, ben hariç! Zira ben hala kendime hediye alıyorum yılbaşında- babamın hepimize armağanı olmuştu o dört köşeli kutu. İşte o ana dek, yine ömrü hayatımda beni en keyiflendiren bir aktiviteye de veda etmiştim: Cuma akşamüstü radyoda yayınlanan radyo tiyatrosuna eşlikçilik hadisem! Öğlenci olduğum zamanlarda cuma akşamüstleri koşturarak eve gelmeme neden olan yegane şey radyo tiyatrosuydu. Radyomuzun önünde yere kıvrılıp, annemin yancağızıma beni sevgiyle öperek bıraktığı süt-büskivi, ya da tost eşliğinde, hep seslerine hayran olduğum kişilerin canlandırdıkları karakterlerle iç dünyamda yarattığım o büyülü dekorda kaybolur giderdim. Hiç bitmesin isterdim. Televizyon gelince unutuldu eski radyomuz ve dahi heyecanla bekler olduğum radyo tiyatroları:( Çizgi filmler, cumartesiden cumartesiye, western film kuşakları podyumda hızla üst sıralara doğru ilerlemeye başladılar. İşte o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamadı zaten! Hani, “masumiyetimize işte o an veda ettik” desem yeridir.

O zamanlar ben çok mutluydum. Çevremdeki herkesi de öyle sanırdım:) Bugün sabahleyin işe gelirken aklıma geldi tüm bunlar. Belki de devam ederim o zamanlardan hatırladığım anlarıma.. Arada hatırladığım, ama hiç unutmamam gereken detaylar bunlar. JTB’yi sevme nedenlerimden biri daha:)

Bu akşam “Sevgili” ile birlikte Ankara dışına çıkıyoruz. Uzun Haftasonu tatili aldım. Görmediğim yerleri görmeye, yeni insanlarla tanışmaya, güzel fotoğraflar çekmeye, otlu gözleme yiyip, meyve şarapları tatmaya, dinlenmeye gidiyorum ben. Dönünce paylaşabilmek üzere, süper bir hafta sonu geçirin:)

 

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (II)

Tower Bridge

Bir alttaki yazımı bitirirken kapanışı yaptığım paragrafta hafta sonu için yapılması önerilenlerden hangilerini yapabildik, önce bir durumumuza bakalım derim:

~ “Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi” demişim.. Özellikle Pazar sabahı saat 07:30 civarlarında O‘nu da uykusundan kaldırıp yağmurun altında yürüyüşe çıkmış mıyım? Evet. Yağmur, 45 dakika içinde hızlanan ve saçlarımızın içinden sızarak yüzümüzü yıkayan dev damlalara dönüştüğünde eve kendimizi zor mu atmışız? Evet. Ama bu maddenin üzerine bir çizik atabilmiş miyiz? Elbette:)

~ “Dondurma yenilmesi” demişim.. Hava buzz modunda olduğundan “Bunu yapamadım tüh, vah” derken, Pazar akşamüstü Gazi Orduevi’nde buluştuğumuz babam ve eşi ile yediğimiz yemek sonrası mideye indirdiğim tatlının üzerine bir top da olsa dondurma almış mıyım? Evet:)

~ “Protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması” demişim.. Yumurtalı, bol peynirli tostlu, domatesli, naneli, maydonozlu, kayısı reçelli, ballı, cevizli bir kahvaltı edebilmiş miyim? Mmmmm.. Evet:)

~ “Mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması” demişim.. Sadece babamla buluştuğumuz 3 saat boyunca O‘ndan ayrı kaldım. Babamla ve sevdiğim arkadaşlarımla görüşme ve harika vakit geçirme şansı yakaladım. Bu maddeyi de halletmiş miyim? Sanırım evet:)

Yapamadığım iki madde kalmış; fotoğraf çekmek ve naneli limonata içmek! Onları da bir dahaki haftaya yapılacaklar litesine ekliyorum.. Gülümseme kısmından bahis bile etmiyorum dikkat ettiyseniz:) Daha iyisi sizin başınıza mı geldi yoksa?  E süper işte:) Anca bu kadar yaratıcı olabiliyorum ben hafta sonları için. Ne yapabiliriz başka acaba? Hayır, benim bu “Carpe Diem”ciliğim, “One Life Live It”ciliğim, oradan oraya koşuşturup, “Aman şunu da yapalım, buraya da gidelim, bunu da yiyelim, bunu ekelim, şunu biçeriz sonra” derken beni öldürecek bir gün ya hayırlısı!

Millenium Bridge

Evet, kısa bir hafta sonu durum değerlendirmesinden sonra Londra günlüğümüzün 2. bölümüne geçelim dilerseniz. Bu Londra’ya gitmeden önce yaptığım araştırmalarda görülmesi-yapılması kesin gerekli bazı şeylerin -“very” turistlik şeylerin- bir listesini çıkartmıştım. Hani Paris’e gidince Eiffel Kulesi görmeden gelinmez ya.. Ya da Venedik’te bulunup bir Gondol sefası yapmadan dönülmez hani… İşte Londra’da görülmesi gereken en önemli yapılardan ilki meşhur Thames Nehri’nin iki kıyısını birleştiren 16 köprüden biri olan tarihi Tower Bridge. (Hikayesini linkte bulabilirsiniz.) Ben gündüz ve gece fotoğraflarını, o da inanın sadece çekmiş olmak için, çektim. Bir gece de Thames Nehri kıyısında dolaşma imkanı buldum. Ve sıkı durun söylüyorum: İstanbul Boğazımız ve Boğaz Köprümüzün eline su bile dökemezler! Hiç etkileyici gelmedi bana. Evet gezilmesi, görülmesi gerekir; ama bir kıyas ya da sidik yarışına girilmesi icap ederse oyum bizimkinden yana olacaktır, açık ve net! Bir de köprünün üzerinde toplanan kalabalığı görüp, “E hadi bir bakalım ne oluyor?” diyerek ortasına kadar gidip, duran trafikte 10 dakika kadar köprünün altından yüksek bir tekne geçeceği için, sakin-sessiz, korna dırtlatmadan oturup kuzu kuzu bekleyen Londra’lılar gördüm. Bu esnada köprü, ortasından yukarı doğru yay sistemivari bir şeyle esnedi de altından geçip gitti tekne. Bu mudur demiştim, budur dediler:)

Sonra Millennium Bridge görüldü. Bu köprü Thames Nehri’ndeki köprülerin diğerlerinden farklı olarak üzerinden yürünüp karşıya geçilebilen ilk yaya köprüsü imiş Londra’nın. Bir ucunda Tate Modern Müzesi var, diğer ucunda da heybetli St. Paul’s Cathedral. Daha sonra bir arada Greenwich’de Millennium Dome dedikleri, yeni adıyla The O2 (Oxygen)’i gördüm. (Milenyum takıntılı bir sürü isim..) The O2, inanılmaz boyutta bir konser-sosyal/sportif aktivite yapılan salonlara ve şık şık restoranlara ev sahipliği yapan yarım daire biçiminde bir mekan. Celine Dion’dan, Michael Jackson’a, Neil Diamond’dan, Nickelback’e, Cirque Du Soleil, Avril Lavigne ve daha bir sürü ünlü sanatçı ve grup için önümüzdeki aylarda verecekleri konserler adına yaptırılmış birbirinden cezbedici afişlerle doluydu içerisi. Birini görebilmeyi isterdim açıkçası.

London Eye

Görülmesi gereken diğer önemli turistik, artık anıt haline gelmiş, yapı da Big Ben dedikleri meşhur saat kuleleriydi. Evet güzel görünüyor, özellikle de gece. Kule, Parlamento binasının hemen bitişinde yer alıyor. İşte tam Big Ben’in bulunduğu yakadan da meşhur London Eye size göz kırpıyor yavaştan:) Londra’dan bir milenyumlu yapı daha: Millennium Wheel! Önemli yapıları bitirip meydanlara, caddeler de gitim tabi: Picadilly Circus’ta Eros heykeli önünde bir fotoğraf alındı mesela, kaçarı yokmuş. Bana biraz NYC’deki Times Square’i hatırlattı. Yani yanlış anlamayın. Sadece bir kısım öyleydi:) Mikro Times Square desek yeridir. Oxford Street’e dayanamadım hiç, inanılmaz kalabalıktı zira. Havanın güzelliğinden sebep hem İngilizler hem de turistler alış-verişe çıkmışlardı. (Alış-veriş ve ben hiç iyi iki yakın dost olamadık! Bayılıyorum o sebepten.) Londra’nın mağazalar cenneti ünlü caddesiymiş orası da! (300’e yakın dükkan varmış!) Covent Garden’da bir kahve içtim, biraz küçük dükkanlara bakındım. Bir sürü restoran ve pub var burada da. Her yer cıvıl cıvıl genç insan kaynıyordu. Hem de “ateşli” genç insanlar!! Nereden çıktı bu demeyin. Bu Londra’lılar bir enteresan. Şöyle ki; hava sıcaklığı yaklaşık 9-10 derece. Bulutlar gözkyüzünü gayetten kapatmış, öğlen vakti sanırsın ki akşamüstü saat 18:00! Hafiften yağmur çiseliyor, ya da birazdan indireceğim modunda. Bu insanların hepsi kısa kollu, askılı! bluzlar, mini etekler ve parmak arası terlikler ve babetlerle dolanmaktalar. İnanılır gibi değildi. Tamam evet, belki paltoluk, kaşkolluk bir hava yok, ama askılı bluzda neyin nesi? Zaten zavallıcıkların tüm tüyleri diken diken havadaydı. Hem titriyorlar, hem de oturuyorlardı dışarıda. Bunlar 20 derecede ne giyiyorlar merak etmekteyim:)

Museum of Natural History

Müze olayı için de Natural History Museum‘u tercih ettim. Yine, ne olur “amma da ukalasın ha” demeyin ama, NYC’deki aynı adlı müzeyi daha iyi buldum. Daha geniş, daha çeşitli ve zengindi zira. Aşağıdaki benim çok hoşuma giden fotoğraf bu müzenin içinden.. Tabi yine burada da çocuklar her yerdeydiler. Müze içindeki bir sürü şey interaktif şekilde tasarlanmış. Örneğin “Earth” temalı bölümde (Yeryüzü Galerisi) dünyanın volkanik patlamalarla, buzulların erimesiyle; maddelerin şiddetli soğuk ve basınçla, ısı değişimlerine maruz kalmalarıyla başlarına neler geldiğini, nasıl değişim gösterdiklerini önce anlatıyorlar video ve posterlerle.. Sonra da bazı basit mekanizmalar kurmuşlar. Çocuklara o belirli butonlara bastırtarak bazı madde değişimlerini gözlemleri sağlanmış. Hepsi sanki “He-man” ya da “Voltran”ı seyreder gibi büyük bir dikkatle inceleyip, seyrettikten sonra anlatılanları; anne-babalarının yardımlarıyla kendileri de bizzat olaya dahil olup, bir nevi teoriyi pratikte görmüş oluyorlar. Bunu da sanmıyorum ki hayatları boyunca unutsunlar!

Earth

Londra dışında bir de Cuma günü İngiltere’nin güney doğusundaki liman şehirlerinden biri olan Hastings’e gittik trenle, Evren de izin almıştı o gün:) Trenle yaklaşık 1,5 saat sürüyor Hastings. 1066 yılında gerçekleşen savaşı ile tanınıyor ve İngiltere’nin ilk Norman kalesi de burada yer alıyormuş. Trenler inanılmaz konforlu ve rahat. Kulaklarımıza müziklerimizi takıp dışarıyı seyre dalarak çok keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra vardığımız Hastings’de ilk işimiz sahile inmek oldu:) Martılar, onları besleyen yaşlı bir kadın, birkaç koşu yapan atletik arkadaş dışında saçlarımızı dağıtan rüzgar ve soğuğundan sebep midir bilinmez kimsecikler yoktu ortalarda önce. Sahili boydan boya yürüdük. Turistlik bir şehir olmasından sebep bar ve pubların açılış saati hep akşam 17:00 gibiydi. Her yer misler gibi balık ve yosun kokuyordu:) Balıkçılık en önemli geçim kaynaklarıymış haliyle. Bir de sualtı müzesi vardı, ama girmemeyi tercih ettik. Bana masal kasabasını andırdı burası. Bu fotoğraflara bakınca burnuma hala deniz kokusu geliyor derin derin:)

Londra’da beni en etkileyen şey -parklar ve yeşillikler dışında- ulaşım sistemi oldu bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir tane Oyster Card verdi Evren bana adım atar atmaz Londra’ya. Bu bir nevi akıllı kart. Bittikçe dolduruyorsunuz ve hangi bölgelere gidecekseniz onu belirleyip ona göre ödüyorsunuz.  (Bir hafta sınırsız kullanım için ödediğimiz ücret: £23,10.) Sonra da metrodan mesela her giriş ve çıkışta kartınızı okutuyorsunuz. Her yerde de geçiyor; o meşhur kırmızı 2 katlı otobüslerde, DLR denilen trenlerde, tramvayda vs.. Londra metro sistemi süper işliyor. Kolay, anlaşılır ve en önemlisi dakik!

Son bolumde benim deneyimlerim, yedigim-ictigim seyler, hosuma giden ayrintilar olacak.. Hafta ortasindayiz, buzz gibi hava. Sev-mi-yo-rum! Guzel bir hafta sonuna gidebilmeyi umud ediyorum. Cumaya buradayim, opuyorum:)

Final Countdown!

Beach

Günler nasıl da hızla geçiyor yarabbim! 17 Ocak’taki bu yazımda belirttiğim Kaçış Takviminde bulunan bir maddenin daha üzerine çizik atmama şurada birkaç gün kaldı. O zamandan bu zamana dek planlarım arasına alıp, gidemediğim tek yer İstanbul’um oldu. Onuda kısmetse Mayıs ayının bir haftasına sıkıştırma azmi ve kararlılığı içerisindeyim:)

*

Bu yıl her ay en az bir haftasonumu farklı bir yerde geçirmek niyetindeyim. 2008 için meğersem enteresan bir şekilde denenecek ya da görülecek bir sürü aktivite biriktirmişim: “Wind Surf” mesela. Alaçatı’ya abone arkadaşlarım geçen yaz çağıra çağıra bir hal oldular, ama gidemedim. “Paraşütle atlamak” var bir de bilmem kaç bin feetden! Bu yeni bir heves. Daha doğrusu benim hevesim değil, ama denemezsek ayıp olacak “O”na:) Efes, Selçuk civarlarında atlamak için en uygun hafta sonunu arıyoruz şimdi. Sonra yıllardır mütemadiyen dilimizde olup, her daim içimizde ukte kalan bir “Mavi Yolculuk” olayı var. Yaz tatilimimde belki de. Anne kuşumu her sene söz verdiğim üzere çıkartmayı planladığım bir “yurt dışı turu” var Sonbahar gibi düşündüğüm. Var da var gördüğünüz üzere!

*

Pazar günü sabahtan Londra yolculuğum başlıyor. Çok sevdiğim, güzel bir arkadaşım son 1 yıldır iş için orada bulunuyor. Evimiz, kalacak yerimiz var yani. Havalarda gayet iyi gidiyormuş son aldığım haberlere göre. Londra’nın içindeki tüm plan belli gibi. Ama ben yakın yerleri de görebilmeyi çok istiyorum: Oxford mesela, belki de Brighton, Bournemouth, Cambridge.. Bakalım hava, benim bünyem ve keyfimiz elverdiği sürece çok fazla sokaklarda dolaşmak, paylaşabileceğim güzellikte fotoğraflar çekebilmek, bol bol enteresan tatlar bulup tatmak, içmek ve huzurlu, ama tatlı yorgunluk hali ile geri dönebilmeyi planlıyorum:) Döndüğümde güzel ve yine faydalı bir gezi yazısı yazabilmeyi dileyerek, şimdilik, huzurlarınızdan ayrılıyorum.

*

Hepinize bal gibi tatlı, kaymak gibi 2 hafta sonu şimdiden.  Çiçeklerle haşır neşir olun. Dondurma yiyin. Spor yapın, yürüyüş yapın olmadı. Güzel müzikler eşliğinde dolu dolu kahvaltı masalarında değer verdiğiniz insanlarla bir arada olun. Sarılın, öpün sevdiklerinizi.. Anne-babanıza onları ne kadar özlediğinizi söyleyin. Yakınlarında olsanız bile:)

Görüşeceğiz:)

Nedir?

On the Beach

Hafta sonunu iple çektim yine.

İş yoğun. Eğitimdi, denetimdi koşuşturmacaya devam.

Havalar bir iyi-bir kötü, ama hep gri! O en sevmediğim halinde havalar bu aralar: GRİ renkte, basık, nefes alsam mı, yoksa bırakmasam mı diye düşündürten anlamsız şeklinde yani! Yapılacak en iyi şey böyle havalarda içeride olmak oluyor. Çoğunlukla ben de böyle yapmayı tercih ettim ve ofis dışındaki vaktimi kapalı mekanlarda geçirdim. Ard arda 2 gece mesela, Balıkçıköy’deydim yine. Ankara’nın en güzel, en keyifli balıkçısı. Daha öncede bahsetmiştim, ama bir türlü fotoğraf makinası ile gidip çektiğim güzel fotoğrafları eşliğinde doya doya yazamadım bu benim en “in” mekanımı. Havalar griden maviye dönünce, terası ısınmaya başlayınca inşallah onuda yapacağım:)

On the Beach 1

Yukarıdaki fotoğrafları İnkumu’nda, sabah saatlerinde plajda yürüyüş yaparken çekmiştim. Şaşırtıcı bir yürüyüş olmuştu benim için. Zira plajda kumdan başka herşey vardı! Bir bakalım: Ampul, değişik boy ve ebatta cam ve pet şişeler, temizlik ve deterjan kutuları, naylon torbalar, sigara paketleri, plastik bıçak ve çatallar, benzin ve mazot kutuları, inhaler (!), ucunda iğnesi takılı olduğu halde bir intraket (!), ki enfekte atıkların önde gidenidir, tıraş bıçağı, şırınga (!), ve beni en çok dumura uğratan bir adet TV tüpü (!). Çok ciddiyim.. İnanmayın aşağıdaki fotoğrafa bakabilir! Tüm bu atıklar plajın üzerini kaplamışlardı. Bu kadar çok çöpün ve atığın nasıl ve nereden geldiği konusundaki sorularımıza cevap mı? Açıkta seyreden gemi ve tekneler, sahilde geceleri denize-mehtaba karşı içenler, vs.. oldu. Sezonun açılmasına yakın belediye gayet güzel temizliyor buraları da dendi. Ama sezon açılana kadar düşünün bir, gece mehtaba karşı içmek için plaja inen birinin ayağına o enfekte iğnenin battığını. Benzin ve mazotların sızıntılarının denize karışmasından bahsetmiyorum bile. Yazık! Toplayabildiğimi topladım ben, özellikle de intraketi. Derhal hemde!

TV on The Beach

Hafta sonu çabuk geçmese bari. Bu defacık! Hiç yatakta miskinlik bile etmeden erkenden güne başlıyor, sporu ihmal etmiyor, kahvaltı masasında uzun uzun vakit geçiriyor, bir sürü şey yapıyorum; ama nedense yetmiyor, yetmiyor:(

(Anlamıyorum ki?) Nedir bendeki bugünlerde, bu on beş yaşındaki çocuk halleri?

(Zaten fazlasıyla varolan) Çiçeklere duyduğum bu sevgi? Bu küçük eşya merakı?

(Keyifle) Böyle uzun uzun seçişim yemeklerimi. Sigaramı, kahvemi keyifle içişim? Ve böyle yerleştirip odamı hiç yoktan gülüşüm, sevinişim, (Uzun zamandır olmadığım kadar iyi hissedişim?)

<Details on the Beach

Necati Cumalı’ya bana eşlik edip, duygularıma tercüman olduğu için binlerce teşekkür eder, hepinize ışıl ışıl pırıltılı,

rengarenk,

kahkahalı,

dost sohbetli,

sıcacık bir hafta sonu dilerim:)

Uzun Cümlelerle, Elden Geldiğince..

Reflection

17 Mart’tan bugüne dek…

~ Bartın’a gittik, İnkumu’na.. Hacettepe’nin bir tesisi var orada. Hastane lider ekibi ile birlikte bir hafta sonu Stratejik Planımızı revize ettik. Hem yönetim yeni, hem plan eskidi artık. Malumunuz 3 yıl önceki tehditler artık tehdit değil. Hatta bazıları fırsat olmuş. Şimdiki tehditler ise daha da kalabalıklaşmış, öyle böyle değil. Takdir edersiniz ki hepside hemen hemen aynı noktadan gelmekte!!

~ Tesisin önünde bir sahil var, sabahları orada yürüyüşe çıktım, biraz fotoğraf çektim. Hava ilk gün dışında çok güzeldi.

~ Çok çalıştık, verimli bir hafta sonu oldu. Ama keyfinide çıkardık. Yemeklerimiz ve sonrası sazlı-sözlü-bol aktif geçti. Bir gece sahilde ateş yaktık, kumsalda uzanıp yıldızları seyrettik.. Yazı özlemişim, onu anladım..

~ Yaklaşık 10 yıldır bir şekilde gidip geldiğim elçilik kapılarından hep ağlaya-sızlaya-oflaya-puflaya dönmüşümdür. İşlerim hallolur eninde sonunda, ama o noktaya kadar anamı ağlatırlar! .. Dı!.. Yani Birleşik Krallık Vize Başvuru Noktasına kadar bu böyleydi. İlk defa olarak evraklarımı verdim, vize ücretini yatırdım, parmak izlerimi alıp ve fotoğrafımı çektiler. Sonra da şu web adresinden takip edin durmunuzu dediler. 2 gün sonra gittim, 6 aylık multiple entry’li vizemi aldım! Yakında Londra seyahatim gerçekleşecek:) 10 yıl kadar önce görmek istenilen 3’lüden sonuncusuydu Londra. Paris ve New York’tan sonra..

Red

~ GATA’da bir sunum yaptım.

~ Antalya’da düzenlenen 2. Uluslararası Hasta Güvenliği Kongresi’nde bir sunum yaptım.

~ Antalya’daki kongre Kremlin Otelde idi. İlk defa gittim, ortalamada buldum. Az ve kontrollü yemek yedim, hiç kilo almadığım gibi kilo bile verdim:) Bir defa güneşlenebildik havuz başında. Ekip tam takım orada olduğumuz için iş ve eğlenceyi birleştirebilme şansımız oldu. Mavimi de özlemişim yazı özlediğim gibi. Hasret giderdik her ne kadar giremesem de..

~ Kongre bitince ailemi görmek için 2 günde fazladan kaldım. Hepsine elimden geldiğince vakit ayırmaya çalıştım. Onları çok seviyorum..

~ Apocalyptica Konserine gittik Saklıkent’te. Süperdi. Davulcu olaya dahil olmuş, bir çellocu daha almışlar adamlar aşmışlar. Yeni albümü alınacaklar listesinde..

~ Diyorum diyorum bir daha demekten kendimi alamıyorum: Şebnem Ferah’ın konser DVD‘sini edinin allah aşkınıza! Bu kadın, bu parçalar, sözler, besteler, sahne performansı.. Üzerine tanıdığınız bir şey varsa da beni haberdar edin lütfen, bilmemek ayıp değil:)

~ Bahar “geldim, geliyorum, emin değilim” falan diyor gerçi.. Olsun varsın, bekleyenin muradına elbet ereceğini biliyoruz. Yağmurlara, soğuğa rağmen Nisan ayının ilk haftasını bitirdik bile.

~ İşlerim yoğun, hayat güzel. Ben mutluyum çok. İç huzurum da yerinde. Daha önce denemediğim bir şeyler deniyorum. Başarabiliyor muyum bilmiyorum henüz, ama en azından çaba sarf ediyorum. Bu konuda bana destek olunuyor allahtan birçok kişi tarafından. Ama en çok “O”na teşekkür etmem gerek sanırım bana kollarını açtığı için.. Bir de Başak’a:)

Süper bir hafta diliyorum.. Hayatın tadını çıkarın!