Seyahatname Konulu Yazılar

USin99Days-Bölüm I

Merhaba 🙂

Son yazımın üzerinden tam bir hafta geçti ve biz sağ salim seyahatimizin uzunca bir süresinde yerleşik olarak yaşayacağımız San Fransisco’ya dün akşamüstü ulaştık. İnternet bağlantımızı ve telefonlarımızı da hallettikten sonra, işte artık iletişim kısmına geldi sıra..

14 Haziran öğlen saatlerinde, sadece bir saatlik bir gecikme ile uçağımız havalandı ve ben ilk defa kullanmaya başlayacağım BenQ GH700 marka fotoğraf makinam ile de bu ilk kareyi Balkanlar üzerinde iken çekmiş oldum. Hayırlı uğurlu olur umuyorum ki..

Los Angeles Havaalanı’na dek yaklaşık 14 saat sorunsuz ve rahat bir şekilde uçuşumuz gerçekleşti. Aşağıdaki rotayı yaptık 14 saatte!

İndikten sonra pasaport kontrolünde de bir sıkıntı çıkmadı, yalnız havaalanı inanılmaz kalabalıktı, çıkışımız iki saate yaklaştı neredeyse! Araba kiraladığımız acentaya alandan kalkan “shuttle”lar ile geldikten sonra arabamızı teslim alıp yollara düştük. Sonraki ilk durağımız, bir süre bizi evlerinde misafir etme nezaketini gösteren arkadaşlarımız İlkiz & Orkun çiftinin yaşadığı yer olan Santa Monica oldu.

İlkiz & Orkun çiftinin çok güzel bir bahçesi, bahçelerinde de yukarıda fotoğrafta bir kısmı görülen mavi, uzun saplı çiçekler vardı. Bu çiçekleri bizde hiçbir yerde görmedim, ama tüm Los Angeles bunlarla doluydu. Ayrıca benim cennetten çıkma olduğuna kanaat getirdiğim bir tanecik begonvillerim de her rengiyle saltanatlarını sürüyorlar Amerika’nın Batı sahillerinde!

Santa Monica’da kaldığımız süre boyunca Universal Stüdyoları’nı, Hollywood Bulvarı ve Beverly Hills’i, UCLA Kampüsü’nü, meşhur Venice ve Manhattan plajlarını gezebilme şansı bulduk. Beverly Hills’deki evleri anlatmaya kelime bulamıyorum, o sebeple ne fotoğraf ne söz var! Bambaşka bir alem olduğuna karar verdik oraların ve hiç canımızı sıkmadan gezimize devam ettik buz gibi kahvelerimizi alıp 🙂

Şöhretler Kaldırımı’nda yürümeye çalıştık, zorlandık. Zira o kadar çok insan vardı ki, ancak meşhur Chinese Theatre önündeki el-ayak izleri ve imzalardan en beğendiğim müzikallerden biri olan West Side Story’nin oyuncularına ait olanını fotoğraflayabildim..

Universal Stüdyoları’ndaki en unutulmaz anımız Transformers 3D “ride”a bindiğimiz andı sanırım. Bir hafta boyunca çocuklar gibi bulabildiğimiz tüm “roller-coaster”lara binip, 3D gözlüklerimizi takıp olabilecek tüm “ride”ları denedik.  “New Transformers The Ride-3D” şu yaşıma kadar tecrübe ettiğim en inanılmaz şeydi diyebilirim: 20 kişi bir arabaya doluştuk. Güvenli kemerlerimiz takıldı. Sonra ışıklar söndü ve biz yol almaya başladık. Bir süre sonra kendimizi  filmin içerisinde bulduk: Autobot-Decepticon savaşının arasında kalmış, tahliye edilmeye çalışılan, insanları taşıyan bir arabadaydık! Decepticon’lar bizi farkedip yerden yere vuruken, Autobot’lar bizi onların ellerinden kurtarıp ileri savurdular. Resmen bir gökdelenin tepesinden aşağıya çakılırken son anda kurtarıldık. Patlayan arabaların ısısını, küllerin kokusunu hissettik. Bizi fırlattıklarında çarptığımız binanın su boruları patlayınca üzerimize yağmur gibi yağan suyla ıslandık!  Hayatımda hiç bu kadar adrenalin salgılamamıştım! Nefisti!

Bunun dışında birde “Terminator 2:3D” tecrübemiz oldu. 20 dakika boyunca Terminatörlerin savaşındaydık ve 3D gözlükler, sağa sola kaykılan oturduğumuz koltuklar sayesinde kalbimiz gümbür gümbürdü! Hatta bir an kötü olan T-100 karakteri kolunu uzatarak iğneye dönüşen parmağını alnımın ortasına yapıştırdı! “Special Effects Stage”de ise filmlerdeki özel efektlerin nasıl yaratıldıklarına küçük örneklerle şahit olduk. Çok keyifli birkaç saatti, kesinlikle tavsiye ederim gidecekler için.

Motorsiklet sevdama güzel birkaç oyuncak buldum ve üzerlerinde fotoğraf çektirme fırsatını da kaçırmadım 🙂

Santa Monica Pier’de akşam güneş batırıp, Manhattan ve Venice Beach’lerde dolaştık. Venice Beach hippilerin, evleri sırtlarında yaşayanların oluşturduğu bir grubun konuçlandığı; el emeği ürünlerini, sanatsal yaratımlarını  satarak geçindikleri bir yerdi. Birçok ünlünün, Julia Roberts, Sting, Robert Downey Jr., buralarda yazları geçirdikleri evleri olduğu söyleniyor. Biz dolaşırken, açık hava olmasına rağmen, ortam dumanaltıydı ve kokular insanın başını döndürüyordu 🙂

Bir sonraki durak “Manhattan Beach” ise, adıyla mütenasip, oldukça “Yüksek Sosyete” bir yerdi.  Evler inanılmaz güzel, gün batımı tam bir kadeh şaraplıktı 🙂

“Santa Monica Pier”de ise bir akşamüstü gezisi yapıp sonrasında nefis bir Chinese yedik ve 2 mekan dolaştık. Mekanlara, yediğimiz içtiğimize ilişkin yazıları ve fotoğrafları ise ayrı bir yazıya saklıyorum. Şimdilik bu kadar diyerek Bölüm II için güç toplamaya gidiyorum. Şu an burada saat 23:25. Sizler uyandınız, biz yatıyor olacağız. Yeni bir gün.. Bakalım neler getirecek bize!

*PS: Güncel kısa notlar ve fotoğraflar için USin99Days bloğumuzu takip edebilirsiniz.*

 

İstanbul’da Bir Gün. Bir Cuma Mesela.

Ankara’dan İstanbul’a yerleştiğimden beridir burnumda tüten “kişiler” var.

Bir şeyler değil.

Yerler de değil.

Kişiler. Bağ kurduklarım, dost dediklerim, sosyal yaşamımda birlikte olmaktan keyif aldığım arkadaşlarım… Bir yerleri sevme nedenim kesinlikle o yerde bağ kurduklarım benim…

Tolunay, nam-ı diğer Tolu da özlediğim, burnumda tüten dostum. Ankara’da kalanımız. Bir Perşembe gecesi geldi İstanbul’a, ertesi gün Cuma sabahı 09:30’da Etiler’de buluştuk (Zaten o Ayşegül’üm Sultan’ımda kalıyor. Onunla benim ev arası 10 dk.). Şimdi okuyacaklarınız güzel bir bahar gününde, iki dostun hem İstanbul’da bir bölge keşfi, hem yedikleri-içtikleri, objektiflerine takıverdikleri 🙂

Hava güzelse, mis gibiyse, eğer erkenden yola çıkma şansına erişebildiysek bir de; benim olmaktan en keyif aldığım kahvaltı mekanı: Bebek Mangerie. Sıcacık, evimin salonu gibi hissettiren iç mekanı, pek bir güzel Boğaz manzaralı terası ile; kahvaltıda tercihim Eggs Benedict’i ile, hepsi birbirinden leziz Bruschetta’ları ile, sürahide sundukları pek güzel alkollü kokteyleri ile hep ilk beşimde! Tolu’cum omletini denedi, ben de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Eggs Benedict’i.

Kahvaltı seansını uzun tutmayı seviyorum, seviyoruz. Çünkü konuşacak, “yakalayacak” bir sürü şey var aramızda. Hemen açıkları kapatıyoruz, güzel güzel kahvelerimizi yudumluyor, kahvaltımızı ediyoruz. Tolu da benim gibi atletiktir, yürümeye hayır demez. “O halde” diyoruz, kalkalım ve Türk Kahvesi için Ortaköy’ün yolunu tutalım! Bebek, Arnavutköy ve derken Ortaköy’e kadar yürüyoruz.

Ortaköy’de, meydandaki kahvelerden bir tanesine oturuyoruz. Yıllardır buraya gelirim. Tüm dostlarımla gelmişliğim, onlarla burada buluşmuşluğum vardır. Hep kahve içeriz. Ben orta içerim Türk Kahvemi, ki eğer yanına lokum da getirilerse, hele ki çikolata kaplı lokum; of of değmeyin keyfime 🙂 Son zamanlarda Twitter’da pek popüler olan #gununkahvesi hastagi altında ben de bol bol kahve keyfi fotoğrafı paylaşıyorum. İşte aşağıda, Ortaköy’de içtiğim Türk Kahvem ve sonrasında Karaköy’de yediğimiz tatlılar.

Ortaköy’de kahvemizi içtikten sonra istikametimiz Karaköy’deki İstanbul Modern. En çok “Dünden Sonra” ve “Yeni Ufuklar, Yeni Yapıtlar” adlı başlıklara ilgi gösteriyoruz. Orada yaklaşık iki saatimizi geçiriyoruz. Kafesinde de oturmaktı planımız, lakin havanın güzel olmasından sebep tıka basa dolu. O halde bir sonraki soluklanma yerimizi Karaköy Bej Kahve olarak belirleyerek, yaklaşık 10 dk. içinde ulaşıyoruz Bej’e. Mekan, Karaköy Polis Karakolu ile komşu. Bir süredir, severek takip ettiğim Hazal Yılmaz sayesinde, Karaköy’ün dönüşümüne şahit oluyordum. Karaköy Balıkçısı, Maya Lokantası ve Karabatak ile birlikte Bej Kahve de Hazal’ın önerdiği mekanlardan biriydi. Bej, arkasında yer alan Kağıthane Tasarım Dükkanı ile birlikte şeker bir ikili olmuş. Dışarıdaki yeşil sandalyelere oturup kahve içmek pek iyi geldi bize. Yaklaşık 45 dakika oturduktan sonra, kahve ve tatlılarımızdan güç alarak kendimizi Galata’ya doğru tırmanırken bulduk.

Galata bir sürü küçük ve otantik dükkana, tasarımcı mağazalarına, hostel-otel’e dönüştürülen eski yapılara ev sahipliği yapıyor. Ben de sokaklarında dolaşmayı, yokuşlarında yorulmayı, o küçük dükkanlarda vakit geçirmeyi seviyorum Galata semtinin. Kulenin altında oturup soluklanmayı, sonra “Hadi bakalım Dilara” diyerek bir gayret Tünel’e, Asmalı Mescit’e yola koyulmayı; yalnızsam Nouvelle Vogue dinlemeyi kulağımda kulaklıkla, seviyorum. Bu defa da Tolu ile birlikte tattık tüm bu güzellikleri, ve tabi bir sürü turist eşlikçi oldular bize. Kalabalıktı Cuma olmasına rağmen Galata yine.

Galata’da dolaşırken en çok ilginizi çekecek şeylerin yukarıda ve aşağıda -sadece- bazılarını gördüğünüz grafitiler olacağına bahse girerim. O kadar güzeller, esprililer ki. Onları çekemeden duramıyorsunuz 🙂

Güzel gezimizi tamamladığımızda saatlerimiz akşam 18:00’i gösteriyordu. Bu kadar süre boyunca yaptığımız yol, yaklaşık 13 km. oldu (Google Maps referansımız)! Tabi bununla yetinmedik. Ertesi gün Ayşegül Sultan’ı da alarak Cihangir, Eminönü, Kapalı Çarşı, Nevizade şeklinde özetleyebileceğim bir ikinci tur daha yaptık Cumartesi. İki aydır düzenli ve ağır spor yapıyor olmama rağmen Pazar günü baldırlarımda inanılmaz ağrılar hasıl oldu. Yokuş çıkmak ve inmekten muhtemelen…

Yarınki yazımı da Cumartesi günkü ikinci turumuza ayıracağımı belirterek huzurlarınızdan ayrılıyorum. Havaların güzelleşmesiyle birlikte pek bir mutlu mesut dolaşan bendeniz, Pazartesi sabahı gök gürültüsü ve tüm gün süren yağmur neticesinde pek bir şey yapamadım dışarılarda. Ama çok da hayal kırıklığı içerisinde değilim. Çünkü kokusunu alıyorum, hissediyorum, karnımdaki kelebekler kıpır kıpır: Bahar kapımızın dibinde!

 

3 Kıta 1 Blogger

Yaklaşık 15 gün önce aldığım bir çağrı ile pek mutlu olup hayaller kurmaya başladım ben!

Gazella Turizm‘in düzenlediği ve Facebook Fan Sayfası üzerinden başlattığı “3 Kıta 1 Blogger Yarışması”na kayıt oldum. Kayıt olmak için aranan en önemli şart blogunuzda en az üç tane yurt içi ya da dışı seyahat yazısı olmasıydı. Bunun dışında gezmeye, görmeye, keşfetmeye meraklı olmak; yaşadığı tecrübeleri blog üzerinden okuyuculara aktarabilmek de tuz ve biber olacaktı 🙂 İlk aşama için elemeler yapıldı -ben de bu elemeyi geçtim- ve şimdi sıra ikinci elemede; yani halk oylaması bölümünde.

Halk oylaması 15 Mart tarihine kadar sürecek ve halk oylamasında en beğenilen ilk 10 blog, yarışmanın ikinci aşamasına geçmeye de hak kazanacak. İkinci ve son aşamada, ilk 10’a kalan blog yazarlarından gitmeyi en fazla hayal ettikleri yere ilişkin detaylı bir seyahat planı yapmaları istenecek. Tasarlanan seyahat planları jüri tarafından değerlendirilerek yarışmanın ilk 3’ü belirlenecek.

Ödüllere gelince:

Birinci seçilen aday, Gazella tarafından bütün masrafları karşılanmak üzere yaklaşık 2500 Avro değerinde rüya tatil kazanacak. İkinci seçilen blog yazarı St. Petersburg, Amsterdam, Prag, Roma , Beyrut ve Atina şehirlerinden birine gidiş-dönüş uçak bileti ile 4 yıldızlı bir otelde 3 gün konaklama fırsatının sahibi olacak. Üçüncü finalist ise Letoonia Tatil Köyü’nden Eylül veya Ekim ayından herhangi bir Perşembe-Pazar konaklama ödülü kazanacak.

Eğer beni bu 3 kıtayı içeren güzel bir seyahat için desteklemek isterseniz, lütfen sağ tarafta bulunan linke tıklayarak oy verin. Çevrenizden de katkı isteyebilirsiniz, çok sevinirim. Bir kişinin 3 oy hakkı var. (Gerçi iş “halk oylaması”na kalınca, pek de adil olmayan yöntemler işin içine girebiliyor.). Olsun varsın. Ben sadece bana hayal gibi, bir çeşit rüya gibi gelen böyle bir olayı tecrübe edebilme ihtimalimin heyecanı ile bir süre daha motive olabilirim 🙂

Brüksel’de 3 Lezzet Durağı!

Brüksel’e yıllar yıllar önce, üniversiteden mezun olduktan sonra gitmiştim. Teyzem beni bağrına bastı, 3-4 ay bir okula gittim “Alliance Française” diye haftanın 3 yarım günü. Kalan tüm zamanlarımı da kah gezerek, kah teyzemin dükkanında takılarak, kah sinemaya giderek; daha çok da yiyerek geçirmiştim! Evet, giderken 62 kilo olan ben döndüğümde 68 kilodaydım! Hayatımda bir daha hiç o kadar kilo almadım. Yaş aldıkça kilolarımı bıraktım, tanrıma şükürler olsun ki:) 

Belçika’da -tatlı düşkünlüğüm sonucu- waffle ile tanışmış ve hemem hemen her gün yemiştim. Kremalı, çikolata soslu ve meyve süslü olanlarını değil de ben hep sadesini tercih etmiştim. (Allahtan diyoruz, bir de bunları yeseydim muhtemelen 70’e dayanacaktım!)  Waffle yanında bir de şarap kültürü ile tanışmıştım Brüksel’de. Teyzem ve ailesi her akşam yemeğinin yanında 1 kadeh güzel ve yemeklere uygun şarap içerlerdi.  Düzenli alkol alımının da kilolara katkısı bilinen bir gerçek!

Her neyse. Paris sonrası Brüksel’e geçtik ve 3 gece de orada kaldık bu Ekim ayında. Brüksel, tamamen aile üyeleri ile birlikte vakit geçirme ve güzel sofralarda bulunma şeklinde geçti bizim için. Teyzem yaklaşık 30 küsür yıldır orada yaşıyor, çocukları evlendi, çocuk sahibi oldular. Yıllardır gittikleri, gitmekten keyif aldıkları yerlere bizi de götürdüler. İşte aşağıdaki 3 adres bu keyifli sofraların adresi.

İlk akşam teyzem ve eşi bizi neredeyse 15 yıldır sürekli gittikleri bir Vietnam lokantasına götürdü: “Le Nenuphar

Orta üstü sınıf bir restoran Le Nenuphar. Çalışanları da vietnamlı. Yaşını almış şef garsonu teyzem ve eşini görünce kapıda karşıladı ve kısa bir sohbet ettiler. Uzun zamandır mekana gittikleri için onların özel masalarına oturduk. Hava serin olduğu için iç mekan hizmet veriyordu haliyle, ama gördüğüm kadarıyla çok şirin ve şık bir bahçesi de var restoranın. Denediğimiz her şeyi çok sevdik biz. Başlangıç için yanılmıyorsam 6-7 parçalı bir başlangıç tabağı aldık. Muhteşemdi! Tek tabakla doyabilen biri olduğum için fazlasıyla yetti bana. Ama teyzemin ısrarları sonucu çok güzel bir ördek de denedik. Ne yazık ki o akşam fotoğraf makinası yoktu yanımda, fotoğrafları yok hiç bir yemeğin. Ama giderseniz mutlaka ördek deneyin, pişman olmayacaksınız. Şaraplar da oldukça güzeldi, bir şişe rose ile geceyi tamamladık.

İkinci adresimiz teyzemin kızı Deniz ve eşi Guy’un tanıştıkları zamandan beri gittikleri bir Japon restoranıydı: “Samurai

Tartışmasız defalarca Belçika’daki en iyi Japon Restoranı seçilmiş Samurai. De Brouckere metro istasyonu çıkışında, Fosse aux Loups caddesindeki bir pasajın içerisine gizlenmiş, 2 kata dağılmış ama ufacık, pahalı bir mekan. Uzakdoğu mutfağına, özellikle de sushiye düşkün biri olarak söyleyebilirim ki hayatımda yediğim en iyi sushiyi ben Brüksel’deki bu minnacık restoranda yedim. Bir de hiç denemediğim ızgara ton balığını burada yedim ve 10 üzerinden 10 puan verdim!

Üçüncü adresimiz inanılmaz bir İspanyol restoranıydı: “La Cueva De Castilla

Roberto ve Javier Ponte adlı iki kardeşin işletmesi, sıcacık dekoru, güzel müzikleri ve tabi ki yediklerimizin lezzeti ile bizi bizden alan bir mekan daha! Schaerbeek meydanında, diğer ikisine göre daha merkezi sayılabilecek bir yerde. Roberto, sizi kapıda karşılıyor ve yemekler konusunda yönlendiriyor, günün menüsünden sizin için seçimler yapıyor. Çok tatlı, sıcak kanlı bir Akdenizli:) Kardeş Javier ise mutfakta, şef olarak görev yapıyor. İlerleyen saatlerde her masaya bizzat giderek yemekler konusundaki düşünceleri alıyor. O da takdir edeceğiniz üzere en az Roberto kadar tatlı, ve sıcak kanlı, güleryüzlü:) Ve ister inanın ister inanmayın bu iki kardeş dışında sadece serviste genç bir yardımcı çocuk dışında kimseyi görmedim çalışan olarak.

Klasik paella denedik biz sevgilimle. Deniz ve eşi ile kızları Laura değişik başka tatlar aldılar ve böylece tüm masadakileri tatma imkanımız oldu. Tek kelimeyle nefisti her biri. Seçtiğimiz şarap da harika çıktı, adını aldım not edin lütfen. Kesinlikle bir defa tadın bulursanız bir yerlerde: Rioja Bordon 2004 Reserve

 

Ve böylece yurt dışı yeme-içme postlarının da bir müddet için sonuna geldik. Bu hafta Antalya’ya kardeşime eşyalarımın bir kısmını gönderme, kalan kısmını İstanbul’daki  evimize taşıma telaşımız olacak. Hafta sonundan itibaren artık resmen -tekrar- İstanbullu oluyorum. Baharı İstanbul’da geçirdikten sonra hayatımın(mızın) planı için bir seyahatimiz olacak. Sanırım oradan da yazacak bir sürü restoran, macera, hikaye çıkacak.  Bir de ısrarla ÇokGezenlerKlubünü taciz edeceğim. Bakarsınız beni de aralarına alırlar, belli mi olur? Takipte kalmanızı öneririm:) Güzel bir hafta olsun hepimize.

Paris Manzaraları!

Paris’te evlendik diye biz, o günün akşamı güzel bir düğün yemeği yedik sevgilimin kuzeni ve onun eşi ile. Restonun adını da kartını da almamışım! (Aferin bana!) O geceki heyecandan olabilir. Otelimiz St. Germain bölgesindeydi. Yemek yediğimiz resto ise St. Michel ile St. Germain’in kesistiği bölgenin yakınlarında. O akşama özel soğan çorbası, fondü ve ördek denemelerimiz oldu.

Şunu söyleyebilirim: Hepsi de inanılmaz lezizdi.

Bir de hiç hayatımda denemediğim kaz ciğerini (Foie gras) denedim. Ben sandım ki kendisinden nefret edeceğim. Hayır, hiç de öyle olmadı! Kaz ciğeri seviyorum ben artık, böyle biline:)

Paris’te toplam 3 gece geçirdik. Bu 3 gece boyunca bol bol kırmızı şarap ve bira denedik.

İlk akşam otelimize yerleştikten sonra, sevgilim belgelerimizi konsolosluğa vermek üzere dışarı çıktı. Yaklaşık 1 saat sonra döndüğünde çantasında 1 şişe Bordeaux, 1 sıcacık baget ekmeği ve nefis bir brie peyniri vardı:) Otelimizin hemen yakınındaki metro istasyonundan (Maubert-Mutualité) dışarı çıktığınız vakit sizi karşılayan taze deniz ürünleri, istakozlar, karideslerle dolu bir balıkçı, hemen yanında bir boulangerie (ekmek-pasta fırını), nefis ve çeşitli peynirlerle dolu bir şarküteri ve bunların yanında kareyi tamamlayan bir şarap dükkanı vardı. Metro çıkışı sevgilim, geceye güzel bir başlangıç yapmak adına benim bayıldığım 3’lüyü kapıp gelmiş. Hemen oteldeki su bardaklarını şarap içmek için, çantamızdaki İsviçre çakısını peyniri ve ekmeği kesmek için kullanmak suretiyle yatağın üzerinde akşam pikniği yaptık:)  İşte o andan itibaren bu seyahatin tamamen yemek ve içmek üzerine kurulu olacağının sinyalleri yayılmaya başladı çevreye!

O akşam güzel bir cafe-barda oturduk ve yerel biraların tadına baktık. Düğün akşamı yemek için seçtiğimiz restoran sonrası güzel bir piyano bar bulduk. Piyano başında genç bir çocuk vardı. Kendi söylediği parçalardan tam sıkılmıştık ki dinlediğim en iyi ve güçlü seslerden biri geldi oturdu piyanonun üzerine. Hatun bir Edith Piaf’tan parçalar söyledi, bir Mireille Mathieu’dan. O yetmedi benim bayıldığım Dalida’dan. Sonra Melody Gardot’ya geçti, derken bir baktık mest olmuş kalmışız hepimiz. Çıkarken herkes tebrik etti hatunu. Onu dinledikten sonra Zaz gibi bir youtube videosu ile çıksa ortaya kesin onun 5 katı iş yapar, beğenilir diye düşünmekten de alamadım kendimi.

Son akşamımızı da üniversite bölgesindeki pub, bar ve muhtelif mekanlarda geçirdik. O akşam sevgilimin kuzeninin eşinin doğum günüydü. Tam gece yarısı minicik bir parkta şampanya patlattık. Elimizde kadehler sağımızdaki solumuzdaki gençlerin fotoğrafımızı çekmelerine aldırmadan bir güzel eğlendik:)

Gündüzleri kruvasan ve kahve ilaç oldu bize haliyle, bol alkollü geceler sonrası! Louvre Müzesinin girişindeki sosisli sandviç satan minik bir arabadan üzeri erimiş peynirli ve inanılmaz lezzetli hardallı sandviç yedik. Tadı hala damağımda o hardalın! Paris’e giden herkesin yapmassa öleceği nutellalı krep olayını da abartmadık, ama denemeden bırakmadık!

Velhasıl benden nefret etmemeniz için ne yapabilirim bilemiyorum bu yeme-içmeli post sonrası?

..

Paris’i daha önce de ziyaret etmiş ve her yeri doya doya gezmiş olduğumuz için fazla kasmadık kendimizi bu defa. Canımız nerede isterse orada bir cafede oturduk, soluklandık; caddeye karşı öğlen kırmızı şarap içtik.

Tek alış veriş ritüelimiz ise Hard Rock Cafe ziyaretiydi. (Gittiğimiz her ülkeden bir t-shirt alıyoruz. Sevgilim rock müzik sever ve bir rock grubunda çalıyor olduğundan sebep onun ritüeli desek daha doğru olur kanımca:)

Toparlayacak olursak, kısa cümlelerle;

* Tüm Paris’i yürüyerek gezmek mümkün, eğer benim gibi kondisyonunuz tam ve tabanvay olayına alışkınsanız. Metro ağı da süper yaygın tabi, zorunlu kaldığımız durumlarda kullandık.

* Paris, oldukça pahalı bir şehir gibi geldi bana. İtalya’nın nerdeyse tüm şehirlerinde bulundum, ama bu kadar şaşırdığımı hatırlamıyorum ödediğim ücretlere. Örneğin, sabah kahvaltı niyetine (Petit Dejeuner) yediğimiz 1 kruvasan ve içtiğimiz 1 espressoya kişi başı 9 euro verdik. Bunun yanı sıra eğer menü usulü çalışan yerlerde yemek yerseniz de kişi başı 20-25 euroya 3 çeşit yemek tadabiliyorsunuz.

* Eiffel’e çıkmak için bekleme gafletinde bulunmayın. Benim 3. yakınında oluşumdu ve fakat hala inanılmaz bir kuyruk vardı; bu seyahatte de kısmet olmadı tepesine çıkmak kulenin! Onun yerine Sacre-Couer Kilisesi’nin bulunduğu Montmartre Tepesine çıkın daha iyi.

* Boğazına düşkün insanlarsanız bizim gibi, oraya özgü lezzetleri tatmadan dönmeyin: sokak arabalarında hazırlanan nutellalı krepler, soğan çorbası, bol tereyağlı, sıcacık bir kruvasan, fondü ve tabi ki ekler tatlısı (éclair). Otelimizin bulunduğu bölgede yer alan ve her sabah kapısındaki uzun kuyruklar sebebiyle dikkatimizi çeken Eric Kayser isimli yerden bir ekler aldık ki gider ayak.. Aman da aman!

* Paris seyahatini arkadşlarınızla da yapabilirsiniz, ama sevdiceğinizle gitmenin değeri paha biçilemez:)