Seyahatname Konulu Yazılar

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (III)

**Dikkat** Neredeyse yazdığım en uzun yazı oldu fotoğraflarla birlikte. Baştan söyleyeyim:)

Me in London

Londra’da bulunduğum süre boyunca sıklıkla beni yaparken görebileceğiniz 2 şey vardı: İlki yürümek, yürümek, hiç durmadan yürümek! İkincisi ise mütemadiyen bir şeyler yemek:) “Yeme-içme kültürü” denen şeye bayılıyorum ben. Dünyada beni mutlu eden birkaç şeyden biridir yemek yemek. Seyahat ettiğim zamanlarda da tatillerde de mutlaka bulunduğum yerlere özel yiyeceklerin tadına bakmaya, oraya özgü lokanta ve restoranlara gitmeye çalışırım. Bazen tabi kendine has mutfağı olmayan ülkelere de gidebiliyorsunuz. O zaman da benim Londra’da yaptığım gibi, farklı mekanlar peşine düşüp, dünya mutfaklarının tadına varmaya çalışıyorsunuz:)

Allahtan Evren de benimle aynı telden çalmakta olduğundan aşağıda bir liste oluşturacak kadar mekan gördük yemek ve içmek konusunda 1 hafta içinde:) Ayrıca orada yaşamakta olan arkadaşlarımından, bir dahaki seferim için bana kendi özel mekanları konusunda tavsiyelerde bulunmalarını rica edebilir miyim lütfen? Ben gidemesem bile yakınlarda, Evren’cime yarar hiç olmazsa. O daha uzun bir zaman daha orada olacak gibi görünüyor zira:)

LeZZet MeKanLarı

~ Harry Morgan

Londra’daki ilk lezzet durağımız burasıydı. Şehirde tam 3 tane Harry Morgan var. Bizim gittiğimiz hemen Regents Park yakınında olmasından sebep St. John’s Wood mevkinde olanıydı. Burada bir tavuk suyuna noodle çorbası içtik:) (Chicken noodle – 4,75£) Tek kelime ile mü-kem-mel-di! Zaten Sunday Times tarafından Londra’nın en iyi tavuk suyu çorbası içilebilecek mekan olarak seçilmiş bir dönem. Ayrıca sandwich ve salataları da çok göz alıcı görünüyordu. Tabak kocaman, noodle da bol boldu. Bir de ek olarak tavuk eti parçaları ve bir miktar haşlanmış havuçla servis edilmişti çorbamız. Ana yemek gibi oldu bana diyebilirm. Mutlaka için!

~ Wagamama

Bir gün öğlen yemeği için Evren’le burayı tercih ettik. (Malum kendisi çalışıyordu, birkaç gün hep öğlen saatlerinde yemekte buluştuk.) Wagamama zaten bize de artık yabancı olmayan bir mekan. İstanbul’da Taksim’de ve Kanyon’un içinde olmak üzere 2 tane mevcut! Ben bir defa Kanyon’da gitmiş ve çok sevmiştim. (Sevgili arkadaşımız ZeynepinYeri‘nden Zeynep anlatmıştı, o da çok sever bu mekanı hatırladığım kadarıyla.)

Bizim Evren’le şöyle bir rituelimiz vardır: O, her 2 ayda bir defa Türkiye’ye geldiğinde biz düzenli olarak beraber “Ölümüne Chineese” gecesi yaparız. Her ikimizinde bir çok ortak noktası bulunmasına rağmen, en sevdiğimizi “Asya Mutfağına olan zalim düşkünlüğümüz” olarak nitelendiriyoruz:) Bu sebeple Ankara’daki bir dönem SushiCo, ve her dönem Quick China maceralarımın baş aktristi kendisi olmaktadır:) Gurur duyuyoruz bu birliktelikten, eylemlerimizi devam ettirme kararımızı hala taze tutuyoruz. Tanrı bozmaz inşallah:)

İşte bu sebeplerden dolayı Evren’in Londra’da sık yediği mekanlardan birisi olduğu için e biz de bir Wagamama’da yemek olayına girelim dedik haliyle. İçecek olarak tercihime 10 üzerinden 10 puan verdim: Apple and lime juice – 2,95£. Gereksiz Not:1: Normalde içki içmeyi seven ben, tüm İtalya ve Prag seyahatlerim boyunca öğlen içmeye başlayan ben, içki içmeyi, şarabın aslında kırmızı olduğunu Belçika’da kaldığım 4 ay boyunca öğrenen ben, Minnesota’da nadir gecelerde ayık kalan ben Londra’da hayatımın en az içki tüketimini gerçekleştirdim! Yemek olarak da Chicken Katsu Curry – 7,95 £ denedim. Köri sosunun güzelliğine ve yoğunluğuna inanamadım. Köri seven biri olarak benim de kendi çapımda değişik sos denemelerim olmuştu; ve fakat böylesinin yanına bile yaklaşamamıştım. Tavuk gayet uygun pişirilmiş, sos kıvamında ve pirinçler de tam formundaydı:) Bayıldım.

 

St Catherines

~ Feng Sushi ve Yo! Sushi

London Bridge yakınlarında dolanırken bir öğlen Feng Sushi’ye geldim tamamen tesadüfen ve Feng Sushi Value Box‘dan içinde 10 parçalı sushi olanını seçtim, yakınlardaki bir parkta afiyetle yedim güneşlenirken ve kulağımda Duffy bana şarkı fısıldarken:)

2 defa da Evren’le beraber YO! Sushi’yi tercih ettik. Burayı çok sevdim ben, zira bar sandalyelerinin tepesine tüneyip önümüzden geçen değişik renkli tabaklar içindeki birbirinden güzel ve ağız sulandırıcı sushiyi seçerek yemek çok zevkliydi. Hiç daha önce bir sushi bar olayına girmemiştim:) Yo! Sushi’yi ben fiyat açısından makul buldum. Her renk farklı bir fiyatı göstermekte. Böylece 2 kırmızı tabak, 1 mavi tabak ve 1 yeşil tabak yediğinizde ödeyeceğiniz ücreti önceden bilebiliyorsunuz. Tabak rengine göre fiyat:)

~ Golden Dragon (China Town)

Bir akşamüstü Dim Sum (İspanya’da tapas, bizde meze, Çinde de dim sum:) yemek üzere, China Town’da dolaşıyorken hazır, bu mekana uğradık. Daha önce Evren’i Malezyalı bir arkadaşı getirmiş, çok sevdiğini söyledi yediklerini. Tavsiye edeceğim iki Dim Sum çeşidi var: Biri King Prawn Dumplings, diğeri de Prawn Cheung Fun. Lezizdiler, leziz:) Biri buharda, diğeri sosta:)

~ Dickens Inn

İşte favori mekanım:) Bir kere yeri çok güzel, tam St. Catherine’s Dock’un kenarında. Burası eskiden Londra limanının merkeziymiş. Favorim olmasındaki diğer neden ise giriş katı ile beraber 3 kat olan bu mekanın dış görünüşü. Çiçekler müthiş güzel ve gece manzarasına doyamadık.. Buraya geliş ve buluş hikayemiz i unutmayacağım. Uzun lafın kısası, oldukça yorucu geçen bir günün sonunda yemek yemek için trenden indiğimiz yerden vazgeçip burayı bulmak için akşam vakti 2 saat kadar daha yürümemiz ve sonrasında kendimizi müthiş pizza ve 1 şişe Chianti şarabının kollarına atmamız olarak özetlenebilir:)

Şarabımız Villa di Campobello-Chianti Riserva 2003 idi ve kesinlikle harikaydı. Tavsiye olunur. Pizzamız ve önden aldığımız salatalarımız da harikaydı.Gereksiz Not:2: Yaklaşık 60 küsür pound ödedik o gece ikimiz ve orada bulunduğum süre içinde 2 kişilik yediğimiz tüm yemekler için ödediğimiz en yüksek ücreti de oraya ödemiş olduk. Pişman mıyım sizce? 🙂

Dickens Inn

~ Le Pain Quotidien

Benim bir favori mekanım daha. Ama burası Paris ve NYC’de de benim favori mekanımdı. Hatta sevgili NY MUhtarı ile burada buluşup kahve içmiş, tanışmıştık:) Bir sabah Hastings’e gitmeden önce tereyağı-reçel-çeşitli peynirler ve muhteşem ekmeklerden oluşan bir kahvaltı yaptık burada açık havada. O kadar bol geldi ki herşey kalanını sandwich haline getirdik ve onlar bizi Hastings’de bile doyurmaya yetti:) Koca bir çanak kahve de yanında bonusu oldu:) 2 kişi toplam 18£  civarında birşey ödedik. Bilmeyen varsa keyif için denemenizi tavsiye ederim.

Alkol Mekanları

~ Gipsy Moth

Greenwich ziyaretimiz sırasında soluklanmak için uğradık. O kadar yorulmuştuk ki, Evren’e “Gördüğümüz ilk bara kendimizi atalım zira alkole ihtiyacım var” demiştim. Karşımıza ilk çıkan mekan da burasıydı. Dışarıdan umutsuz vak-a şeklinde göründü, ama yapacak bir şey olmadığı gibi benim de artık 1 fazla adım atacak halim kalmamıştı. El mahkum girdik, ama iyiki de girmişiz. Ben bayıldım buraya. İç içe geçmiş 3 ayrı alandan oluşan, dışarıda sigara içenler için kocaman bir bahçesi olan mekanın içi ana-baba günü gibiydi! Kalabalık, hareket benim mekan seçimimde dikkat ettiğim şeylerin arasında yer alır. (Özenli bir plan yoksa eğer!) Dolayısıyla koca Londra’da içtiğim en güzel ve en soğuk birayı yine burada içtim: Stella Artois! Evet, kendisi bir Belçika birası ve benim yaklaşık 10 yıl önceki keşiflerimden birisi! Gereksiz Not:3: Yanına da “chips” yedik efendim. Barmen, gidip kendisinden bira ve patates kızartması istediğime pişman etti beni yalnız. Patates kızartmasının ingilizcesini söyledim ben tabi, alışık olduğumuz şekliyle. O da ukala ukala burada french fries yok, chips var dedi! Hadi ya, ne zamandan beri orta parmağından da kalın patateslere, bizim buralarda incecik cipsler için kullandığımız adı veriyoruz? Bence basbayağı french friesdı onlar, hatta ve hatta Amerikan papatesiydiler kalın kalın… Iyyyk, gıcık barmen!

~  The Ten Bells / Commercial Tavern ve Beach Blanket Babylon (1 gecede 3 mekan birden:)

Bir gece Evren’in şirketten arkadaşı sevimli Alman (!) Alex ile birlikte dışarıya çıktık. Bir gecede 3 mekana götüreceğini söyledi bizi, memnuniyetle kabul ettik. Mekan seçimi tamamen ona aitti. Elinde guidebookvari bir şey vardı, yabancılar için hazırlanmış. Onu referans alarak seçiyordu mekanları. O gece ayağımızda 1 karış topuklar, daracık kot pantolonum ve askılı bluzumla ben de Londra’lı hatunlara benzeme kararı aldım:) Kıçım dondu mu? Evet, özellikle de dışarıda sigara içerken! Ama benden de beterlerini görünce dedim ki hayatta bu hatunlarla yarışamayız biz! (Marş marş, yine kot pantolon, t-shirt, altına spor ayakkabılarını giy. Seni Ankara gece hayatında anca onlar paklar!)

İlk mekan 100 yıllık The Ten Bells, efsanevi adam Jack The Ripper’in mekanıymış. Kurbanlarından biri ile burada tanışmış! İçerisi kötü, tuvaletleri kötü ötesiydi. Burada sadece 1 bira içtik ve kalabalıktan sebep çoğunlukla dışarıdaydık. Meraktan gidilir mi? Belki..

İkinci mekanımız Commercial Tavern’dü. Enteresan ötesi bir dekora sahipti. Barın arkası ve üzerindeki tavan inanılmaz değişik objelerle kaplanmıştı. Ayrıca hayatımda gördüğüm görebileceğim en enteresan saçlı-gözlüklü-kostümlü, kadın mı erkek mi olduğunu hiçbir suretle hiç birimizin anlayamadığı bir barmeni de yine bu mekanda gördüm! İçtiğim bira yine kötüydü, adını bile not etmemişim haliyle.. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktık” yaparsanız, dekora göz atın derim:)

Son mekan süperdi işte! 3 de 1 fena sayılmaz değil mi? Linkteki ilk fotoğrafta görülen barın hemen karşısındaki saatin altındaki rahat kanapelerde yayıldık birkaç saat. Ya doğru bira seçememek, ya da adam gibi biraya sahip olmayan bir memlekette olmamdan sebep barmene yaklaşıp en şirin halimle bana ve arkadaşlarıma cin-tonik ve votka-burn hazırlamasını rica ettim:) İçtiğim en güzel ve tadı yerinde votka-burn’dü diyebilirm. Mekan fazlasıyla sosyetikti, içeridekiler de öyle. Ama sıcaktı, şen kahkahalar çınlatıyordu her tarafı ve ben çok mutluydum:) En iyi gece mekan seçimiydi adıylada hafızamdan hiç çıkmayacak olan Beach Blanket Babylon!

St Catherines at Night

~ Waterway

Burasını da sevdim ben, zira kaldığımız eve yürüyerek 2 dakika bile değildi:) Little Venice’e sıfır, çok hoş bir mekandı. Burasını kadeh kadeh şarap içip, dışarıdaki sobalarla ısınmaya çalışıp, birbirimize içimizi döktüğümüz bir mekan olarak hatırlayacağım.

~ St. Christopher’s Place

Oxford Caddesinin kalabalığından bunaldığım ve “imdat” dediğim bir anda Evren kolumdan tutup birden beni bir ara sokaktan buraya sürükledi. Çok, ama çok hoş bir soluklanma noktası oldu burası bize: Birbirinden güzel dükkanlar, dinlenip keyifle içkinizi-kahvenizi yudumlamak için -bana çok sevimli görünen- açıkhavada lokantalar, cafeler ve şık ofislerin olduğu bu alan bambaşka bir yerdeymişsiniz hissi veriyor size. Meşhur Sofra ve Grand Bazaar Türk Lokantaları da burada yer alıyor ve her ikisi de gayetten doluydu:) 10 Mayıs tarihinde burada bir Ortaçağ panayırı kurulacakmış. Haberiniz olsun!

………..

Amma anlattım değil mi? Seyahatten dönene genelde “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat” denir:) Bense her defasında ne yapıp edip boğaz olayına, keyif ve lezzet duraklarına takıyorum kafayı! Ne yapalım, bir tane hayatım var ve bu hayatta kazandığım parayı hiç acımadan harcayabilme lüksüne sahip olduğum da anca bu noktalar var:) Hayatımda olanlarda burada, JTB’de var olduğuna göre seçme şansı kalmıyor pek:)

Gereksiz Not:4: Londra’da kaldığım bir hafta boyunca her gün 2 tane metro gazetesi okuyordum; bir sabah bir akşam olmak üzere. Tüm gazetelerde ortak olan haber: AMY WINEHOUSE ile ilgili olanlardı! İnanılmazdı! Her gazetede, her gün, bir fotoğrafla beraber Amy bugün ne yapmış köşesini okudum, bilgilendim bayağı. Amy bir gün gece geç saatlere kadar içip içip, evine giderken pub’ın merdivenlerine ayakkabısının topuğunu taktı! Amy bir diğer akşam çok içip içip eve döndü, ama oda ne? Evinin anahtarlarını düşürdüğünü farketti. Hemen evin kapısı yerine camından girmeye teşebbüs etti! (Bu sırada o garip ötesi makyajı ve alkolik bir surat ifadesi ile ağzında sigara objektiflere bakarken paparazzilerin çekmiş bulunduğu bir fotoğrafını da gördük haberin yanında:) Falan filan..

Gereksiz Not:5: Leicester Square civarında Iron Man filminin galasının yapıldığı tiyatronun (Odeon) önündeki kalabalığı kaale almayıp akşam yemeği için eve gittim. Sonra sofrayı hazırlarken TV’yi açtığımda Leicester Square’dan canlı yayın ekibinin filmin galasına o an teşrif eden Gwyneth Paltrow’la röportaj yaptığını gördüm! Sonra da hatun döndü ve o muhteşem 20 cm.lik topuklar üzerinde nazlı nazlı süzülerek benim geçtiğim taraftaki kalabalığa tek tek imza verdi, fotoğraf çekmeleri için bir süre orada kaldı!!!

Velhasıl bir tatil böyle geçti, çenem düştükçe düştü. Artık gideyim de hafta sonuna hazırlanayım. En yakın tatilimin tarihi belli değil henüz, 19 Mayıs için buralardayız. Ama sonbahar’da bir gavur memleketi daha var sırada:) Ona annekuşumla gideceğiz.  Bu arada kendisine çoktan söyledim, 20 tane de harika gül gönderdim gerçi ama ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN BİRTANECİĞİM BENİM. SENİ ÇOK SEVİYORUM:)

Süperr bir hafta sonu diliyorum.

Herşey gönlünüze göre olsun 🙂

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (II)

Tower Bridge

Bir alttaki yazımı bitirirken kapanışı yaptığım paragrafta hafta sonu için yapılması önerilenlerden hangilerini yapabildik, önce bir durumumuza bakalım derim:

~ “Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi” demişim.. Özellikle Pazar sabahı saat 07:30 civarlarında O‘nu da uykusundan kaldırıp yağmurun altında yürüyüşe çıkmış mıyım? Evet. Yağmur, 45 dakika içinde hızlanan ve saçlarımızın içinden sızarak yüzümüzü yıkayan dev damlalara dönüştüğünde eve kendimizi zor mu atmışız? Evet. Ama bu maddenin üzerine bir çizik atabilmiş miyiz? Elbette:)

~ “Dondurma yenilmesi” demişim.. Hava buzz modunda olduğundan “Bunu yapamadım tüh, vah” derken, Pazar akşamüstü Gazi Orduevi’nde buluştuğumuz babam ve eşi ile yediğimiz yemek sonrası mideye indirdiğim tatlının üzerine bir top da olsa dondurma almış mıyım? Evet:)

~ “Protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması” demişim.. Yumurtalı, bol peynirli tostlu, domatesli, naneli, maydonozlu, kayısı reçelli, ballı, cevizli bir kahvaltı edebilmiş miyim? Mmmmm.. Evet:)

~ “Mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması” demişim.. Sadece babamla buluştuğumuz 3 saat boyunca O‘ndan ayrı kaldım. Babamla ve sevdiğim arkadaşlarımla görüşme ve harika vakit geçirme şansı yakaladım. Bu maddeyi de halletmiş miyim? Sanırım evet:)

Yapamadığım iki madde kalmış; fotoğraf çekmek ve naneli limonata içmek! Onları da bir dahaki haftaya yapılacaklar litesine ekliyorum.. Gülümseme kısmından bahis bile etmiyorum dikkat ettiyseniz:) Daha iyisi sizin başınıza mı geldi yoksa?  E süper işte:) Anca bu kadar yaratıcı olabiliyorum ben hafta sonları için. Ne yapabiliriz başka acaba? Hayır, benim bu “Carpe Diem”ciliğim, “One Life Live It”ciliğim, oradan oraya koşuşturup, “Aman şunu da yapalım, buraya da gidelim, bunu da yiyelim, bunu ekelim, şunu biçeriz sonra” derken beni öldürecek bir gün ya hayırlısı!

Millenium Bridge

Evet, kısa bir hafta sonu durum değerlendirmesinden sonra Londra günlüğümüzün 2. bölümüne geçelim dilerseniz. Bu Londra’ya gitmeden önce yaptığım araştırmalarda görülmesi-yapılması kesin gerekli bazı şeylerin -“very” turistlik şeylerin- bir listesini çıkartmıştım. Hani Paris’e gidince Eiffel Kulesi görmeden gelinmez ya.. Ya da Venedik’te bulunup bir Gondol sefası yapmadan dönülmez hani… İşte Londra’da görülmesi gereken en önemli yapılardan ilki meşhur Thames Nehri’nin iki kıyısını birleştiren 16 köprüden biri olan tarihi Tower Bridge. (Hikayesini linkte bulabilirsiniz.) Ben gündüz ve gece fotoğraflarını, o da inanın sadece çekmiş olmak için, çektim. Bir gece de Thames Nehri kıyısında dolaşma imkanı buldum. Ve sıkı durun söylüyorum: İstanbul Boğazımız ve Boğaz Köprümüzün eline su bile dökemezler! Hiç etkileyici gelmedi bana. Evet gezilmesi, görülmesi gerekir; ama bir kıyas ya da sidik yarışına girilmesi icap ederse oyum bizimkinden yana olacaktır, açık ve net! Bir de köprünün üzerinde toplanan kalabalığı görüp, “E hadi bir bakalım ne oluyor?” diyerek ortasına kadar gidip, duran trafikte 10 dakika kadar köprünün altından yüksek bir tekne geçeceği için, sakin-sessiz, korna dırtlatmadan oturup kuzu kuzu bekleyen Londra’lılar gördüm. Bu esnada köprü, ortasından yukarı doğru yay sistemivari bir şeyle esnedi de altından geçip gitti tekne. Bu mudur demiştim, budur dediler:)

Sonra Millennium Bridge görüldü. Bu köprü Thames Nehri’ndeki köprülerin diğerlerinden farklı olarak üzerinden yürünüp karşıya geçilebilen ilk yaya köprüsü imiş Londra’nın. Bir ucunda Tate Modern Müzesi var, diğer ucunda da heybetli St. Paul’s Cathedral. Daha sonra bir arada Greenwich’de Millennium Dome dedikleri, yeni adıyla The O2 (Oxygen)’i gördüm. (Milenyum takıntılı bir sürü isim..) The O2, inanılmaz boyutta bir konser-sosyal/sportif aktivite yapılan salonlara ve şık şık restoranlara ev sahipliği yapan yarım daire biçiminde bir mekan. Celine Dion’dan, Michael Jackson’a, Neil Diamond’dan, Nickelback’e, Cirque Du Soleil, Avril Lavigne ve daha bir sürü ünlü sanatçı ve grup için önümüzdeki aylarda verecekleri konserler adına yaptırılmış birbirinden cezbedici afişlerle doluydu içerisi. Birini görebilmeyi isterdim açıkçası.

London Eye

Görülmesi gereken diğer önemli turistik, artık anıt haline gelmiş, yapı da Big Ben dedikleri meşhur saat kuleleriydi. Evet güzel görünüyor, özellikle de gece. Kule, Parlamento binasının hemen bitişinde yer alıyor. İşte tam Big Ben’in bulunduğu yakadan da meşhur London Eye size göz kırpıyor yavaştan:) Londra’dan bir milenyumlu yapı daha: Millennium Wheel! Önemli yapıları bitirip meydanlara, caddeler de gitim tabi: Picadilly Circus’ta Eros heykeli önünde bir fotoğraf alındı mesela, kaçarı yokmuş. Bana biraz NYC’deki Times Square’i hatırlattı. Yani yanlış anlamayın. Sadece bir kısım öyleydi:) Mikro Times Square desek yeridir. Oxford Street’e dayanamadım hiç, inanılmaz kalabalıktı zira. Havanın güzelliğinden sebep hem İngilizler hem de turistler alış-verişe çıkmışlardı. (Alış-veriş ve ben hiç iyi iki yakın dost olamadık! Bayılıyorum o sebepten.) Londra’nın mağazalar cenneti ünlü caddesiymiş orası da! (300’e yakın dükkan varmış!) Covent Garden’da bir kahve içtim, biraz küçük dükkanlara bakındım. Bir sürü restoran ve pub var burada da. Her yer cıvıl cıvıl genç insan kaynıyordu. Hem de “ateşli” genç insanlar!! Nereden çıktı bu demeyin. Bu Londra’lılar bir enteresan. Şöyle ki; hava sıcaklığı yaklaşık 9-10 derece. Bulutlar gözkyüzünü gayetten kapatmış, öğlen vakti sanırsın ki akşamüstü saat 18:00! Hafiften yağmur çiseliyor, ya da birazdan indireceğim modunda. Bu insanların hepsi kısa kollu, askılı! bluzlar, mini etekler ve parmak arası terlikler ve babetlerle dolanmaktalar. İnanılır gibi değildi. Tamam evet, belki paltoluk, kaşkolluk bir hava yok, ama askılı bluzda neyin nesi? Zaten zavallıcıkların tüm tüyleri diken diken havadaydı. Hem titriyorlar, hem de oturuyorlardı dışarıda. Bunlar 20 derecede ne giyiyorlar merak etmekteyim:)

Museum of Natural History

Müze olayı için de Natural History Museum‘u tercih ettim. Yine, ne olur “amma da ukalasın ha” demeyin ama, NYC’deki aynı adlı müzeyi daha iyi buldum. Daha geniş, daha çeşitli ve zengindi zira. Aşağıdaki benim çok hoşuma giden fotoğraf bu müzenin içinden.. Tabi yine burada da çocuklar her yerdeydiler. Müze içindeki bir sürü şey interaktif şekilde tasarlanmış. Örneğin “Earth” temalı bölümde (Yeryüzü Galerisi) dünyanın volkanik patlamalarla, buzulların erimesiyle; maddelerin şiddetli soğuk ve basınçla, ısı değişimlerine maruz kalmalarıyla başlarına neler geldiğini, nasıl değişim gösterdiklerini önce anlatıyorlar video ve posterlerle.. Sonra da bazı basit mekanizmalar kurmuşlar. Çocuklara o belirli butonlara bastırtarak bazı madde değişimlerini gözlemleri sağlanmış. Hepsi sanki “He-man” ya da “Voltran”ı seyreder gibi büyük bir dikkatle inceleyip, seyrettikten sonra anlatılanları; anne-babalarının yardımlarıyla kendileri de bizzat olaya dahil olup, bir nevi teoriyi pratikte görmüş oluyorlar. Bunu da sanmıyorum ki hayatları boyunca unutsunlar!

Earth

Londra dışında bir de Cuma günü İngiltere’nin güney doğusundaki liman şehirlerinden biri olan Hastings’e gittik trenle, Evren de izin almıştı o gün:) Trenle yaklaşık 1,5 saat sürüyor Hastings. 1066 yılında gerçekleşen savaşı ile tanınıyor ve İngiltere’nin ilk Norman kalesi de burada yer alıyormuş. Trenler inanılmaz konforlu ve rahat. Kulaklarımıza müziklerimizi takıp dışarıyı seyre dalarak çok keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra vardığımız Hastings’de ilk işimiz sahile inmek oldu:) Martılar, onları besleyen yaşlı bir kadın, birkaç koşu yapan atletik arkadaş dışında saçlarımızı dağıtan rüzgar ve soğuğundan sebep midir bilinmez kimsecikler yoktu ortalarda önce. Sahili boydan boya yürüdük. Turistlik bir şehir olmasından sebep bar ve pubların açılış saati hep akşam 17:00 gibiydi. Her yer misler gibi balık ve yosun kokuyordu:) Balıkçılık en önemli geçim kaynaklarıymış haliyle. Bir de sualtı müzesi vardı, ama girmemeyi tercih ettik. Bana masal kasabasını andırdı burası. Bu fotoğraflara bakınca burnuma hala deniz kokusu geliyor derin derin:)

Londra’da beni en etkileyen şey -parklar ve yeşillikler dışında- ulaşım sistemi oldu bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir tane Oyster Card verdi Evren bana adım atar atmaz Londra’ya. Bu bir nevi akıllı kart. Bittikçe dolduruyorsunuz ve hangi bölgelere gidecekseniz onu belirleyip ona göre ödüyorsunuz.  (Bir hafta sınırsız kullanım için ödediğimiz ücret: £23,10.) Sonra da metrodan mesela her giriş ve çıkışta kartınızı okutuyorsunuz. Her yerde de geçiyor; o meşhur kırmızı 2 katlı otobüslerde, DLR denilen trenlerde, tramvayda vs.. Londra metro sistemi süper işliyor. Kolay, anlaşılır ve en önemlisi dakik!

Son bolumde benim deneyimlerim, yedigim-ictigim seyler, hosuma giden ayrintilar olacak.. Hafta ortasindayiz, buzz gibi hava. Sev-mi-yo-rum! Guzel bir hafta sonuna gidebilmeyi umud ediyorum. Cumaya buradayim, opuyorum:)

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (I)

Tulips

Merhaba:)

Özledim.. Hakkaten özledim.. İçimde bir ton şey birikti anlatmak istediğim, bir sürü fotoğraf getirdim son seyahatimden.. Kısmet bugüne oldu, kusura bakmayın ne olur. (Bakanınız olduysa diye:) Son 1 yıldır “ha gittim ha gideceğim” diye kıvranıp, planlar yapıp öylece kalakaldıktan sonra, Londra seyahatiminde üzerine bir çizik atmayı başarmanın gurur ve mutluluğu içindeyim. İşte benim gözümden Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluğun Başkenti Londra!

…….

Bu gezi-yazı dizimizi de 3 bölümde aktarmaya çalışacağım. Doğa ile ilgili çiçek-böcek tecrübelerim, Londra’nın görülesi mekanları ve en son olarak da kendi yeme-içme, keşfetme tecrübelerim:) Tabiki önceliği her zamanki gibi doğaya, bahçelere, parklara ve çiçeklere vereceğim.

Londra’ya ayak bastığım günün öğle saatlerinde kendimi sevgili arkadaşım Evren’le birlikte Regent’s Parkta buldum. Evren’cim bence inanılmaz güzel bir yerinde yaşıyor Londra’nın: Little Venice kanalı yakınında Warwick  Avenue’da. Son zamanlardaki takıntı şarkıcım Duffy’nin de “Warwick Avenue” isimli bir parçası var buraya istinaden yazdığı:) ** Gereksiz Not:1: Duffy’nin bir başka parçası daha varki öyle böyle değil, günde en az -abartmıyorum, ciddiyim- 10-15 defa falan dinliyorum. Hem sözleri, hem müziği ile beni benden almayı başardı kendisi. Alkışı hakediyor “Stepping Stone“. **

Regent’s Park içinde büyükçe bir gül bahçesini, bir açıkhava tiyatrosunu, kocaman bir spor kompleksini de barındıran gördüğüm en güzel parklardan biriydi. Laleler her yerdeydi, ama her yerde. Milletin evinin önündeki mendil kadar bahçede, saksı içinde pencere kenarlarında, parkların ve caddelerin kenarındaki küçük alan düzenlemelerinde.. Hiç bu kadar değişik renkte laleyi bir arada görmemiştim.

Tulips

Sadece ilk gün Regent’s Park dışında Evren’in en sevdiğini söylediği daha doğal bir park olan Holland Park ve Kensington Gardens‘ını da görmeyi başararak bir rekora imza attım sanıyorum. Nothing Hill ve Portobello Road’u da içine alan bu gezimizi ertesi gün kilometre hesabına vurdu Evren: Yaklaşık 13 km. sayın seyirciler. Zaten sonraki günlerde de bendeniz tek başıma hiç 5 km.’nin altına düşmeme yemini etmiş gibi oradan oraya savrulduğumdan sebep sanıyorum gezimin 4. günü sağ bacağımı evin yakınlarında bir köşede bırakıverdim!

Park ve bahçe gezilerimin hepsinden inanılmaz bir keyif aldım. Yemyeşil, pırıl pırıl temiz kocaman alanlar. İçinde onlarca çeşit çiçek, ağaç, çeşme, küçük küçük şelaleler, değişik konseptlerde bahçeler, kazlar, ördekler, kuğular, farklı türde yabani kuşlar. Hepsi birbiriyle uyumlu, sakin, bütünleşik bir yaşam içindeler. Bir sürü insanda onların bu yaşamlarına müdahale etmeden, saygılı bir şekilde yürüyüşünü, sporunu yapıyor; kah dinleniyor banklarında, kah paten yapıp, bisiklete biniyor. Havada şansıma çok iyi gitti. Bir iki defa yağmur yağdı ve ben hep dış mekanlarda olma şansımı kaybetmemiş oldum böylece.

Hyde Park, benim favori parkım Green Park ve St. James Park‘da gördüğüm gezdiğim, içinde vakit geçirip çimenlerine yayıldığım, içlerinde barındırkıları soluklanma noktalarında kahvemi içtiği diğer mekanlar oldular. ** Gereksiz Not:2: Londra’ya gidip hiç çay saati etkinliğine katılmadan, bir sütlü çay bile içmeden döndüm! Sadece bir yasemin çayı tecrübem oldu ki, onu en son bölüme bırakacağım yüksek müsadelerinizle. Kahvenin gözünü seveyim ayrıcada. **

Pink Tulips

Park-bahçe gezime en son Kew Gardens ile son noktayı koydm. Burası Kraliyet Botanik Bahçesi arkadaşlar. Giriş için 12 pound verdim öğrenci kimliğimi göstererek:) Normal vatandaşlar içinse 13 pound. Para vererek gezdiğim tek park bu oldu. İçinde orkide bahçeleri, palmiye seraları, değişik türde binlerce bitki bulunan bu kocaman bahçede yaklaşık yarım gün geçirdim. Bir sürü ziyaretçisi vardı ağırlıklı öğrencilerden oluşan. Bu orta öğretim dönemindeki öğrenciler botanik parkındaki farklı alanlara dağılarak ellerindeki boya kalemleri ve çizim kağıtlarıyla oracığa yayıldılar. Hepsi de değişik değişik çiçeklerin, bitki ve ağaçların resimlerini yapmaya başladılar. Çok hoşuma gitti bu görüntü. Zira 2-3 yıl önceki New York American Museum of Natural History ziyaretimde bir sürü okul çocuğunu aynı şekilde müzede yerlerde, ellerinde boya kalemleri ile görmüştüm. Saatlerce öyle yerde oturup hayranlıkla ve büyük bir dikkatle inceleyerek karşılarındaki dinazorların, eski mamutların, fosillerin resimlerini yapmışlardı. Çocukların eğitimleri ve bilgilenmeleri için, bir sürü şeyi yerinde görerek, belki de tarihi , belki de doğayı öğrenmeleri için o kadar rahatlıklar sağlanıyor ki bu gavur memleketlerinde, insan ülkesindeki müzeleri, parkları, bahçeleri ve eğitim alan çocuklarımızı düşününce ağlayası geliyor:(

Flowers

İşte böyle. Benim yeşille bu uzun birlikteliliğim bana çok iyi geldi Londra’da. Burada yapamadığım kadar çok yürüyüş yaptım yeşilliğin, çiçeklerin içinde, göllerin, nehirlerin kenarında. Beni soran tüm arkadaşlarıma da söylediğim gibi, ben sanırım en çok bu yeşilini ve ona gösterilen saygıyı sevdim Londra’da. Çocuklar için yapılan park ve oyun alanlarına inanamadım. Çocukların pervasızca, deliler gibi koşup eğlenebilecekleri; ailelerin de onları korkusuzca götürüp, içleri rahat bir şekilde emanet edebilecekleri, yetiştirebilecekleri alanların olması belki de benim gözümde yaşanabilir bir şehir yapıyor Londra’yı. Bu kadar şanslı olsun isterdim çocuklarımız..

Bir de unutmadan.. Koca şehirde bu kadar yeşil alanda bir tek kedi-köpek görmedim; ama yüzlerce sincapla karşılaştım:) Hatta artık o kadar arsızlar ya da evcilleşmişler ki insanların elinden yiyorlar fındık, fıstık bilimum malzemeyi:) Evren’cimin evinin önünde kocaman bir bahçe 🙂 o bahçede de kocaman ağaçlar vardı. O ağaçların birinde bir sabah pencerede elimde kahve dışarı bakınırken, sincaplardan birisiyle göz göze geldim. Meğer o bahçenin kadrolu elemanıymış kendisi. Evren’e söylediğimde “Ha, tanıştın demek ki benimkiyle” dedi zira:) Bu ilk bölüm burada biter, yakında diğer bölümlerle inşallah -arayı da fazlaca açmadan- burada olacağım.

Hepinize süper bir hafta sonu diliyorum her zamanki gibi. Benim gibi mutlu-huzurlu ve keyifli hissediyorsunuzdur umarım her biriniz. Ben zira bu aralar 20’li yaşlarımdayım soran olursa:) Bu hafta sonu yapılaması önerilenler mi? Bir bakalım: Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi, dondurma yenilmesi, protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması, mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması, fotoğraf severler için fotoğraf çekilmesi, naneli limonata içilmesi, veeee… Bol bol gülümsenmesi itinayla tavsiye ediliyor tarafımdan:)

Flo

“Alice Was In Wonderland” – Prag Günlüğü III

From-Praha

Bu aralar evden yazamıyorum, zira akşamları pek evde değilim. Bir de Prag’a dair anlatmak istediğim onlarca şey varken, iş yazmaya gelince biraz duraksadığımı farkediyorum. Çenebaz bir kadın olarak ballandıra ballandıra eşe dosta anlattığım tüm ayrıntıları birebir satırlara dökmek biraz zor geliyor bu aralara, ki ben yazı yazmaktan hiç gocunmam! Neyse, bu yazı dizisini çok uzatmadan 3.’de bitirmek için işte buradayım:) Buyrun son anekdotlar adına aşağıya:

İkinci günün akşamına kadar öyle çok dolaşmıştık ki sokaklarda, o kadar çok hediyelik eşya mağazasına girip çıkmıştık ki biraz da açlığın getirmiş olduğu etki ile beraber kendimizi Old Town’da merkezdeki İtalyan Lokantalarından birine zor attık. Karnımız aç, hava da soğudu hafiften; ama dışarıda oturuyoruz inatla:) Önce güzel yemekler söylendi, sonra biralar. Ardından ne oldu bilmiyorum, ama biralardan birkaç yudum aldıktan sonra bizim ekip çoştu. Öyle böyle değil, kahkahalarla gülme krizine girdik! Sağımız solumuz bizi seyrediyor. Ama nasıl gülüyoruz? Sanırım 2,5 saat boyunca gözlerimizden yaş gelene kadar o restoranda gülüp eğlendik. Ben buna sinir boşalması diyorum kendimce, nasıl gerildiysek ve yorulduysak tüm gün farkına varmadan artık! Otele gitmek için bindiğimiz metroda da hikayelere devam ettik. Ayşegül Sultan’ın Çekçeyi sular seller gibi söktüğünü söyleyebilirim:))) Otelde odalara dağıldık, ama benim yüz kaslarımı gevşetebilmem ve uykuya dalmam bir hayli zaman aldı; Zavallı Annem:)

Praha

Vlatava Nehri şehri ortadan ikiye bölen, Avrupa’nın önemli, Çek Cumhuriyeti’nin en uzun nehirlerinden biri. Bu nehirin bir özelliği oldukça sığ olması. Sığ olduğu için ve akıntı hızı oldukça yavaş olduğu için bu nehire sadece bakabiliyormuş Çekler öyle uzaktan. Ama ne yapmalı ne etmeli de bu nehirden de faydalanmalı, turizme katkı yapmalı diye düşündükten sonra güzel bir fikirle ortaya çıkıvermişler: Setler kurmuşlar belirli aralıklarla nehire. Bu setlerle “mikro çağlayanlar” yaratmışlar ve suyun akış hızını arttırmışlar. Daha sonra da buralarda asansör sistemine benzeyen birşey kurmuşlar nehrin içine. Nehirde tekneler akış hızı yaratıldığı için gayet güzel hareket edebiliyorlar, ama setlerin oraya geldiklerinden aşağıdan yukarıya çıkabilmeleri, ve de setin yukarıda kalan bölümünden aşağıya düşmemeleri için asansorlare benzeyen bir sistemin içine giriyorlar. Su dolmaya başlıyor bu asansöre ve tekneyi mesela, setin yukarısında kalan su seviyesi ile aynı hizaya getiriyor ve kapılar açılarak tekneler yukarıdan devam ediyorlar:) Bu sayede “Prag’da Yemekli Tekne Gezileri” serüveni başlamış oluyor! Eh, biz de nasibimizi aldık bu çalışmadan ve bir gece güzel bir tekne gezisi yaptık nehirde. Geziler tam olarak 2 saat sürüyor, açık büfe yemek olanağı var, müzik var.. Ama en güzeli Prag şehri’nin, Charles Köprüsü’nün, ve muhteşem Prag Kalesi’nin gece görüntüleri var. Bir de şansımıza o gün özel bir gün çıkmasın mı? Biri Charles Köprüsü’nün hemen yakınlarında diğeri daha uzakta olmak üzere 2 ayrı havai fişek gösterisinin altında kalmayalım mı bir de? Kalalım.. Bayıldık, mest olduk, kendimizden geçtik. Tam da Rüyalar Şehri’nde Rüya Gecesi yaşadık:) Kesinlikle tekne gezisini de tavsiye edeceğim ben meraklılara.. Zira havai fişek falan olmasa da, teknenin üzerinden gece gece Prag Şehri görülmeye kesinlikle bir defa daha değer!

Prague

Mümkün olduğu kadar nehir kıyısında yürüyüş yapın. Nehrin hemen yanında kocaman bir park var: Bkz. ikinci foto:)) Güllerle bezeli, misler gibi kokuyor. Orada biraz soluklanın. Burada ben Alice’in harika fotolarını çektim bir görseniz eski fotoroman pozları halt etmiş:)) Türkan’ım Şoray’ım güzeller güzelim benim:))

Tabi anne kuşlarla yolculuğa çıkılırsa, Prag’da Bohemia kristali cenneti olursa el mahkum her kristal mağazasına girer girer çıkarsınız:) Arkadaşlara, komşulara buradan bohemia kristali ile yapılmış kolyeler ve bilezikler alabilirsiniz. Ben şahsen kristal vazo, kadeh takımı ya da yemek tabakları alıp götürmeyi çok anlamlı bulamadım buradan ülkemize! Ama alan aldı valiz valiz, ona da saygı duyduk! Bohemia Kristallerine bakılır, keseye uygun bulunan şeyler alınabilir..   

Karlovy-Vary

Buradan alınacaklar listenize bir de yukarıdaki yeşil şişe eklensin lütfen: Becherovka. Bu Çeklerin özel likörü Karlovy Vary’den çıkan 12 termal ve şifalı suyun birleşiminden oluşuyormuş, içine tabi bir miktar alkol ve tarçın eklentisiyle birlikte. Ben tatlı içki sevmememe rağmen almış, ve yemek sonrası hazıma yardımcı olsun diye shot bardaklarında içmiştim. Tarçın sevdiğim için beni baymadı, beğenmiştim.

Termal su demişken, şifa demişken Karlovy Vary‘den bahsetmezsek olmayacak hiç! Burası Prag’a araba ile 2,5 saat kadar uzaklıkta bir termal kasaba. Şifalı suların olduğu farkedilip buraya bir termal tesis kurulmuş. Çevresinde de bir sürü otel. Oldukça ufak bir kasaba, ama tepeden oldukça aşağıda, çanak şeklinde bir kuytuda yerleşmiş. Dolayısıyla yükseklerden itibaren kasabayı sarmalayıp kucaklayan yeşilin her tonuna aşık olmanız olasıdır diyebilirm. Biz buraya bayıldık resmen. Mutlaka bir Karlovy Vary turu alın derim, değeceğini görecek ve bana dua edeceksiniz:)

Atatürk’ün ziyareti sırasında konakladığı otel hemen girişte yer almakta. Restore edilmiş ve Atatürk’ün bu otelde kaldığını belirten bir plaka çakılmış girişine. Zaten buradan döndükten sonra Yalova Termallerinin kuruluş emrini vermiş Atatürk. Ama biz burasını Yalova Termallerine göre daha etkileyici ve temiz bulduk. Termal merkezin başladığı noktadan itibaren uzunca bir yürüyüş yolu var. Buralarda da 2-3 metrede bir değişik sıcaklık derecelerindeki şifalı suların aktığı çeşmeler. İbrik tarzı kupalar satın alıyor, buradaki çeşmelerden doldurarak içiyor, uzun yolda bolca yürüyüş yapıyor ve en sonunda da boşaltım sisteminizin rahatlaması adına tertemiz tuvaletlerde mola veriyorsunuz. Olay budur arkadaşlar:)) Suların sıcaklıkları 72 dereceye kadar çıkabiliyor ve benim denediğim 3 çeşmeden akan suların tatları birbirinden oldukça farklıydı: Biri acayip tuzlu geldi mesela, bir diğeri de bir miktar soğuduktan sonra aynen bizim çeşme sularına benzedi. Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu ülkenin suyundan sebep zannediyorum saçlarımız ve cildimiz muhteşem oldu 4 gün! Zaten Çek kızlarını ve ciltlerini, bir de tabi boylarını gördükten sonra “Sulak yerde yetişme” ile ilgili sözlerimizin doğruluk payı olduğuna kanaat getirdik. Üstüne üstlük bu su bir de boy uzatmakla kalmayıp cilde ve saçlara çok iyi geliyor, daha ne olsun:)

İşte böyle.. Alice’imin Harikalar Diyarı Gezisi böyle bir gezi oldu. O mutlu oldu, biz mutlu olduk. Bolca güldük, gezdik, yürüdük, keşfettik, hayran kaldık, satın aldık, yedik, içtik, içtik, eleştirdik, beğendik.. Böylece bir yolculuğun sonuna geldik, evimize kavuştuk. Nerede olursam olayım evime dönüşümü özlemle bekliyorum o ayrı:) Diyeceğim gidin Prag’a. Ama becerebilirseniz ve gücünüz yeterse Four Season Otelinde kalın. Anısı var bizde, anlatamam ama:)) Şehrin en güzel oteli, hatta balayı oteli:))

**Sonra siyah biralarından deneyin. Burada anlatamadığım Yahudi Bölgesi ve mezarlığını görün. Kale’den şehre seyre dalın, bol bol fotoğraf çekin. St. Vitus Katedrali’nin içini gezin, çenenizi toparlayın yalnız çıkmadan önce:)) Zira ağzınız beş karış komik olabilirsiniz, ben olmuştum ordan tecrübeliyim:)) Bacak kaslarınıza güveniyorsanız 287 basamak aşıp katedralin gözetleme kulesine çıkın. Ekmekleri çok lezzetli Çeklerin, değişik ekmeklerinden deneyin. Mutlaka en az bir klasik müzik konserine gidin, güzel klasik müzik CD’lerinden alın. Bir de fiyatlar konusunda aydınlatayım. 1 Euro yaklaşık 30 Çek Kronu (KC). 100 Çek Kronu ise yaklaşık 6,5 YTL. Biralar 35-55 KC, Kahveler 50-80 KC. Konserlere giriş için minimum 300 KC, maksimum 600 KC ödüyorsunuz. Pizzalar 140-180 KC arası. Sandwichler mesela 40-50 KC. Tuvaletler ücretli, şehir merkezindekiler 10 KC, Karlovy Vary’dekiler 6 KC idi. Genel anlamda oldukça ucuz bir şehir diyebilirm.. Hadi bakalım, artık gerisi size kalmış:)) ***

“Alice Was In Wonderland” – Prag Günlüğü II

Ertesi gün büyük bir mutlulukla yatağında erkenden kalkmış bana seslenen Alice ile göz göze geldim:) Pek heyecanlı süslenip püslenmiş anne kuşum, “Hadi kahvaltıya” diyordu bana.. Malum diabet teşhisi ile ilaçlar kullandığından sebep günde en az 6 öğün yemesi lazım. Bir de yemekten yarım saat önce aldığı bir ilaç var ki, 30 dakikayı 1 dakika geçirse krizlere sokuyor kadıncağızı. Neyse hemen yan odadaki ekiple birleştik ve kahvaltıya inip pek birşey yiyemedik! Kahvaltıda salak salak jambonlu, lahanalı çorba kıvamında malzemeler ve domiz sosisi olduğu her halinden belli bir sürü ıvır zıvır arasından, lütfen bir iki dilim dil peyniri ile haşlanmış yumurta bulabildim ben kendime. Kahvaltı sonrası anne kuşun ara öğün malzemelerini aldık bir marketten ve metroya atladığımız gibi merkeze; yani Old Town‘a yola koyulduk..

 

İlk günkü rotamız bu (Old Town) Eski Şehir Merkezinden başlayarak (Charles Bridge-Karluv Most) Charles Köprüsü’nü geçmek ve (Lesser Town) Aşağı Şehir olarak anılan bölgeyi de görebilmekti. Bizim ekip St. Nicholas Kilisesi’ne, Gotik şaheseri Lady Tyn Kilisesine, Astronomik Saate ve o tarihi bölgenin herşeyine bayıldı. Özellikle Lady Tyn Kilisesi Alice’in dikkatini çekti. Bana “Bu kilisenin İkİ kulesinin uzunlukları biraz farklı değil mi?” diye sordu. Doğrudur anne kuşum: Bu, o dönemin Gotik mimarisinin en önemli karakteristlik özelliklerinden biridir ve o iki kulenin biri erkekliği, diğeri dişiliği temsil eder! Bilin bakalım kısa olan hangisinin temsili:))

Neyse, saatlerimiz 11:00’a yaklaşırken hemen Astronomik Saat Kulesinin önünde toparlanan kalabalığa katıldık. Her saat başı saat kulesinin tepesindeki pencereler açılıyor ve maksimum 1 dakika süreyle İsa’nın 12 havarisi buradan halkı selamlıyorlar. Millet elde fotoğraf makinası, çok da bir şey görünmeyen pencerelerden bir havari yakalamaya çalışıyor. Olay bitince Ayşegül Sultan “Bu mudur yani bütün olay?” dedi:)) Vallaha bu kadar Ayşegül’üm Sultanım:))

Saat Kulesinin önündeki hengame dağılmaya başladığında “Hadi bir de Kafka‘nın uzun süre oturduğu binayı ve yazılarını yazdığı şimdilerde Cafe olan mekanı görelim” diyerek Tam adresi No:5 U Radnice olan, meydandaki St. Nicholas Kilisesine bitişik yere götürdüm bizimkileri. Kafka, benim lise son-üniversite ilk dönemimde en favori yazarlarımdan biriydi. Yaşadığı yıllar boyunca çok büyük sıkıntılar çekmiş, hep bir şekilde buralardan gitmeyi kafasına koymuş ama bunu başaramamış bir yazar olan Kafka’nın aradan geçen onca yıldan sonra meta malzemesi olarak adına kafeler açılıp, magnetlerinin satılması yoluyla üzerinden para kazanılıyor olması beni ilk gidişimde çok rahatsız etmişti, hala da ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Bu arada şansımıza her kilisede bir düğün organizasyonu olmasından sebep 4 ya da 5 evlenen çift gördük 2 günde. Tabi biz bunu hemen bir işaret olarak algıladık bekar hatunlar olaraktan:) Alice mi? O hiççç üzerine alınmadı vallahi..

Soluklanmak istediğimizde çoğunlukla Heaven Cafe zincirinin bir halkasındaydık. Starbucks yok diye üzülmesin Çekler, Heaven’larda tam birer Starbucks gibi. Ama yine de benim favorim burada Kava Kava Kava‘lar oldu:) Çeklerin Zagat’ı sayılan bir sıralamada birinci seçildiğini gördük. Kesinlikle tavsiye ettim, harika kahveleri var. Biz Narodni’dekine oturduk. Tabi ben yine bira denedim burada, ama olsun. Kahve içenler de pek memnundu.. Bunun yanı sıra bir de harika bir bakery shop zincirinden de sandwichler alıp öğlen yemeği yaptık kendimize, ama ismini not etmediğimiz için bir türlü hatırlayamadım:((

Charles Köprüsü Vltava Nehri üzerindeki 15 köprüden biri. Sadece bu köprüden araç geçemiyor. Sadece bu köprüyü görmek için binlerce insan sabahın köründen itibaren buraya akın ediyor. Köprünün üzerinde sağlı sollu 30’un üzerinde heykel var. Bu keykeller zamanla dış etkenlerden etkilenerek yıpranmaya başlayınca taklitleri ile yer değiştirmişler ve şu anda orjinal olanların çoğu Prag Müzesi’nde sergilenmekteymiş. Arnavut kaldırımlı bu köprünün üzerinde bir sürü ressam, fotoğrafçı, sanatçı el emeği göz nuru ürünlerini turistlere satmak için yer edinmiş adım başı. Müzisyenler, kuklacılar ve daha niceleri.. Kesinlikle Prag’a gidince görmeniz gereken, hatta uzunca üzerinde vakit geçirmeniz gereken bir yer burası: Charles Köprüsü.

Kukla demişken.. Burada tahta, el yapımı oyuncaklar ve kuklalar pek meşhur. Her gelen hediye olarak mutlaka bir kaç parça tahta oyuncak ya da kukla ediniyor buradan. Maalesef benim dışımdaki her gelen! Zira benim çocukluğumdan gelen bir kukla korkum mevcuttur!! Bu sebeple Kuklalarla sahnelenen Don Giovanni Operasını görememiştim ilk seferinde. Ama siz siz olun, meşhur kukla tiyatrosunu ziyaret edip, birkaç saatinizi ayırın:) Hatta çocuklarınız ya da eş-dostunuzunun ufaklıkları için en makul ve ekonomik, bir o kadar da eğlenceli bu oyuncaklardan edinin.

St-Vitus

Canımız meyve istediğindeyse prag’daki pazara uğradık her gün. Harika bir pazar burası. Hediyelik eşya, ıvır-zıvır, meyve-sebze ne ararsanız satılıyor. Biz tercihlerimizi bol ve lezzetli meyvelerden yana kullandık; Çilekdi, kirazdı, kayısıydı, elmaydı derken bir ara kendimizi Charles Köprüsünün hemen yanındaki (Kampa Island) Kampa Adasındaki çimler üzerinde piknik yaparken buluverdik:) İlk yazımdaki Ayşe Sultan’la benim yeşillikler üzerindeki fotoğrafımız bu piknik sırasında çekilmişti:) Ben şahsen Kampa Adası’na geçmenizi, kıyı boyunca yürüyüş yapmanızı ve bu yemyeşil parkta soluklanmanızı tavsiye ederim. Bir de güzel restoran var burada. Gece çok romantik oluyormuş:))   

                                                                   …. Devam edecek…