Güzel Şeyler Konulu Yazılar

Bahar Geldi Benim Şehre..

İçime henüz gelemedi gerçi:)

Onuda hevesle ve ilk günkü heyecanla beklemekteyiz. İçim böyle boş biraz ama biliyorum güzel havalar, parlayan güneş, çiçekler, böcekler, yeşiller yavaştan yavaştan doldurmanın bir yolunu bulurlar nasılsa içimi. Her daim böyle olmamış mıdır?

Artık tepemdeki beyazlara sinir olmayı da geçmiş haldeydim gidip saçımı boyatabildim. 2 ay olmuş, yuh vallaha! Saçlarım da uzamış bayağı. “Saç sefadan, tırnak cefadan uzar” derdi babam. Bir gün önceki manikür seansımızdaki diyaloglara bakılırsa ben hem sefa hem cefa çekmekteyim son dönem:) Cadı tırnaklarımı az biraz kısaltıp kırmızının en güzel tonu ile boyattıktan sonra kendilerini, parmaklarıma geçirdiğim yüzüklerle aldım soluğu eski favori mekanımız Balıkçıköy’de. Böyle kapıdan itibaren tüm çalışanlar sırayla “oooo, Dilara hanım, nasılsınız? Uzattınız yine arayı, özlettiniz kendinizi” diyerekten selamlayarak eşlik ettiler masama kadar ve beni ilk duble rakıma teslim ettiler sağsalim.

Rakı-meze-muhabbet. (RMM) Birkaç iyi dost. Sakin bir mekan. Bu üçlüyü denk getirdikten sonra içinizi boşaltan ne varsa konuşup rahatlayabilirsiniz, garanti veriyorum. Gerçi iç boşalır, anlatıp-konuşup rahatlarsınız da zihin öyle kolay boşalmıyor. Gece yatağa yatınca böyle “düşün düşün b…r işin” oluyor!

Kendimi bulacağım diye az kalsın kayboluyordum. Sözün özü onu anlatmaya çalışıyorum en anlatılamaz cümlelerle, özür:)

~

İçim boşken yalnızken, zihnim doluyken kalabalıkta, tırnaklarım manikürlü, saçlarım kızıl-kahve tonlarda, bizzat kendim 58 kiloya inmiş iken ben neler yapıyorum acaba?

Nil Kıyısında dolaşıyorum yavaş yavaş. Kah gülüyorum, kah dalıyorum. Bir insan bir çizgi film karakterine nasıl ağlar, nasıl ona şarkı yapar diyor o güzel genç kadını için için kıskanıyorum:)

Bu defa “Aşk” demiş, ne demiş, nasıl demiş diye meraktan aldığım kitabını başucuma yerleştirip o kadının; okumakta olduğum kitabın son 30 sayfasına doğru hızlıca ilerliyorum.

Makaleler basıyorum her gün eve götürüyorum. Malum okumak gerek diye onları da gözümün önünde tutuyorum.

Alışverişe çıkmaya yelteniyor ama Tunalı’nın kalabalığı, insanların seviyesizliği, saygısızılığı sebebiyle kızıp cadde ortasında “Yeteerr” diye bağırıyorum. Koluma çarpan adam, ayağıma basan kadın, alışveriş torbaları ile sırtımı sıyıran genç kız oralı bile olmuyorlar; ama herkes, herşey duruyor bir anda. Herkes 1-2 saniye bana bakıyor, sonra tekrar filmin “play” tuşuna basıyor biri hayat akıp gidiyor karmaşası, gürültüsü, şenliğiyle Tunalı Hilmi’de.

Yemek yapıyorum, en çok yemek yapmak için mutfakta olduğum saatleri seviyorum. Portakallı kereviz, kahvaltıya soğanlı yumurta, mantarlı bir Gürcistan yemeği yapıyorum; ama mantar yemeği Natali’ninki gibi olmuyor açıp arkadaşıma “Seninkinin tadı hala damağımda, ı-ıh olmadı benimki “diyorum. İşin sırrı tereyağında diyor Natali, hani bizim eve pekde girmeyen tereyağı varya:)

Birkaç iyi adamla buluşuyor, bir bira bir diet cola ile Cumartesi gecesini bitirmeyi başarıyorum. Denizin kenarı, sahilin kasabaları, butik pansiyonlar, göğe açılan camların kapladığı yatak odası olan ahşap bir evden bahsediyoruz. Benim adamı ikna etmeye çalışıyorum günlerdir taş evimiz olsun sahilin bir kasabasında, denizin tam da kenarında, arkasında yeşillikler falan diye. Beklemeyelim emekliliği, 40 geçmeden kaçalım diye. Ben yemek yapar, bahçede domates yetiştiririm tüm finans işleri senin elinden öper diye. Akşam sen müzik yaparsan bahçede ahaliye, ben şarkı söylerim; fena değildir sesim idare ederiz bak yeminle diye.

İçkiyi, azaltmam lazım diyerek bir miktar kısıtlama girişiminde bulunuyorum. Farkediyorum ki tek çok içemediğim içki bira! Yoksa şarabın kırmızısı, viskinin Jack’i ve Yeşil Efe’nin rakısına dayanmam ne mümkün. Bira içiyorum gece çıkınca, evde akşam içkileri yerini limonlu doğal yeşil çaya bırakıyor. Karaciğeri dinlendirme kararı alıyorum, çevremdeki herkes pek bir mutlu:)

~

Yaşıyorum.

Başım yukarıda meydan okumaya çalışmıyorum hiç hayata vallaha! Ne diye didişeceğim, inatlaşacağım, meydan okuyacağım? Bir tane hayatım var zaten!

*Fotoğrafsız post’lar için özür diliyorum. Telafi edeceğimi biliyorsunuz değil mi:)*

Haklısınız!

Ben bile sıkıldım 1 tabak salata görmekten kendi bloğuma bakınca!

*

Hafta sonu bahsettiğim, hayalini kurduğum kahvaltıyı yaptım:) Evde olmak iyi geldi. Tüm gün Sevgili‘de yoktu evde, kendi kendime bir sürü şey ile uğraştım. Mutfağı toparladım, çamaşır yıkadım, bir miktar ütü. Sonra yemek yaptım: Etli biber dolması! Sonra 1 kadeh şarap koydum kendime, CD çalara bir Mozart yorumu Fazıl Say’dan, elime de kitabımı aldım. Huzur!

Çok mutluyudum ben Cumartesi o saatlerde.

Beni nelerin mutlu ettiğinin bir listesini çıkarmam lazım gelse neler olurdu acaba diyorum. Baktığımda hatılamak için hani.

1 kadeh kırmızı şarap. Güzel bir sofra. Hatta sofra özenli olursa ne ala:)

Güzel bir müzik loş bir ortamda dinlenilen. Tercihen Fransızca veya jazz albümlerimden.

Beni seven biri yanımda. Dostum, arkadaşım, hayatımı paylaştığım biri mesela. Ya elimi tutsun, ya sıkıca sarılsın o da.

Kar yağarken dışarıyı seyretmek bir battaniye altında mesela, elimde sıcak çikolata ya da mis kokulu bir çay varken.

Güzel çiçekler almak, güzel çiçeklere bakmak, güzel çiçekler koklamak. Henüz baharı yeni karşıladığımız şu günlerde ufak ufak çiçeklenmeye başlayan meyva ağaçlarının pıtır pıtır tomurcuklu dalları.

Cıvıl cıvıl kuş seslerinin duyulduğu yemyeşil çimenlerin çarşaf gibi heryeri kapladığı kocaman bir bahçenin en kuytu köşesinin sahibi olmak bir sabah erken bir saatte, belki de gün henüz doğuyorken.

Laciverte çalmış mavi tonlarıyla hafif esen rüzgarların üzerinde minik minik dalgalar meydana getirdiği engin ötesi, uçsuz bucaksız bir denizde yüzüyor olmak, o denizde tekne ile geziniyor olmak, o denize gülümseyerek bakıyor olmak.

Hiç yapmadım, ama yapsam bana çok iyi hissettirecek olan kıpkırmızı gelinciklerle dolu bir tarlada koşmak, hiç durmadan. Çarptığımda dağılarak heryere saçılan, rüzgarda tepemden aşağı iniveren-konfetiler gibi- gelincik çiçekleri.

Tatlının her türü, her mevsim dondurma:) Ama artık çilek ya da elma doğradığım diyet yoğurt ve üzerlerine gezdirdiğim bal da bana aynı hazzı veriyor:)

Aynaya baktığımda gülümseyen gözlerimi görmek. Göz kenarlarımdaki çizgilere ve saçlarımdaki beyazlıklara aldırmadan hemde.

İnsanları gülümsetebilmek.

İstenen, aranan biri olmak: İstenen bir dost, istenen, aranan bir evlat, istenen bir sevgili, bir çalışan.

Zayıf olmak:) Evet, ben bu konuya malesef takıntılıyım. Bugünlerde hemen hemen hiçbir şey yemediğim göz önünde bulundurulursa sanırım bu aralar mutluyum!

*

Daha vardır bir sürü şey, ama onları yazmak istemiyorum şimdi. Belki bir Part II’ya ihtiyaç olur ileride, o zaman da onları yazarım.

Şimdi bütün gün bunları düşünmem lazım, zira pek de iyi hissetmiyorum kendimi. Dünyanın sonunu getirecek bir durum yok. Ama kimsenin beni anlamadığını düşünmeye başladım yine!

Ben ne kadar da zorlasam kendimi iyi hissetmek adına, kitaplar falan okusam böyle, kendi kendime telkinlerde de bulunsam. Olmuyor:)

Gerçi okuduğum kitapta devamlı negatif şeylere odaklandığınızda kartopu etkisi ile hiç aklınıza hayalinize gelmeyecek şeylerde de hep negatiflik, bir olumsuzluk hali yaşamanız gayet normal diyor. O sebeple iyi senaryolara odaklanın diyor. Her ne olursa olsun!

No Matter What!

Öyle yapmaya çalışacağım bir süre. Çünkü çok da güçlü hissetmiyorum şu anda kendimi. Çok kırılgan hallerdeyim. Bir yerimi kıracağım yanlışlıkla diye de korkuyorum.

Bir süre ben iyi senaryolar üzerinde çalışırken siz de kendinize iyi bakın.

Çok sevin, ve bunu gösterin olur mu?

 

 

Yaşasın Yemek Yemek:)

 

Salad From Amasra

~ Canlı Balık’ta Meşhur Amasra Salatası, Amasra. 2008 ~

Hafta sonu evden uzakta olunca, haliyle burnumda en çok tüten şey de kahvaltı oldu:(

Zira anca Cumartesi ve Pazar sabahları adam gibi kahvaltı edebildiğimiz için bu olayı bir seremoniye dönüştürüyoruz kendi aramızda. Ben de dört gözle bu güzel saatleri bekliyorum heyecan içerisinde ta hafta ortasından itibaren. Şöyle sızma zeytinyağlı, bol kekikli domates. Çeşit çeşit reçeller, bal, tahin-pekmez. Maydonoz, nane, salatalık üçlüsü. Yumurtanın çeşitlerinden biri. Börek, en peynirlisinden sıcacık. Bazen üşenmiyorum, ekmek pizzası bile yapıyorum. Peynir de mümkün olduğunca çeşitli son zamanlarda, çünkü isyan bayrağını çekmiş bulunmaktayım! Sevgilimle birlikte yaşamaya başladığımızdan beridir mütemadiyen diyet peynir yeniyor evimizde. Ama arada ben böyle dellenip, o en çok sevdiğim peynirlerden bir karışık tabak hazırlıyorum ortaya. Ortaya değil, kendi önüme daha çok:)

*Küçük bir not: Benim Sevgilim sağlıklı beslenme konusunda ayaklı kütüphane gibi, bilmediği yok. Bir diyet kitabı ile yaşıyor gibiyim:) Sütün, yoğurdun hep diyet olanı tüketiliyor kendisi tarafından. (Tabi ben de alıştım ister istemez.) Evden ceviz hiç eksik edilmez. Bol bol taze sebze, yeşilliğin her türü yıkanıp yıkanıp yenir öyle. Sızma zeytinyağından başka yağ kullanılmaz. Kızarmış patates neredeyse aza yakın, mısır ise hiç tüketilmez. (Gerçi ben mısıra bayılıyorum, arada gizli gizli yiyorum:) Tatlı yenecekse sütlü tatlı tercih edilir, ama daimi meyva tüketilir vs.*

O sebeple önümüzdeki hafta sonu için kahvaltı planımı şimdiden yaptım inanmazsınız! Yemek blogları olan arkadaşlarımın sayfalarına bakıp notlar bile aldım, bu hafta sonu masadan hiçbir kuvvet beni kaldıramayacak:)

~

Karnıyarık yaptım geçenlerde:) Neredeyse 1 yıldır evde patlıcan yemeği yememiştik, meze olarak tüketmenin dışında! Hem de kızartmadan, mikrodalga kullanarak hazırladım patlıcanları pişirmeye, gayet lezziz ve sağlıklı oldular. Şurada okudum tarifi ve tarifi de sevgili Cenk’in bizlere armağanı yan sütündaki Yemekosfer’i kullanarak şıp diye buluverdim:) Ben vakit darlığı sebebiyle fırında pişirmek yerine, ağır ateşte tencerede pişirdim.

~

Yemek konusunda kendimi aşıyorum son zamanlarda. Her yaptığımı yazmıyorum buraya, “görmemiş kalkmış yemek yapmış, onuda buraya hemen yazmış” demesinler diye:) Ama bilmiyorum deneyen var mı aranızda, yoksa da mutlaka deneyin derim. Neyi mi? Kremalı Pazılı Lazanyayı tabiki. Lazanya krizim geldiğinde yine bir Cuma akşamı dedim bu defa ıspanaklı yapayım. (Zira daha önce kıymalı ve tavuklu-mantarlı denemiştim.) Ama markette güzel ıspanak bulamadım, onun yerine inanılmaz derecede diri ve yeşil pazıları görünce dedim ki “Ne farkeder?” Zaten ben pazının tadını daha çok seviyorum.

Pazıları yıkadım, irice doğradım. Kavurduğum soğan ve sarımsak rendesine ekledim, içine bir et bulyon koydum, biraz da karabiber. Suyunu çekince de biraz yağsız labne peyniri. (Krema kalmamış evde, sonrada üşendim tekrar çıkmaya dışarıya.) Lazanya katlarının arasına bu karışımı koydum ve beşamel sosunuda döküp fırınladım. Sanırım 3 çeşit içerisinde en lezzetli olanı bu oldu. Tavsiye ederim.

~

Bir de “balık günümüz” oluyor haftada bir gün. Geçen dönem Perşembe günüydü, o gün dersim olmayan tek gün olduğu için. Bu dönem boş günüm Çarşamba. Dolayısıyla balık günü bugüne taşındı otomatik olarak:)

Genelde ben büyük balık seviyorum, ve sıklıkla ya çupra ya da levrek tüketiyoruz evde. Yalnız bir akşam dedik ki bu defa somon yiyelim. Gittik aldık balıkları, evde balık pişirmekten sorumlu olan kişi Sevgilim. Ona emanet ettim balıkları ben de yanına garnitürümsü birşeyler hazırlamaya giriştim. Tesadüfe bakınki evde yine pazı vardı:) Kremalı pazıyı hazırladım. Yanına da mikrodalgada haşlanmış, biberiye ile sotelenmiş patates. Tabakta bu ikisi ile sunuldu balığımız ve diyebilirim ki kremalı pazı somon balığına enfes bir eşlikçi oluyor:) Tabi ki yanına aslan sütü, onsuz balığa balık demem ki ben!

~

Diyeceğim yemek yemeyi müthiş seven biri olarak, kendimi en iyi hissettiğim yerin mutfak olduğuna karar verdim. Yani aynı zamanda hazırlamak da hoşuma gidiyor. Devamlı füzyon takılıyorum Sevgilimin aksine, zira o yemek kitabına sadıktır basit birşey bile yapacak olsa:) Bense birşeyleri birbiriyle karıştırmaya bayılırım. Kalan yemekleri başka yiyecekler haline getiririm. Asla ölçüm yoktur! Göz kararı yaparım herşeyi, o da eskiden kalma alışkanlık. Yemek bloglarında birşey ararım, sonra kağıda sadece malzemeleri yazarım mesela. Ama ne yapılışı vardır ne de içindekilerin miktarı:) Malzemeyi denkleştirince yaratıcılığımı koyuyorum ortaya:)

Önümüzdeki ay geçenlerde bir yazımda bahsettiğim yemek kursuna gideceğiz Tolu ile. Bakalım oradan arşivimize neler ekleyebileceğiz:)

.

SevDikLeRim:) sEVİnDİkLErİM:)

 

Logo

Bir MİM dalgasında sürükleniyor bloglar yine bu ara:) En sevdiğiniz 7 bloğu yazıyormuşsunuz. 3 kişi tarafından MİM’lenmişim: AlıpBaşınıGiden, AkvaryumdaİkiBalık ve KüçükDenizKızı. Teşekkür ediyorum beni sevdikleri blog kategorisinde tanıttıkları için. **Sevgili Sibel ve LalinLalout‘da beni beğendikleri bloglar arasında göstermişler. Biraz geç gördüm, onları da ekliyorum buraya:)**

Bana gelince.. Kendi izlediğim blogların tümünün benim için yerleri farklı.

Kimisiyle ilk bu yolculuğa çıktığımda yol arkadaşı olduk. Tek tük blog vardı, o zamanlar birbirimize gider-gelirdik, alıştık sonra birbirimize iyice. Kopamadım ben onlardan..

Kimisiyle yetmedi sanal alem, bir de yüz yüze tanış olduk, sevdik insan olarak da birbirimizi; eski sevgi(li)lerimizi, hayatımızı, hobilerimizi, sevdiklerimizi-sevmediklerimizi paylaştık, kahve içtik, fallar baktık..

Kimisi beni çok etkiledi yazdıklarıyla,

kimisi çektiği fotoğraflarla,

kimisi hep hayal ettiğim, bende de olsa ne güzel olur dediğim yetenekleri ile..

Hem yazı dilleriyle, hem yaşadıklarıyla, düşünceleriyle, hem görsellikleriyle, hem de genel bende yarattıkları mutluluk, keyif, tebessüm halleriyle birkaç bloğun yeri evet, ayrı bir miktar. Onlara bakmayı ihmal etmemeye çalışıyorum. Ama dediğim gibi listemdeki tüm blogları, hatta onlardan uzandığım başka birkaç bloğu da severek izliyorum, ve hiç bırakmayı düşünmüyorum onları:)

Benim Listem:

1- Peanut Butter and Black Coffee.

2- Ayşe’nin Dünyası.

3- Crebro.

4- Hindistan Cevizleri. Onlardan blogları sayesinde haberdar oluyorum çünkü:(

5- Zeynepin Yeri.

6- Aslının Günlüğü.

7- Pinonun Yeri.

~

Bu hafta sonu “Sevgililer Günü” vasıtasıyla hayatımdaki 2. parfüm hediyemi de almış oldum:) Kokulara karşı özel bir zaafım var, güzel kokmayı da çok severim. Hakikaten çok zevkli bir Sevgilim var benim. Parfüm seçmek için mağazaya gittiğinde görevli personel yanına gelmiş ve “Hanımefendi ne tür kokuları tercih ediyor acaba? ” diye sormuş. O da “Ne yapacaksın hanımefendinin tercihini, ben ne tercih edeceğim ona bakalım, nasılsa koklayacak olan benim” demiş:) İsabetli bir seçim yapmış kendisi kutladım, parfümüm son zamanlarda severek kullandıklarım arasına girecek gibi:)

Bizim her günümüz Sevgililer Günü gibi. (Tahtaya vuruyoruz:)

Ben zaten yaşamımdaki hiçbir Sevgililer Gününü öyle özenli falan kutlamadım, hatta hiçbir şey yapmadım ağırlıklı olarak. Bu defa da durum değişmedi, sevdiğimiz bir çift arkadaşımızla yemek yedik, sohbet ettik. Ama bir defa daha ben Ona Onu ne kadar sevdiğimi fısıldadım, romantik olduk bir miktar:)

~

Cuma günü II. dönem için ders seçimine gittim okula. 16 kişilik programda en iyi 4. not ortalamasına sahip olduğumu öğrendim. En iyi gelen notlarım Kalite 🙂 ve İstatistik derslerine ait. İşletme ve Ekonomi ise B’li alanda seyrediyorlar. Ekonomi finalinden inanılmaz bir not almışım, amma velakin sınavım biraz ortalama altı olduğu için ortalamam çok da yüksek olamamış. Olsun, geçmişi geride bırakıp bu döneme odaklanmak lazım gelir şimdi:) Bu dönemki derslerimden biri Minnesota’daki programda da hazırlamam gereken bir konuyla aynı: Sağlık Politikaları ve Planlaması. Diğerleri Sağlık Hukuğu, Malzeme Yönetimi ve son olarak da Seminer dersim var. Mayıs ayına kadar yine bir koşuşturmaca başlıyor.

Enteresan olan iş yerinde de bir aktive olduk, anlatam:) Birdenbire zaten aylardır bunu yapalım, şunu şöyle yapmamız lazım, aman denetimler, komiteler, kriterler diye diye dilimizde tüy bitiren konularla ilgili hummalı bir çalışmaya başladık. İş olsun önemli değil, işten kaçmadık çok şükür hayatımızda:) Çalışmak bana her zaman iyi gelmiştir. Ekibimizde bu konuda oldukça hırslı ve hedef odaklı. Hareketli, ama bir o kadar da eğlenceli günler beni bekliyor şimdi:)

~

Bu ayın 20-21-22’sinde AFSAD‘da bir atölye çalışmasına katılıyorum. Beni heyecanlandıran bir konu da bu. Fotoğraftan uzak kalmıştım bir süredir, “Belgesel Fotoğrafçılığı” konusunda yapacağımız bu çalışma sonrası farklı bir bakış açısı, farklı bir terbiye ve disipline kavuşabileceğimi zannediyorum. Yok zannetmiyorum, EMİNİM:)

~

Markafoni‘den ilk siparişlerimiz geldi Lale’cimle benim bugün:) Harika 2 t-shirt. Kesinlikle tavsiye ediyorum bu online alış-veriş sitesini. Sitede giyim, aksesuar, spor malzemeleri, kozmetik, oyuncak, teknoloji ve dekorasyon gibi farklı alanlarda ürünleri bulunan seçkin markalar, %70’e varan indirimli fiyatlar ve özel kampanyalarla üyelere sunuluyor.

~

Bir MİM’den yola çıktık, ama gördüğünüz gibi ben “Sevdiğim, Sevindiğim Birsürü Şeyler”den bahsettim birazcık:) Daha çok bahsedeceğim, daha çok söz edeceğim, daha çok paylaşacağım, daha çok burada olacağım. Yine gelecek ben:) Süper bir hafta diliyorum hepinize.

Bir Şehir, Bir Düğün, Bir Kitap!

 

 

A City of IzmirBir Şehir: İzmir!

Ben İzmir’e hayatımda ilk defa amcamın oğlunun sünnet düğünü için, Lise 1. sınıfta iken gitmiştim. Yola çıktık İzmir’e vardık, hemen evde hazırlıklara yetişip hep beraber sünnet düğününün yapılacağı yere gitmiş, eğlenmiş, yemiş, içmiş sonrasında eve dönüp uyumuştuk. Ertesi gün sabah da kahvaltı sonrası yola çıkıp eve dönmüştük!

Benim İzmir şehrine ilişkin ilk izlenimlerim henüz geride bıraktığımız yılın yaz aylarına ait. Sevgilimle çıktığımız Alaçatı, Mavi Tur vs.. seyahatlerimiz sırasında hep yolumuzu bu şehre düşürdük bir şekilde. Gerçi hiçbir zaman çok uzun kalamıyoruz, ama İzmir’e bu adam gibi 3. gidişimde bir defa daha kendisini sevdiğimi söylemek için yazıyorum bu satırları:)

Konak Otel’de konaklayınca, haliyle Konak-Alsancak hattında oldukça zaman geçirdik. Hava harikaydı, ılık bir rüzgar, herkesler dışarıda, sahilde. Mısır satan, kestane, kağıt helva, çekirdek satan bir sürü satıcı, denize kondurdukları balonlara atış yaptırtanlar, sevgilisine sarılmış denizi seyredenler, köpeklerini gezdirenler.. Uzun bir yürüyüş sonrası yemeğimizi yine bu hatta yer alan bir yerde, denize nazır şekilde yedik. Ne çok seviyorum ben denizi seyretmeyi, denize karşı bir şeyler içmeyi:)

İzmir’de daha fazla kalmak istiyorum, bir günden fazla en azından. Bu yılki planlarım arasında bu da var.

Bir Düğün:Bilge&Onat

Onat Sevgilimin Seferihisar’dan arkadaşı, neredeyse 20 yıllık! Şimdilerde bir üniversitede fakülte dekan yardımcısı. Kendisi ve nişanlısı ile bu yaz tanışmış, çok sevmiştim ikisinide. Bilge ile düğünlerine bizi de davet ettiler, bu vesile ile İzmir yolculuğumuz gerçekleşti. Düğün keyifliydi. Benim düğün-derneklerde en ilgilendiğim 2 şey sınırsız içki ve eğlence oluyor:)

Şarap bardaklarımızı garsonların alakası ile doğru orantılı olarak hiç boş bırakmazken, arada birkaç güzel parça yakalayıp birbirimizi dans pistine sürükledik. Ayağımda 5 cm.lik topuk mümkün olabilecek en iyi performanslarımdan birini göstermeye çok çabaladım. Ama şunu farkettim ki, hem de acı içinde, benim topuklu ayakkabı ile net bir denge problemim var! Normal şartlar altında Sevgilimle değme dansçılara, salsacılara falan taş çıkartan bir çiftizdir, anacım bir ritm tutturamıyorum, devamlı dengemi kaybedecek gibi olup atacağım adımdan ya vazgeçiyor, ya da hareketi kısa kesiyorum! Acilen, düz ayakkabılardan vazgeçmem mümkün değil, ama arada topuklu ayakkabılarla da dolaşmayı, yürümeyi, hatta dans etmeyi öğrenmem gerekiyor! Kocaman kadın olduk, bir bunu başaramadık.. O sebeple taş gibi kalça sahibi değilim sayın seyirciler:(

Düğünlerle ilgili bir şeyler söylemek istiyordum, kısmet bugüneymiş:) Şimdi ben bu düğünlerde en çok neye gıcığım biliyor musunuz? Kıyılan nikah sonrası gelin ve damadın en az yüz küsür kişilik davetli topluluğunu dolaşıp öperekten, kendileri için düşünülmüş, ne iyi edilerek alınmış takı ve ziynet eşyalarını kabul etme seremonisi içinde kaybolmalarına! Yazık yahu! Güya düğün sahibi onlar. Eğlenen, yiyip-içen, hoplayıp, halay çeken hep misafirler oluyor. Anca düğünün bitimine 1 saat kala kendilerini piste atarak tüm olanları unutmak istercesine dağıtabilenler gördüm ben. Gelin ayakkabılarını, duvağını savurdu mesela bir köşeye bir düğünde; ya da damat papyonu-kravatı çekip kopartırcasına birinin kucağına bırakarak; olmadı kafasına geçirip halayın başına geçerek ter içinde kalıncaya kadar dağıttı:) Bizim düğünümüzde buna benzer sahnelere ev sahipliği yaptı. Gerçi bu benim düşüncem, şimdiye kadar gittiğim düğün sayısı 5’i geçmez herhalde; ama nedense insanların işin bu kısmından çok da haz etmediklerini hissediyorum. Belki de yanlış bir histir kim bilir. En azından buradan benim kendi geleceğimle ilgili planlarım arasında buna benzer birşey olmaması için ne kadar dua ettiğimi de anlamışsınızdır sanırım:)

Bir Kitap: Geceyarısı Öyküleri by Selim Karakaya (Evet, Gece ve Yarısı kelimeleri bilerek birleşik yazılmıştır🙂

Beni

Yer yer hüzünlendiren,

(Hatta gözlerimin K. Esat-Seyran hattında çalışan dolmuşunda ve Adnan Menderes Havaalanında dolu dolu olmasına sebep olan..)

Gülümseten,

(Hatta dudaklarımın ve gözlerimin hemen yanıbaşında konuçlanmış o bildik, alıştık incecik çizgilerime jimnastik yaptırtan..)

Okurken kendimden, çevremdeki sevgililerden, sevgilerden tanıdık, ezbere alınmış hikayeleri çağrıştıran,

(Hatta birkaç defasında bu beni anlatıyor yahu dedirttiren..)

Uzun zaman sonra bana “Yazma” hayalleri kurduran,

(Hatta elime kağıt-kalem aldıran, masa başına oturtan ve kağıda dökülen birkaç satırdan sonra içimde büyüyerek çoğalan bir coşku seline, hayal gücüne beni kavuşturan, beni o sevdiğim eylemle buluşturan..)

Sıcacık, hem çok derin hem çok basit bir anlatımla geceleri uyumadan önce elinizden bırakmak istemeyeceğiniz; romantik bir adamın eline, diline sağlık diyesiniz geleceğinden emin olduğum bir kısa öyküler kitabı:)

Yazarının arkadaşım olmasının benim bu satırları yazıyor olmamla hiçbir alakası yok inanın. Öyle olsa önce okuyup sonra hakkında yazmayı tercih etmezdim. Diyebileceğim,

Selim’cim, eline sağlık:)

Kendi izniyle birkaç beni etkileyen alıntı ile size şimdilik veda ediyorum. Güzel bir hafta geçirmenizi diliyorum. Benimki öyle başladı ve öyle geçecek zira:) Hep ne diyorum, “Daha iyisi size olsun”:)

Askin Pesinde’den..

oyle derin ve oyle buyuk yaralarim,

yaralarimdan kalan oyle uzun aralarim,

ve hafizama hic istenmeden kazimak zorunda kaldigim

oyle gercek karalarim var ki,

 

ne kadar istesem de gelemiyorum,

her seyimi istesem de veremiyorum sana..

Hem zaten,

ne yaparsa kendine yapar insan aslinda;

hayatinin degisecegini umsan da asik olursun,

her seyini kaybedecegini bilsen de..

Hayatin Pesinde’den..

Bir centik daha yaziyorum hayal kirikliklari hanesine,

bir cizik daha atiyorum dost bildiklerimin bir tanesine,

kaldigim yerden devam ediyorum

bir gun herkes durustlesecekmiscesine…

Yuruyorum,

biraz aptali oynayarak, galiba biraz da gercekten aptal olarak,

dahasi anlamiyormus gibi devam edip,

yasamin ezbere akisina kaynayarak..