Güzel Şeyler Konulu Yazılar

* 450*

Garden From London

Bugün tam 450. defa bir şeyler yazıyorum JTB’ye:) Tam 450 defa bir şeyler anlatmış, bir şeylerden bahsetmişim. Bu işe giriştiğimde ucundan, bucağını hiç düşünmemiştim; varacağım, ulaşacağım noktayı. Şimdi bakıyorum da bir sürü güzel şeylerim olmuş yanıma kar kalan JTB sayesinde: Güzel arkadaşlıklar, buluşmalar, karşılıklı paylaşımlar, tecrübeler.. Alınan hayat dersleri, öğrenilen yeni “şey”ler.. Sevgili’m. (Onu da bir şekilde JTB’ye borçluyum diyebilirim:) Yaz mevsiminin ilk ayına 450. yazımla giriyoruz. Hayırlı uğurlu olsun:)

*

Bu aralar spordan doluyuz burnumuza kadar. Benim gibi spor manyağı bir kadına allah tuttu aynı kendisi gibi bir adam veriverdi:) Hafta sonları üşenmiyoruz, ki oldukça geç yatıyoruz bir gece öncesinden, sabahları saat 08:30’da elimizde raketler, full hazır bir biçimde kortlardaki yerimizi alıyoruz. Hatta bazen sabahları birkaç tur yürüyüş bile yapıyoruz öncesinde, ısınma babında:) Seanslarımızı 1 saatten 1,5 saate çıkardık. Bundan sonra hafta sonları 2’şer saatlik alacağız kortları. Tenis sonrası en keyifli şey duş üzerine süper bir hafta sonu kahvaltısı oluyor. Hafta sonu sabahları spor yapmanın sanıyorum ki en çok sonrasındaki kahvaltı düşüncesini seviyorum:)

*

Basketbola hastalık derecesinde tutkumu da biliyorsunuz artık. Ankara’da yaşayan bir basketbol sever olarak da Türk Telekom takımının fanatiğe 5 kalmış taraftarıyım aynı zamanda! Play off Final maçları başladığından beridir haftanın belli akşamları kilitlenmiş vaziyette TV karşısındayım. İlk iki maçı acı bir şekilde kaybedince Fenerbahçe Ülker’e karşı, 3. ve 4. maçları burnumdan soluyarak izledim resmen. Buradaki ilk maçı aldık, keyfime diyecek yoktu. Hatta zafer sarhoşluğu olayını abartıp, alkolden sebep sarhoşlukla karıştırarak gayet mutlu bir biçimde yatmıştım Cuma gecesi:) Pazar gecesi ise sinirimden çatlamış vaziyette, bir karış suratla gidip yattım saat 21:00 miydi neydi:( Oyuncularındaki istikrarsızlık, ribaund konusundaki basiretsizlikleri beni öldürüyor! Haluk hala çok iyi bir yönlendirici takımda, oyuna girdiğinde farkını ortaya koyuyor; lakin artık 3 sayı falan atamıyor:(

*

Grand Slam Turnuvalarının içinde toprak kortta oynanmasından sebep benim en favori turnuvam olma özelliğine sahip Roland Garros (Fransız Açık) başladı geçtiğimiz hafta. Evde olduğumuz zamanlarda, yemeğimizi Eurosport karşısında yiyoruz. (Bizim evde Eurosport ve DVD dışında hiçbir şey, evet, hiçbir şey izlenmiyor!) Tek erkekler karşılaşmalarında inanılmaz şeyler oluyor: Fransızlar “Allah allah” sesleri altında kortlarda seri başı oyuncuları birer birer deviriyor! Gael Monfils, ortaokul yıllarından beridir takip ettiğim tenis karşılaşmalarının içerisinde beni en çok şaşırtan bir maça imza attı geçenlerde, şaka gibiydi! Çeyrek finale de kaldı. Kim tutar be seni 1.93’lük Monfils!! (Sharapova elendi bu arada, gerçi maça yetişemedim ben.. Ama onu eleyen Safina bu yıl gayet formda görünüyordu zaten.)

*

Kew Garden

Spor hayatımızın merkezinde gibi görünmekle beraber, bahsetmeden geçemeyeceğim bir nokta daha var. O da akşam yemeklerimiz. Ben zaten ezelden yemek yapmayı seven, kendi çapında gayet başarılı bir kadındım. Yaptığım zaman yemeklerim beğenilirdi. Amma velakin oldukça uzun bir zamandan beridir akşamları yemek falan yapmayıp, salata, tost, peynir tabağı vs.. şeklinde beslenmekteydim yaklaşık 3-4 yıldır. Sevgili’m, yemek yapmak konusunda en az benim kadar başarılı:) Akşamları düzenli yemek konusunda ise benim aksime gayet istikrarlı! Hal böyle olunca son 2 aydır bir düzenli beslenme söz konusu. Bir akşam o yapıyor yemekleri, ben salata, sofra hazırlama işleriyle iştigal ediyorum; bir ben yemek yapıyorum, o devralıyor salata ve sofra bölümünü:) En keyifli kısmı ise mutfakta hazırlık aşaması. Yaklaşık yarım saat kırk beş dakika o mutfakta ikimiz beraber hem bir şeyler hazırlıyor, hem de sohbet ediyoruz çoğu zaman bir kadeh şarabı da eşlikçimiz yaparak:) Akşamları iple çeker oldum.

*

Hafta sonu yine bize Selçuk-Efes yolları göründü. Cuma akşamı gidip, Pazar gecesi dönecek şekilde- bu defa 1 gün daha kısa kalarak- aylık aktivitelerimizden birini daha gerçekleştireceğiz. Ayda bir defa bunu yapma kararı almıştık. Bu defa geçen seferden talimliyim, fotoğraf makinası alınmadan Şirince’ye gidilmeyecek! Yine Simetra Şarabı içilecek Artemis’in bahçesinde. Pamucak yerine başka bir yer daha söylemişti Sevgili, adını hatırlayamadım, oraya gideceğiz bu seferimizde. E zaten 2 öğleden sonramız var hepi topu.

Biliyorum bu aralar cok az yazabiliyorum:( Halbuki vaktim de var.. Fotograflar da var bir suru paylasmak istedigim.. Ama ne bileyim sanirim biraz havalar, biraz hayatimdaki yeni gelismeler, biraz da genel ruh durumum pek buna musade etmiyor. Olsun ama, siz beni anlayisla karsilarsiniz degil mi?

Size, hepinize super bir hafta sonu diliyorum her zamanki gibi:) Isleriniz yolunda, huzurunuz yerinde, aileniz-dostlariniz yakinlarinizda olsun:) Aldiginiz nefesin kiymetini bilin.

Neyi Severim Bilir Misin?

Kew Garden

Yağmur yağdıktan sonra burnuma gelen mis gibi ıslak toprak kokusunu..

Çıplak ayaklarımla, üzerine sabah erkenden çiğ damlaları düşmüş yemyeşil çimenlerde yürümeyi..

Kek kalıbına boşaltılan hamurun kasede kalanını parmaklarımla sıyırmayı..

Buzz gibi hazırlanmış rakıdan aldığım ilk yudumun damağımda verdiği tadı..

Kızarmış ekmek kokuları eşliğinde sabaha uyanmayı..

Güneşi batırıken bir deniz kenarında, bir elde kadeh diğer elde “sevgili” eli ile mis gibi deniz kokusunu içime çekerek nefes almayı, vermeyi, almayı..

Anne kuşumu, babişkomu, bir numara ufaklığımı, iki numara ufaklığımı.. Hala ve son nefesime dek rahmetli tontonumu.. İçimdeki büyümeye hiçte niyeti olmayan “o” çocuğu..

Çılgınlar gibi dans etmeyi, kimseyi ve hiçbir şeyi umursamadan.. Saaatlerce, kendi kendime, evimde..

Çiçek koklamayı..

Mis gibi kokulu banyo şampuanları kullanmayı, mis gibi kokmayı..Mis gibi kalmayı..

Kendimi.. Her şeyimle, her şekilde, her durumda..

“İyi”ye olan bu güçlü inancımı.. Gelecek güzel günleri..

Denizin içinde olmayı.. Denizin üzerinde olmayı.. Denizle olmayı.. “Deniz” olmayı..

Birilerini gülümsetebilmeyi.. Ta gözlerinin içinden hemde..

Sallantılı küpeleri, egzantrik tasarımları, kocaman saatleri..

Özenle hazırlanmış sofralarda saatlerce kalmayı.. Lezzetli yemeklerin tadına varabilmeyi.. Yemek pişirmeyi..

Okuduğum kitaplardan defterime notlar almayı.. Sonra bir gün tam da ihtiyaç olduğunda onları uygun şekilde kullanabilmeyi..

Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde Cumartesi günlerini.. Aylardan Mayıs’ı.. Eylül’ü..

Her şeye rağmen hayatımı..

Y a S i z ?

Hayat Paylaştıkça Güzel..

London

Değil mi?

O sebeptendir dinlediğim güzel parçaları, okuduğum güzel sözleri, seyrettiğim etkilendiğim filmleri, çevremde tanık olduğum; yaşarken bir yerlerinden bize dokunan ya da bizim dokunduğumuz her şeyi paylaşmak istemem. Tüm dürüstlüğümle, olanca açıklığıyla, ne bir eksik ne bir fazla kelime kullanarak son 3 yıldır burada yaptığım bu: PAYLAŞMAK. Çünkü ben böyle besleniyorum. Çünkü hayat güzel! Ama böyle daha da bir güzel:)

~

Doğan’cım yapmış yapacağını ve solo albümün ilk -etkilemek gibi olmasın ama bence harika- parçasını, “Defne Ağacı“nı tamamlamış sonunda. Doğan, daha öncede birçok defa bu sayfada sizlere anlattığım, tanıtmaya çalıştığım benim her biri birbirinden güzel ve yetenekli arkadaşlarımdan kurulu MARA grubunun solisti. Doğan’ın bu linkte yer alan sayfasına giderek dinlemenizi ve eğer vakit bulabilirseniz de parça ile ilgili düşüncelerinizi benimle-ve dolayıysla Doğan’la- paylaşmanızı rica ediyorum:)

~

Müzik ruhumuzun gıdasıdır, ama ben -hepinizin artık bildiği üzere- bedenime de katkı sağlayan gıdalardan ve onlarla ilgili deneyimlerimden söz etmekten de müthiş haz alıyorum. Gerçi şimdi bahsedeceğim şey gıda değil, ama onun tamamlayıcısı; yani içecek:)

_ Vee tahmin edin bakalım, ne tür bir içecek?

_ ŞARAP mı yoksa!

Evet evet hep bir ağızdan söylenince bayağı etkili oluyormuş! Tebrikler bildiniz dostlar, konumuz ŞARAP! Ama şarabın kırmızısı ve de Avustralya’lı olanı: Yellow Tail’in Shiraz‘ı. Ben geçen sene ilkbahar döneminde birileri vasıtasıyla tanışmış, bayağı bir çeşidini denemiştim. Benim damak tadıma göre bir miktar tatlı gelmekle birlikte, her türlü ızgara ve sert-keskin kokulu peynirle çok uyumluydu bu Shiraz. O dönem bir tanıdık vasıtasıyla birkaç şişe almıştım, ama ne enteresandır ki hiç JTB’ye yazmamışım!!! Şimdilerde bu şarapla beni tanıştıran eküri ile irtibatım kopuk, bu sebeple benim kısa süren Yellow Tail macerası da zorunlu olarak rafa kalkmıştı. Ta ki bu haberi görene dek. Sanırım ithalatçı firma ile bağlantıya geçip birkaç şişe alsak fena olmayacak. Şarap seven, koleksiyon yapan ya da değişik tatlar denemek isteyen dostlarıma duyurulur:)

~

Son söz olarak da Mark Twain’den seçtiğim, benim çok sevdiğim bu dörtlüğü size armağan ediyorum. Ve diyorum ki, burada söylendiği şekliyle bir hafta sonu geçirin:)

Yani;

“Dance like nobody’s watching;

Love like you’ve never been hurt.

Sing like nobody’s listening;

Live like it’s heaven on earth.”

Ben aynen bu şekilde yapacağım:) Bir de balkonumuza çiçekler almaya gideceğiz, böyle rengarenk güzel kokulu çiçekler. Sabah kahvaltılarında keyif yapmaya başlayalım artık diye. Pazar akşamüstü saatlerinde aslan Türk Telekom’un playoff final maçının ilki yayınlanacak NTV’den. Kaçırmayacağım kesinlikle. Bir de geçen haftalardan limonata kalmıştı listede, nanelisinden. Şöyle buzz gibi:) Onuda hallettik miydi, değme keyfime:)

Her zaman söylediğim, ve söylemekten hiç bıkmayacağım üzere Süperr bir hafta sonu geçirin. Sonra da paylaşalım:) Niye mi? Başlığa bakın bakiyim:)

Leylek Havada, Biz Yollarda!

From Hotel

Perşembe gecesi “Sevgili” ile elele uyumaya çalışarak İzmir-Selçuk’un yolunu tuttuk. Geçen yıllarda Kuşadası-Efes-Meryemana görmüşlüğüm vardı, fakat Selçuk’u listeye almamıştım hiç. Zira burada görmem gereken bir şey olduğundan pek emin değildim. Varmış! Gözlerime bayram oldu gördüklerim, içim kıpır kıpır etti. Pek mutlu, keyif dolu, pek dinlenmiş, daha “bağlanmış”, biraz kilo almış döndüm bu 3 günlük kaçamağımızdan. Niye mi Selçuk? Çünkü orası Türkiye’deki tek Drop Zone’muş! Paraşütle atlama merkezi yani. Selçuk Efes Havaalanı’ndaki Türk Kuşu Paraşüt Okulu, benim “Sevgili”nin ikinci adresiymiş meğer. Tanışıp beraber olmaya başladığımız andan beridir konuyu dilinden düşürmeyen, elindeki bilimum dvd-cd kayıtları ile arkadaşlarımın aklını başından alıp onları “potansiyel” birer paraşütçü yapmayı kendine düstür edinmiş bir adamla ilk tatilimizi de buraya yapmamız haliyle kaçınılmaz oldu. Tanıştık Paraşütçülük Merkezi ile. Anlaşabildik mi? Sanırsam bir müddet mesafeli bir ilişkimiz olacak, ama bunun çok uzun süreceğinden şüpheliyim ben. Zira “Sevgili”yi görünce yukarıda, aşağıda sadece fotoğrafını çekmek kesmedi beni, kesmeyecek. Yakındır yani, hayırlısı:)

Kaldığımız yer çok şeker bir oteldi. Hemen hemen her akşam kendimizi havuz kenarındaki mini-bara attık. Müziğimizi ve dahi bira servisimizi kendimiz yaptık; ama olsun. Onunda keyfi bir başkaydı:) Sabahtan atlayış yapmaya gittik, öğleden sonraları bize kaldı. Bir gün Yedi Uyuyanlar’daki gözleme çadırlarından birinde otlu gözlemeler yedik, süper bir köy kahvaltısı yaptık. O da yetmedi üzerine tahinli-pekmezli gözleme yedik:) Sonra bir gün atladık motorumuza Selçuk’a 8 km. uzaklıkta olan adı gibi şirin Şirince köyüne gittik. Eski bir Rum Köyü imiş burası. Mübadeleden sonra bizimkiler yerleşmişler. En önemli geçim kaynaklarını bağcılık, şarapçılık ve zeytincilik olarak söylüyorlar. Son dönemde turizmin de bayağı katkısı varmış. Birbirinden lezzetli meyve şarapları, mis kokulu zeytinyağları ve çeşit çeşit sabunları var Şirince’nin evinize dönerken yanınıza alabileceğiniz. Biz Artemis Restoranı tercih ettik manzarası itibariyle, çok da beğendim ben. Yine onlara özel, yöreye özel Simetra Şarabı içtik şişe şişe. Yenilen çeşitli otlardan yapılmış mezeleri, tadına bakılan etli-yumurtalı arap saçını, zeytinyağlı yaprak sarmayı, masaya önden gelen kekikli-kırmızı biberli mis kokulu halis sızma zeytinyağını anlatmıyorum. Yok, bu defa değil:) Hmm.. Başka ne yaptık? Bir öğleden sonrasında da kendimizi Pamucak Plajın’daki güzel bir balıkçıya attık. Duble rakı, üzeri bira, yanında ızgara çupra, bol salata, kumsalda yürüyüş..

Sky Diver

Sky Diver 1

Güzeldi bu tatilim. Her şeyiyle güzeldi, benim için özeldi. Teşekkür ederim “Sevgili”:) Tepemizde gördüğümüz bir sürü leyleğe istinaden bu yıl popomuzun yer görmeyeceğini umud ediyorum. “Benim Liste“, artık “Bizim Liste”ye dönüşüyor. Bunu seviyorum.. Bir sonraki kaçamağımızı heyecanla bekliyorum:)

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (I)

Tulips

Merhaba:)

Özledim.. Hakkaten özledim.. İçimde bir ton şey birikti anlatmak istediğim, bir sürü fotoğraf getirdim son seyahatimden.. Kısmet bugüne oldu, kusura bakmayın ne olur. (Bakanınız olduysa diye:) Son 1 yıldır “ha gittim ha gideceğim” diye kıvranıp, planlar yapıp öylece kalakaldıktan sonra, Londra seyahatiminde üzerine bir çizik atmayı başarmanın gurur ve mutluluğu içindeyim. İşte benim gözümden Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluğun Başkenti Londra!

…….

Bu gezi-yazı dizimizi de 3 bölümde aktarmaya çalışacağım. Doğa ile ilgili çiçek-böcek tecrübelerim, Londra’nın görülesi mekanları ve en son olarak da kendi yeme-içme, keşfetme tecrübelerim:) Tabiki önceliği her zamanki gibi doğaya, bahçelere, parklara ve çiçeklere vereceğim.

Londra’ya ayak bastığım günün öğle saatlerinde kendimi sevgili arkadaşım Evren’le birlikte Regent’s Parkta buldum. Evren’cim bence inanılmaz güzel bir yerinde yaşıyor Londra’nın: Little Venice kanalı yakınında Warwick  Avenue’da. Son zamanlardaki takıntı şarkıcım Duffy’nin de “Warwick Avenue” isimli bir parçası var buraya istinaden yazdığı:) ** Gereksiz Not:1: Duffy’nin bir başka parçası daha varki öyle böyle değil, günde en az -abartmıyorum, ciddiyim- 10-15 defa falan dinliyorum. Hem sözleri, hem müziği ile beni benden almayı başardı kendisi. Alkışı hakediyor “Stepping Stone“. **

Regent’s Park içinde büyükçe bir gül bahçesini, bir açıkhava tiyatrosunu, kocaman bir spor kompleksini de barındıran gördüğüm en güzel parklardan biriydi. Laleler her yerdeydi, ama her yerde. Milletin evinin önündeki mendil kadar bahçede, saksı içinde pencere kenarlarında, parkların ve caddelerin kenarındaki küçük alan düzenlemelerinde.. Hiç bu kadar değişik renkte laleyi bir arada görmemiştim.

Tulips

Sadece ilk gün Regent’s Park dışında Evren’in en sevdiğini söylediği daha doğal bir park olan Holland Park ve Kensington Gardens‘ını da görmeyi başararak bir rekora imza attım sanıyorum. Nothing Hill ve Portobello Road’u da içine alan bu gezimizi ertesi gün kilometre hesabına vurdu Evren: Yaklaşık 13 km. sayın seyirciler. Zaten sonraki günlerde de bendeniz tek başıma hiç 5 km.’nin altına düşmeme yemini etmiş gibi oradan oraya savrulduğumdan sebep sanıyorum gezimin 4. günü sağ bacağımı evin yakınlarında bir köşede bırakıverdim!

Park ve bahçe gezilerimin hepsinden inanılmaz bir keyif aldım. Yemyeşil, pırıl pırıl temiz kocaman alanlar. İçinde onlarca çeşit çiçek, ağaç, çeşme, küçük küçük şelaleler, değişik konseptlerde bahçeler, kazlar, ördekler, kuğular, farklı türde yabani kuşlar. Hepsi birbiriyle uyumlu, sakin, bütünleşik bir yaşam içindeler. Bir sürü insanda onların bu yaşamlarına müdahale etmeden, saygılı bir şekilde yürüyüşünü, sporunu yapıyor; kah dinleniyor banklarında, kah paten yapıp, bisiklete biniyor. Havada şansıma çok iyi gitti. Bir iki defa yağmur yağdı ve ben hep dış mekanlarda olma şansımı kaybetmemiş oldum böylece.

Hyde Park, benim favori parkım Green Park ve St. James Park‘da gördüğüm gezdiğim, içinde vakit geçirip çimenlerine yayıldığım, içlerinde barındırkıları soluklanma noktalarında kahvemi içtiği diğer mekanlar oldular. ** Gereksiz Not:2: Londra’ya gidip hiç çay saati etkinliğine katılmadan, bir sütlü çay bile içmeden döndüm! Sadece bir yasemin çayı tecrübem oldu ki, onu en son bölüme bırakacağım yüksek müsadelerinizle. Kahvenin gözünü seveyim ayrıcada. **

Pink Tulips

Park-bahçe gezime en son Kew Gardens ile son noktayı koydm. Burası Kraliyet Botanik Bahçesi arkadaşlar. Giriş için 12 pound verdim öğrenci kimliğimi göstererek:) Normal vatandaşlar içinse 13 pound. Para vererek gezdiğim tek park bu oldu. İçinde orkide bahçeleri, palmiye seraları, değişik türde binlerce bitki bulunan bu kocaman bahçede yaklaşık yarım gün geçirdim. Bir sürü ziyaretçisi vardı ağırlıklı öğrencilerden oluşan. Bu orta öğretim dönemindeki öğrenciler botanik parkındaki farklı alanlara dağılarak ellerindeki boya kalemleri ve çizim kağıtlarıyla oracığa yayıldılar. Hepsi de değişik değişik çiçeklerin, bitki ve ağaçların resimlerini yapmaya başladılar. Çok hoşuma gitti bu görüntü. Zira 2-3 yıl önceki New York American Museum of Natural History ziyaretimde bir sürü okul çocuğunu aynı şekilde müzede yerlerde, ellerinde boya kalemleri ile görmüştüm. Saatlerce öyle yerde oturup hayranlıkla ve büyük bir dikkatle inceleyerek karşılarındaki dinazorların, eski mamutların, fosillerin resimlerini yapmışlardı. Çocukların eğitimleri ve bilgilenmeleri için, bir sürü şeyi yerinde görerek, belki de tarihi , belki de doğayı öğrenmeleri için o kadar rahatlıklar sağlanıyor ki bu gavur memleketlerinde, insan ülkesindeki müzeleri, parkları, bahçeleri ve eğitim alan çocuklarımızı düşününce ağlayası geliyor:(

Flowers

İşte böyle. Benim yeşille bu uzun birlikteliliğim bana çok iyi geldi Londra’da. Burada yapamadığım kadar çok yürüyüş yaptım yeşilliğin, çiçeklerin içinde, göllerin, nehirlerin kenarında. Beni soran tüm arkadaşlarıma da söylediğim gibi, ben sanırım en çok bu yeşilini ve ona gösterilen saygıyı sevdim Londra’da. Çocuklar için yapılan park ve oyun alanlarına inanamadım. Çocukların pervasızca, deliler gibi koşup eğlenebilecekleri; ailelerin de onları korkusuzca götürüp, içleri rahat bir şekilde emanet edebilecekleri, yetiştirebilecekleri alanların olması belki de benim gözümde yaşanabilir bir şehir yapıyor Londra’yı. Bu kadar şanslı olsun isterdim çocuklarımız..

Bir de unutmadan.. Koca şehirde bu kadar yeşil alanda bir tek kedi-köpek görmedim; ama yüzlerce sincapla karşılaştım:) Hatta artık o kadar arsızlar ya da evcilleşmişler ki insanların elinden yiyorlar fındık, fıstık bilimum malzemeyi:) Evren’cimin evinin önünde kocaman bir bahçe 🙂 o bahçede de kocaman ağaçlar vardı. O ağaçların birinde bir sabah pencerede elimde kahve dışarı bakınırken, sincaplardan birisiyle göz göze geldim. Meğer o bahçenin kadrolu elemanıymış kendisi. Evren’e söylediğimde “Ha, tanıştın demek ki benimkiyle” dedi zira:) Bu ilk bölüm burada biter, yakında diğer bölümlerle inşallah -arayı da fazlaca açmadan- burada olacağım.

Hepinize süper bir hafta sonu diliyorum her zamanki gibi. Benim gibi mutlu-huzurlu ve keyifli hissediyorsunuzdur umarım her biriniz. Ben zira bu aralar 20’li yaşlarımdayım soran olursa:) Bu hafta sonu yapılaması önerilenler mi? Bir bakalım: Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi, dondurma yenilmesi, protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması, mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması, fotoğraf severler için fotoğraf çekilmesi, naneli limonata içilmesi, veeee… Bol bol gülümsenmesi itinayla tavsiye ediliyor tarafımdan:)

Flo