Güzel Şeyler Konulu Yazılar

Güzel Şeyler…

Bana mutluluk veren küçük ve güzel şeylerden bahsetmeyi seviyorum. Bazı zamanlar birilerini gülümsetebiliyorlar zira, beni başkalarının onları mutlu eden şeylerini okuduğumda gülümsettikleri gibi.. İlk “Güzel Şeyler”imden burada bahsetmişim. Sonra da arada bu paylaşımları yapmaya devam edeceğimi söylemişim. Daha sonra da bunların beni mutlu ettiğini anlatmışım, ki o aralar Amerika’da Hindistan Cevizleri‘ni ziyarette imişim:) Sonra ötekiler gelmiş, berikiler de buradaymış:) Derken uzun bir ara vermişim..

Hem anılarımı tazeledim, hem gülümsedim, hem sıkıldım birazcık.. (Çünkü sigarayı bırakmak için girişimde bulunmamı “Güzel Şey” olarak nitelendirmiş, ve fakat bu bırakma eylemini 1 ay 10 gün kadar anca devam ettirebilmişim:((

İşte bu aralar “Güzel Şeyler”im:

* Sevgili Zeynep‘i seyrettim Pazar günü Cafe Net Programı’nda. Gurur duydum, en az kendim oradaymış kadar mutlu oldum. Başarılı, akıllı ve üretken metropol kadınına güzel bir örnek olarak tanıttılar Zeynep’ciğimi:)) Hepimizi temsil ettin, eline sağlık.. (Sonra telefon açıp, tebrik ettim hemen zaten, duramadım.)

* Artık benim de bir kedim oldu:) Yaklaşık 2 aydır süren arayışlarım dün son buldu: 21 Mart doğumlu, bir kardeşini köpek saldırısında kaybetmiş, diğer kardeşi emin ellere verilmiş, çok temiz akça pakça bir annenin son ufaklığı olan minik bir yaramazı dün benimle yaşamaya ikna ettim:) Önce biraz yabani davrandı haliyle, koltukların altına girdi çıkamadı bir türlü. Ama gece eve gelince kapıya kadar pıtır pıtır geldi, sonra oynamayı başardık, sonra tam göğsümün üzerinde mışıl mışıl uyudu, gece yatağıma gelebilmek için onu salonda minderinin üzerinde uyutup, ışıkları söndürmek zorunda kaldım:)

* Minik yaramazım beni sabah saat 05:30’da ayağa dikti. Ama çok iyi oldu, güne beraber oynayarak başladık. Ayrıca bu sayede işe erken geldim:)

* Ayşegül Sultan’la Cumartesi günü yaptığımız Kale ziyaretimiz sırasında uğradığımız boncukçu amcadan toparladığımız boncuklarla kendime upuzun bir kolye yaptım, şu an kemer niyetine kullandığım:)

* Kale’de, İdol’da vakit geçirmeyi özlemişim. Kendime geldim, ne iyi etmişiz! Oralar hiç bozulmasın, şartları iyileştirilsin, daha temiz ve bakımlı olsun ama hiç değişmesin istedim.

* Fransa Açık Tenis Turnuvası başladı.. Heyoooo:)) Oynayamıyorum son 2 yıldır, bari turnuvaları kaçırmayalım değil mi..?

* Cumartesi gecesi sevgili Evren’in kına gecesine gittim, pek ilginç geldi bana. Elime kına bile yaktım, ama hemen yıkadığım için anca dün elimde belli oluyordu, şu an izi kalmadı:) Canım arkadaşımın düğünü İstanbul’da ve Salı akşamı yapılacağı için gidemeyecek olmam ise tek sıkıntım!

* Pazar akşamüstü Teras Evler Mangal Geleneği’ni yeniden yaşattık. Mangal’da Selam, et hazırlığı-marinat işlemlerinde Tolu, yeşil ve patlıcanlı salata da ben ve sofra düzeninde Ayşegül Sultan olmak üzere dördümüz dün akşam bir eser ortaya koyduk ki sormayın gitsin. (Tanrı olmayanlara da versin, kimseyi aç bırakmasın!!)

* Bahçemdeki güllerim açtılar sonunda bu hafta sonu: Biri beyaz, diğeri kan kırmızı:) Yalnız çimlerin biçilmesi gerek, onu ne ara ve nasıl yapsak acaba?

* Cumartesi sabah sporumuz sırasında koştuğum tur sayısını arttırabildim! Yaşasın sağlam ve sıkı kaslı hayat!

* Genç bir arkadaşımız kendi bloğunda -naçizane- benden de bahsetmiş bir iki kuple:) Kendisine teşekkür ederim.

* Birkaç blog sahibi güzel bir etkinlik yaratımına giriştik. Çok heyecanlıyım..

**Bu arada, benim ufak yaramaza halen bir isim bulabilmiş değilim. Şimdilik “yaramazım” diyorum:)

Güzelliklerle dolu, sıcacık, samimi dostluklarla pekişen, iş açısından verimli bir hafta diliyorum.

Rain Fest 2006

Mayıs ayı, üniversitelerde gelenekselleşen “bahar şenlikleri”nin kutlandığı ay olarak bilinir ve özel bir yere sahiptir genelde genç kesim arasında.. Biz de genç sayılırız ya hala, takipteyiz şenliklerimizi uzaktan da olsa..

Yıl 1993, hazırlık okulundayım ODTÜ’de.. İlk bahar şenliğimi yaşayacağım pek bir heyecanlı, pek bir mesudum.. Bir çok şehir efsanesi dinlemişim sinyor öğrencilerden, mezun arkadaşlardan. Gelmiş Mayıs ayı çiçekli bahar dalları ile. Yetmemiş gelmiş Mayıs ayı, bir sene önce kalkıp gittiği yağmurlarla.. İlk gün: Sahne: Bendeniz ve ekürim şenlik meydanındayız sabahtan dersleri asmış; ama kahvelerimizi içip, marmelatlı keklerimiz yemiş bir halde. Bir sürü stand var; yiyecek-içecek ağırlıklı, kitap, kaset falan.. (O zaman nerde CD’ler, nerede DivX’ler?) “Treasure Hunt” oyunu için millet bir standda sıraya girmiş, numara alıp kayıt olmaya çalışıyor. 3 günlük şenlik süresince ellerinde ufak ip uçları bulunan A4’lerle kampüste koşturarak, kayıt sırasında herkesten toplanarak bir minik hazine sandığına konulan parayı bulmak için çabalayacaklar. Bir de ayrı bir grup var. Onlar da ellerinde minik su tabancaları gelen geçeni ıslatıyorlar. Konserler sakin, daha çok yerel gruplar var. Hava mı? Her Mayıs’ta olduğu gibi gök gürültülü ve sağnak yağışlı:) Benimse değmeyin keyfime. Boru değil, ilk şenliğim benim. Yağmur da olsa, çamur da ben göğsümü gere gere kampüste dolaşıyorum; standlardan kurabiye, gözleme alıyorum; yerel kıyafetleri ile dans eden Afrika’lı öğrencileri seyrediyorum, yanımdan koşturup giden ter içinde kalmış hazine avcılarına gülümsüyorum, su tabancalarının atış menzilinde kaldığımda ıslanıyorum, eküri ile şakalaşıyorum, konser verenleri heyecan içinde izliyorum, derleri asmaya devam ediyorum… En güzel yılımdı, en güzel bahar şenliğimdi..

Yıl 1995. Sosyoloji II. sınıftayım. Üçüncü bahar şenliğimi yaşayacağım, ama artık o kadar heyecanlı, o kadar mutlu değilim. Artık ben anlatıyorum alt sınıftaki junyor’lara efsaneleri şenlikler hakkında.. Yine gelmiş Mayıs ayı çiçekli bahar dalları ile. Yetmemiş yine gelmiş Mayıs ayı, bir sene önce kalkıp gittiği yağmurlarla.. İlk gün: Sahne: Bendeniz ve ekürim şenlik meydanındayız, ama öğlen saatlerinde sadece bir bakmaya uğruyoruz artık. Var mı bir değişiklik babında.. Artık sabah dersleri asamıyorum, çünkü neredeyse ODTÜ kapısına gittim geldim, fena bir hikayeydi sormayın, ders falan çalışıyorum o yıl kütüphanede. ODTÜ Kütüphanesinin yolunu II. yılın II. yarısı öğrenmişim.. Tarihe geçmiş olabilirm, emin değilim:) Neyse standlara yine göz gezdiriyoruz. Yiyecek, içeçekler açısından biraz daha gelişmeler söz konusu, çeşit fazlalaşmış, ayrıca içeçek olarak bira bile satılıyor.. Kasetlerin yerini CD’ler almış, ODTÜ t-shirtleri ve hatta ODTÜ yüzükleri satılmaya başlanmış. “Treasure Hunt” oyunu için millet yine sırada.. Standlarda bir farklılık daha var: Su Tabancaları da satılıyor, ama o da ne? Geniş su hazneli, uzun püskürtme hortumlu dev su tabancaları.. Tabanca hafif kalır, “Pompalı Su Tüfekleri”..  Konserlere az biraz hareket gelmiş, sayısı artmış,hala yerel gruplar var ama popüler sanatçılar da geliyor artık: Yeni Türkü, Teoman, Şebnem Ferah.. Hava mı? Her Mayıs’ta olduğu gibi yine gök gürültülü ve yine sağnak yağışlı:) Bense artık o kadar da keyifli değilim.. Bir kere çok ıslanıyorum.. Pompalılar harbiden sıkı aslatıyor adamı.. Menzil falan hikaye.. Kampüste dolanmıyorum artık, kütüphanedeyim. Standlardan yiyecek ve bira olayına bulaşmıyorum, zira rejimdeyim..Konserleri seyretmeye gayret ediyorum, Teoman ve Şebnem Ferah’ı seviyorum çok çok…En yoğun yılımdı, en tatsız bahar şenliklerimin başlangıcıydı..

Yıl 1997. ODTÜ’den mezun olacağım, son yılım. Bahar şenliklerinin tarihlerini bile takip etmiyorum, konserlere de gitmiyorum artık.. Zaten hep yağmur yağıyor, ıslanıyorum. Islanmayı sevmiyorum.. Standların yeri taşındı, artık tenis kortlarının oradaki yolun üzerindeler. Yiyecek ve içecekler abartı ötesine geçti: Köfteler ve ızgaraların dumanlarının arasında boğulmadan bir uçtan diğerine geçebilmek zorlaşıyor git gide.. CD, kitap gibi dünyevi gerçekler yerini araba standlarına bırakmış durumda! (Vallahi şaka değil. Bilkent’de görmüştük ve de “yuh” demiştik. Ama bir derece anlaşılabilirdi, çünkü orası Bilkent’ti..Ama ya ODTÜ?) Ford Otosan standında gıcırından bir otomobil, çevresinde bir sürü genç yuppi.. Değişmeyen tek şey yağmur..

Nereden nereye? ODTÜ 15. Bahar Şenlikleri bugün başlıyor. Haberiniz olsun: Hüsnü Şenlendirici, Yeni Türkü, Sertap Erener ve Demir Demirkan var her akşam saat 20:30’da sırasıyla. Çankaya Üniversitesi ise yarın başlatıyor şenliklerini: Seksen dört ve Sertap var yine.. Bilkent’de ise 3 Mayıs’ta Yüksek Sadakat ve Duman, 4 Mayıs’ta Gülşen ve Bengü, son olarak da 5 Mayıs’ta Radyo Bilkent Partisi olacakmış.. Ben bu yıl Bilkent’den Miss Bilkent yarışması bekliyorum, duyururum:)

Bir de özlü bir deyiş buldum, pek beğendim, hemen paylaşmak istedim: “There aint no good guys/There aint no bad guys/There’s only you and me and we just disagree…” Dave Mason

Çiçekler, Böcekler, Bahçeler..

Gözlerimi alamadım çiçek serasına girince Cumartesi günü öğlen saatlerinde. Kan kırmızısından begonya aldım ve afilli bir saksıya ektim. Saksımı da salonumda orta sehpamın üzerine yerleştirdim. Pek güzel duruyor. Bu işlem sırasında ise kendime defalarca telkinde bulundum “Lütfen Dilara, bakabilmeyi becer şu güzelliğe ve sakın öldürme, soldurma onu” diye. Bilmiyorum daha önce bahsetmiş miydim, ama evde çiçek bakma konusunda bir özrüm var benim. Hevesle alır annecim her geldiğinde, binbir sözler verdirir bana ama yine de bakmayı beceremem. Aslen beceremem değil de, düpedüz bakmam, ilgilenmem. * Kendime Not: (En Kocamanından) Sadece su vermekle yaşamadıklarını bu canlıların herhalde bu kadar zaiyattan sonra anlamışımdır!! Değil mi Dilara?? ANLADIM. HEM DE PEK KESİN OLARAK!

Cumartesi günü Tolu&Ayşegül Sultan, Atatürk Orman Çiftliği’nin yolunu tuttuk. Amacımız; benim bahçeme bir miktar çiçek almaktı, ama bu arada kızlar da kendi balkonlarına bir kaç adet çiçek almayı ihmal etmediler tabi. Atatürk Orman Çiftliği’ne gitmeyeli yıllar olmuştur herhalde..! (Böyle demem enteresan gelebilir, zira evden AOÇ yaklaşık 15 dakika araba ile. Ama işim düşmez ise benim, pek kımıldamam Ankara içerisinde biliyorsunuz:) En son işim düştüğünde de bir eğlence çıkışı canımız köfte çekmişti de AOÇ ekmek arası köfte ve AOÇ ayranı ile karnımızı doyurmuştuk. Eh, benim oldukça uzun bir zamandır eğlence mekanlarına gitmediğim düşünülürse bayağı olmuş demem yalan olmaz!) Seralarda çiçekler seçtik ve ben 2 yediveren gül fidesi, 2 sarmaşık fidesi, bir miktar yukarıdaki fotoğraflarda görülen menekşelerden, biraz renkli başka çiçeklerden de alarak eve ulaştım mutlu mutlu. Bu arada seralardan bir tanesinin kenarında da bayıldığım “Mor Salkım”ları görüp, bakalım-yapabilirsem diye Mor Salkım fidesi de aldım bahçeye!! Hadi hayırlısı:)

Bahçe ve balkonlara çiçeklerimizi, fidelerimizi seçtik seçmesine de AOÇ’ye kadar gelip karnımızı doyurmadan, ve hatta meşhur dondurmasından yemeden dönmek olmaz diyerekten hareketle AOÇ Dondurmamızı da afiyetle yedikten sonra evlerin yolunu tuttuk:)

Eve döndükten sonra hemen yerleri belli olup, ayrılmış olan güllerimi ektim bahçeye. Diğer çiçekler henüz ekilmeyi bekler durumdalar başka kapların içerisinde. Çünkü bahçem tam olarak çimlenmiş değil, toprağa basıp zarar vermek istemedim. Haftaya annişim gelecek kısmetse, onunla da bahçe için düşündüğüm döşeme ve masa-sandalye işini halletmeyi umuyorum:))

Eh, bu kadar keyifli bir Cumartesinin ardından Pazar gün sade ve evde geçti. Yeni bir film seyrettim, eğlenceliydi.. Güldüğüm çok çok sahnesi oldu, ama bu böceklerle ilgili kısa bir sahneye daha çok güldüm:)) Bir zamanlar Microcosmos belgeseli vardı, bilirsiniz belki. Orada da değişik türde canlıların göçleri, günlük hayatları, çiftleşmeleri vs. anlatılıyordu. Orada da bu böceklerin “ana besin maddelerini” (yani oksitlendirilmiş, sindirilmiş besin maddelerini:)) bir yerden bir yere taşımak için nasıl çaba sarf ettiklerini, nasıl uğraştıklarını görmüş; hayretler içinde kalmıştım. Hem takdir edilesi, hem de inanılmaz komik bir sahneydi:)) Buz Devri’nin 2.sinde de buzullar eriyince hayvanlar göç etmek zorunda kalıyorlar. Sahne şöyle: Bizim bu aile önde baba, arkada anne ve çocuklar olmak üzere göç yolundalar diğer hayvanların arasında. Baba oflaya puflaya kocaman “ana besin maddesini” itekliyor. Bir taraftan da anneye “Why should we carry this shit everytime together with us?” diyor.. Anne de “You know honey, because it’s inherited from my grandfather”…

Sizi bilmem, ama ben çok güldüm:)

Bahçemde Güller…

Hafta sonu güzeldi, ılıktı; hatta yer yer sıcaktı.. Güneşli ve misler gibi kokuyordu.. Ağaçlar yeşillenmiş, dallar budanıyor; konu komşu, ahali bahçesiyle uğraşıyordu.. Biz de tabi..!

Geçen yıl yan komşumla karar vermiştik, bahçemize bakıp çimenlerin arasına önce çiçekler, sonra da bahçe masası ve sandalyeleri serpiştirecektik. Aslen bir kısım tarafta başarılı da olmuştuk; amma tüm yan bahçeyi yeşillendirmeyi başaramamıştık:(( Bu defa erken başladık: Dün, birkaç gün önce iyice çapalanarak havalandırılan toprağımıza çim tohumları ekip, iyice suladık. Çiçek ve eşi kendi tarafları için çiçekler de almışlar, onları ektiler. Bense bahçenin çimlenmesini bekleyeceğim. Ben bahçeme GÜL dikmek istiyorum çünkü..

Gül, klasik kaçacak biliyorum, ama benim en sevdiğim ve narin, zarif bulduğum çiçeklerden biridir. Yetiştirmesi kolay değildir; ama değer. Rahmetli dedem bundan 15 yıl önce benim yaşadığım evde yaşarken yan ve arka bahçeyi misler gibi yapmıştı, hatırlıyorum hala.. Duvar diplerinde zambaklar, sümbüller, menekşeler, ortancalar vardı. Bahçenin ortasında muhtelif bölgelerde ise minicik birer ağaç modunda olan rengarenk güller; Kırmızı, pembe, beyaz.. O zamanlar her sabah erkenden kalkıp, akşam yemek saatine kadar bahçe ile oyalanırdı rahmetli dedem. O kadar emek verdiği için de, bahçemiz civardaki en yeşil, en canlı ve en bereketli bahçeydi.. Benimki o kadar olamayacak; çünkü arka bahçeye el atamıyoruz.. Ama, yan bahçemi mükemmel yapacağım. Toprakla uğraşmak insanı nasıl dinlendiriyor iyi biliririm. Ayrıca bu yaz bahçemde daha fazla dostumu, arkadaşımı ağırlamak istiyorum.. Anlayacağınız dün “start” verilmiş oldu:))

Artık Cumartesi ve Pazar OR-AN Koşu Yolu’nda sabah saatlerimizi geçirmek bir alışkanlık oldu bize. Dün dolu dolu tam 6. haftayı geride bıraktık. Artık 6 km.lik parkur göz açıp kapayıncaya kadar bitiveriyor. Ve artık, eskiden tüm parkuru yürüyerek geçiyorken şimdilerde koşarak bitirmeye başladık. Cumartesi sandviç, Pazar günü ise ballı-kaymaklı-cevizli kahvaltımız da üzerine pek güzel oldu. Hafta içi kahvaltı edemediğim için, hem fena hem mükemmel oluyor bu kahvaltılar:)) Geçenlerde de bahsetmiştim Çardak-Cennet Bahçesi diye bir mekan keşfimiz vardı İncek’de.. O kadar merak eden olunca telefonunu vereyim diyorum, çünkü hafta sonları rezervasyonsuz gidilmiyor.. (Çardak Cennet Bahçesi: İncek Köyü Çıkışı, Otobana Gelmeden 800 m. Önce Sağda. Tel: 460 13 04- 460 23 15)

Spordu, kahvaltıydı, bahçeydi derken- bilmem dikkatinizi çekiyormu, ama bu aralar hiç ödevden falan bahis etmiyorum:((- güzel bir filmle noktaladım ben bu hafta sonunu: V For Vendetta.. Beni çok etkiledi film, tüylerim diken diken izledim. Güzeller güzeli Nathalie Portman‘a bayıldım. Ayrıca en büyük takdiri yüzünü hiç görmediğiniz ama inanılmaz bir teatral yeteneği ve sesi olan Hugo Weaving‘e vereceğinizden emin olduğum bir film. (Matrix’deki kötü ajanı oynayan bu adamın hakkını vermek lazım. Zaten aslen çok iyi bir tiyatrocuymuş.)

Mutlu ve sıcacık bir hafta diliyorum.. Buradan hemen Zeynep‘e uğrayayın derim. (Önce davranıp, oraya gitmediyseniz:)) Zira yeni döndü Roma’dan.. Sabırsızlanıyorum fotoğraflarını görmek, yaşadıklarını okumak için!

1 Haber 1 Diana Krall

Dün iş çıkışı Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri ve Siemens arasında imzalanan “Akademik Geliştirme Anlaşması“na ilişkin protokolün canlı tanıkları olmak adına Sheraton Hotel’deki toplantıya katıldık. Bu yeni işbirliği ile artık sadece Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde kullanılacak olan SOMATOM Definition Bilgisayarlı Tomografi Cihazı ile kalp ve kalp damarlarının katater anjiyografi yapmadan görüntülenmesi sağlanmış olacak.. Özellikle kalp damarlarına stent konulmuş hastaların stentlerinin içinin tıkanıp tıkanmadığı, müdahaleye gerek olup olmadığı konusunda rahat karar verilebilecek. Yani anjiyo işlemi tarihe karışacak sayın dostlar!! Tomografi çektirir gibi alete girip tarama yapmasını beklemek yetecek! Süper bir haber..

Toplantı sonrası çıkan ateşim beni mahvetti.. Eve geçtim ve bir ateş düşürücü aldım. Sonra da geçen gün Amazon’dan sipariş edip gelmesini 4 gözle beklediğim Diana Krall: Live in Paris Konser DVD’sini seyrettim. Şimdi öncelikle hastayım.. Üstüne üstlük ateşim tavana vurmuş.. Halsizim.. (Ama bir taraftan mutluyum: Tomografi sonucum normal çıktı:)) Yani baş ağrılarımın nedeni Migrenden başka birşey değilmiş. Annemde de vardı, tanışıyoruz zaten kendisiyle ezelden beridir.!) Elime bir fincan yasemin çayımı aldım ve DVD’yi koyup, play tuşuna bastım.. İşte sonraki 1,5 saat kendimden geçmiş, gevşemiş, keyiflenmiş bir halde başka bir dünyada; Paris’te Olimpia Konser Salonu’nda tüm o seyircilerin arasında rüya gibi bir gece yaşadım. Ne kadar romantik ve hoş bir kadın Bu Diana Krall. Ne kadar buğulu bir sesi, piyanosunu adeta dillendiren ne kadar ince uzun parmakları var.. Ne hoş bir grubu ve ne güzel şarkıları var seslendirdiği. Hele o “Cry Me a River” ve “Look of Love” yok mu??

The look of love is in your eyes/ A look your smile can’t disguise/ The look of love is saying so much more than just words could ever say/ And what my heart has heard, Well it takes my breath away/ I can hardly wait to hold you, feel my arms around you/ How long I have waited/ Waited just to love you, now that I have found you/ You’ve got then/ Look of love, it’s on your face/A look that time can’y erase/ Be mine tonight, let this be just the start of so many nights like this/ Let’s take a lover’s vow and then seal it with a kiss/ I can hardly wait to hold you, feel my arms around you/ How long I have waited/ Waited just to love you, now that I have found you/ DON’T EVER GO.