Güzel Şeyler Konulu Yazılar

Minnesota Macerası II. Sene Başlıyor!!

Olacak mı acaba, sanki oluyor gibi, yoksa yoksa, işte sonunda oldu! söylemleri ardından hatırlayanlar bilir, ben -bence- hayatımın en etkili ve yön verici macerasına atılmıştım 1 yıl önce bu zamanlarda… Şimdi o tarihteki post’a bakınca pek değişiklik yokmuş gibi geldi hislerimde: Zihnim hala karışık -nedendir bilinmez??, halen hazır ve nazır bir valiz yok elde -as usual!!, vs.. Ancak, bu yıl kenarda köşede ütülenmiş valize girmeyi bekleyen eşyalar da yok! Bir de geçen yıldan farklı olarak bu yıl giderken geride bıraktığım bir sevgilim yok:)) (Dönüşte ayrılmıştık zaten, bu durumda Torsten’ı saymazsak kimse girmemiş hayatıma 1 yıldır..ciyakk:))

Bu yıl geçen yıldan farklı olacak benim için bir sürü sebepten. Hem kalacağımız yer, hem dersleri göreceğimiz bina, hem de katılımcı sayısı olarak değişiklik gösterdi herşey zira tam da son dakikada! Örneğin geçen yıl Kampüste West Bank tarafındaydık, bu yıl East Bank’de olacağız. Dolayısıyla kalacağımız yer burası oldu, dersleri de artık Carlson School of Management içinde değil, School of Public Health bünyesindeki Mayo Building’de alacağız. Geçen yıl toplamda 17 kişiydik, bu yıl anca 10’umuz devam ediyoruz! Ne olursa olsun Minnesota Üniversiteli olmak bu yıl da hoşuma gidecek, onu biliyorum:)

Evet, yarın sabah saat 04:00’de Esenboğa Havaalanı’nda kocaman bir valiz çekeleyerek bu seneki maceramızın II. bölümüne resmen başlıyor olacağım. Önce İstanbul, sonra Chicago.. Oradan Minneapolis, Minnesota. 22 Temmuz tarihinde programımı bitirip, ta 29 Temmuz tarihine kadar yanlarında kalacağım dostlarımın yanına uçacağım yeniden.. Sağolsunlar 3 yıldır her dönüş öncesi mutlaka yanlarında misafir ediyorlar beni.. (İlk Amerika seyahatimi 3 yıl önce Chicago’daki bir kongre için yapmış; dönüşte yine dostlarımda konaklamıştım:) Bu defa sadece misafirlik etmeyeceğim, aynı zamanda International öğrencilerin ilk 2 yıl boyunca yapmaları zorunlu tutulan mini-residency işini gerçekleştirmek üzere New York Presbyterian Hastanesi‘nde fikir alış-verişinde bulunacağım:) Yine hatırlayanlar olabilir, geçtiğimiz yıl mini-residency işini Minnesota’da Abbott Northwestern Hospital‘da yapmıştım. (Bu arada mini-residency yapma sebebimiz, Amerikan hastane ve sağlık sistemleri hakkında bilgi sahibi olmak, Amerikan hastanelerindeki uygulamaları yerinde görmek, vs..) Kısmet olur da gelecek ve -inşallah- son yılı görebilirsem, sadece derslere girip döneceğim.

İşte böyle sevgili dostlarım. Elimden geldiğince JTB’den sizinle olmaya devam edeceğim. Hatta Cuma Hikayesi, LeZZet/Keyif Durağı post’u bile yollayacağım:)) Görüşmek üzere, hepinize güzel bir Temmuz ayı diliyorum şimdiden. Kendinize dikkat edin, üşütmeyin, güneşte fazla kalıp yanmayın, denizde açılıp boğulayım demeyin:) Birbirinize kızıp küsmeyin; annenizi, sevdiğinizi üzmeyin:) Geldiğimde hepinizi tam bulmak istiyorum, fire verenin bir de ben canına okurum..

Aslan Sütü, Kahve Falı!

 

Rakınızı nasıl alırdınız acaba? Bir duble, 3 duble? Vallaha bir dubleden de keyif alınabilir pek tabi.. Ama benim gibi “ihtiyacım var” modundaysanız sizi bir 20’lik anca paklar! Hele de tüm Cumartesinizi evde sunum hazırlayarak geçirmişseniz, hala yapacak 1 ton şeyiniz, hazırlığınız olduğunu düşünüyorsanız, biletinizi bile gidip almamışsanız, panik panik üstüne bir durumdaysanız yani; kesinlikle 2. dubleden sonra sinirleriniz gevşemeye, kan damarlarınızda daha sakin dolaşmaya, kalbiniz daha az hızlı atmaya başlar.. Yüzünüze stresiniz ve gerginliğinizin yerleştirdiği sert ifade kaybolmaya başlar; rahatlamış ve daha az umursar bir ifade ile, oturmak yerine yerinizde hafif kaykılmış, ayaklarınızı ileri doğru uzatmış bir vaziyette yancağızınızdan yayılan mangal kokuları ile dans eder halde bulursunuz kendiniz..

Bu aralar hafta sonu deyince aklımıza mangal, mangal ve et ikilisi düşünüldüğünde ise kesinlikle rakı geliyor! Ayşegül Sultan’la beraber Pazar günümüzün büyük bir kısmını 2 hatun göl başında mangal yapıp, rakı içerek, hayata kadeh kaldırarak ve kahve falları bakarak geçirdik:) Ayşegül falımda Amerika kıtasını gördü, sonra kocaman bir kalp ve bol bol kısmet gördü:)

 

Akrep burcu olmamdan sebep öngörülerim yüksekmiş benim, diyenlerin yalancısıyım. Dolayısıyla son zamanlarda kendimi elimde kahve fincanı içini okumaya çalışarak geçiririken buluyorum sık sık. İnsanlar benden bekliyorlar vallaha fal bakmamaı ciddi ciddi.. “Cık, cık.. Sen bakamazsan biz artık toplayıp eşyaları gidelim şekerim” diyen bile var!! Bu sebeple kendimi sorumlu hissediyorum kahve içilip, fincanlar ters kapanınca:)) Ben de Ayşegül Sultan’a baktım tabi haliyle.. Bir 20’lik rakı üzerine, 2 köfte-3 pirzola, yoğurt-kavun-peynir şenliği sonrası bayağı da iyi baktım bence:)) Ocak ayında hayatında patlama olacak bak söylemedi demeyin:)

Güzel bir hafta diliyorum dostlar size.. Hava güzel olur umarım, işlerimiz yolunda gider.. Sevdiğimiz insanlarla güzel ve eğlenceli sohbetler edebiliriz bu hafta umuyorum ki… Çok güler, göz kenarlarımızdaki -benim o en sevdiğim- kırışıklıklarımıza yenilerini katarız.! Ben elimden geldiğince bu hafta burayı boş bırakmamaya çalışacağım.

Bu arada “Countdown just started” diyebiliriz. Pazar sabahı yolcuyum!Geçen yıl da aynı hislerle bunları yazmışım! Flasback yapalım:)

Bir 10 Yıl Daha Güzelliklerle…

 

Ambassadore Otel saat 20:00, 24 Haziran 2006, günlerden Cuma.. Canım arkadaşım Ayşegül’üm Sultan’ımın Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttüğü IQ Uluslararası Kalite, Danışmanlık ve Organizasyon Şirketi‘nin 10. kuruluş yılı dolaysısyla düzenlenen gecedeyiz hep beraber. (Geçtiğimiz yıl da beraberdik..) Benim gecede bulunuşum Ayşegül’ün arkadaşı olmamdan değil, çalıştıkları kurumlardan birini temsil etmem nedeniyleydi. 10 yıllık kuruluş hikayesini değişik dostların ağzından dinledik gecede.. Bol bol müzik vardı, alkış vardı, dans vardı.. Eski ve sevilen dostlarla (benim bile) birarada olmak çok iyi geldi.

 

Kurucusu olan ve Genel Müdürlük görevini yürüten Sn. Mücella Tokatlıoğlu, o gece kendisiyle bu uzun yolda yürüyen tüm çalışma arkadaşlarına birer plaket verdi. Umuyorum ki bir 10 yıl daha beraber çalışırlar böyle uyumlu bir biçimde. Bir şekilde artık beraber çalışmaya devam etmesek de, Ayşegül Sultan’la arkadaşlığımız da böyle uzun yıllar sürer umarım.

“Çünkü sen bana iyi geliyorsun dostum.. Nefes alabiliyorum yanında, bir sürü şeyden boğulduğum zamanlarda.. Dostluğuna, doğru sözlülüğüne, dürüstlüğüne ve ince düşünmene layık insanlar olsun yanında..”

Happy Birthday IQ…

Serin Bir Hafta sonundan…

 

Özledim JTB’yi..

Yok yok, burası benim sığınağım. Burada olmazsam rahata eremiyorum ben. Hoş şimdi, sığınak denen yer genelde çok kişinin bilmemesi tercih edilen, kendimizi dışarıdan gelebilecek ya da gelmiş bulunan her türlü olumsuzluk ya da korkutucu, can sıkıcı olaya karşı isole ettiğimiz ya da sadece kafa dinlediğimiz bir yerdir ama.. Benim sığınağımı herkesler biliyor, o ayrı:))

Geçtiğimiz hafta sığınağıma kaçma fırsatı pek bulamadım.. Buna çok ihtiyaç hissettim ama, olmadı. Önemli bir hafta geçirdik iş yerinde. Akşamları da çoğu zaman geç saatte evde oldum. Hatta MIA bile akşam yemeklerini geç bir satte yemek zorunda kaldı bundan sebep. (Küstü bile bana 1-2 gün bu yüzden yaramaz böcüm benim..)

Cumartesi günü saat 15:30 itibariyle ise herşey duruluverdi.. Sanki dalgalı, fırtınalı bir havada yelkenliyle boğuşup boğuşup, bir anda güneşi bulutların ardından gördüğün ve denizin sakinleşerek huzurlu bir uykuya dalması gibi oldu.. Sakinleştim ben de.. Evime gittim, evimin keyfini çıkardım. Yaramazımla boğuştum. Günlerdir ucundan sonunu anca yakalayabildiğim Fransa Açık Tenis Turnuvası Bayanlar Final Maçı‘nı izledim.. (Favorim aldı: Justine Henin-Hardenne) Sonra Ayşegül Sultan’la benim bahçede güveç-salata-rakı üçlemesi yaptık. (Ayşegül Sultan’ı rakıdan hariç tutun, araba kullanıyorum diye 1 kadeh bile içiremedim..) Üzerine bir de film izledim: The Eyes of Laura Mars!!!

Pazar günü danışmanlarımızdan Helen ile buluşacaktım öğle yemeği için. İlk geldiği gün onu götürdüğüm Schnitzel Restoran’a gittik yine, çok beğenmişti.. Ona yıllar önce Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir antikacıyı talan ederken bulduğum, üzerinde 1907 tarihi olan eski İstanbul kartpostallarımdan birini çerçeveleterek hediye ettim. Galata Köprüsü’nün ve arka fonda Sultanahmet Cami’inin yer aldığı bir kartpostaldı.. Sonra Selam’ın geçmiş doğum günü için ona hediye seçtim, biraz alış-veriş yaptım ve yaklaşık 1 kg. gelen gazetelerim ile eve dönerek tüm serin Pazar’ımı evde geçirdim.. TV’den uzak bir Pazardı, daha çok müzik dinledim; Patricia’nın bu albümü ve çok sevgili Dany’ciğimin şu albümünü.. Dinlendim sanırım..

Artık enerjik olmam lazım.. Bu hafta JTB’yi ihmal etmemem ve gece geç saatte bitirip uykuya dalmamdan sebep geçtiğimiz Cuma gününe yetiştiremediğim Cuma Hikayesi’ni paylaşmam lazım:) Biraz yediklerime dikkat etmem ve spor da yapmam lazım tabi.. (Her ne kadar geçtiğimiz hafta 2 kilo vermiş de olsam!) Sonra ödevlerden birini Minnesota’ya göndermem, bu yılki kayıt formunu yollamam, uçak biletimi ayırtmam, sonraki ödeve başlamam lazım!! Cumartesi günü danışmanlarımızla birlikte yaptığımız aksiyon planları için çalışma programı yapmam lazım.. Canımın içi Aydın’a upuzun bir mail yazmam, annemi aramam lazım! Hafta sonu için aklımın bir köşesindeki planın uygulanabilirliği açısından biraz araştırma yapmam lazım!

E bu kadar şeyin üzerine “Benim kızgın kumlardan Serin sulara atlamam lazım”!!!! :)))

Hayat Güzeldir Dostlar!

Şu “hayat” denen tek bir kelime ne kadar çok şey ifade ediyor insanlara. Oysaki 5 haften oluşan bu basit kelime; nasıl da göründüğünden daha derin, daha geniş, hatta sonsuz bir anlam içeriyor. Kimi için 35, kimi için 45, kimi içinse 70 yılın toplamı bu “hayat” denen kelime tek başına! Şaka gibi değil mi? Bazen nasıl oluyorda saatlerce konuşup anlatmak istediğimizi anlatamamamıza rağmen, sadece “İşte Hayat!” dediğimizde herkesler ne kadar çok şey anlamış gibi davranıyor ve ne kadar derin iç çekiyor şaşıp kalıyorum..

Hep dediğim bir şey var, sevdiğim: “Hayat Güzeldir!”.. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın güzeldir.. Eskilerde de “Gelecek Güzel Günlere İnanıyorum Ben” derdim!  Ve de “Herşey Çok Güzel Olacak!”… Şimdilerde ise artık kendimle özdeşleştirdiğim “Bir Hayatın Var, Yaşa Gitsin!” cümlesi var… Cümlelerin içerisindeki kelimeler değişmiş yıllar içinde, ama anlamları hep aynı kapıya çıkıyor. Hep güzellik istiyoruz yaşadıkça.. Ve bir tek hayatımız olduğunu biliyoruz yaşayabileceğimiz; dolayısıyla da “ertelememek lazım hiç birşeyi” diyoruz. İnanç var ayrıca söylemlerimiz içinde. İnanmak istiyoruz, farkında olduğumuz bir tek hayatımızı güzel yaşamamız gerekliliğine! Ve bunu başarabilmek için de sesli sesli tekrarlıyoruz çokça. Eğer dillendirip, yüksek sesle söylersek, biliyoruz ki o kadar çok duyacak ve inanacağız duyduklarımıza. Çünkü nedense iç sesimizden çok bazen, dışarıdan gelen seslere karşı daha duyarlıyız.. Nedense “bir başkası” söylerse daha da anlamlı oluyor düşündüklerimiz, ya da daha kabul görüyor tarafımızdan o her neyse eğer; onun olabilirliği, gerçekleşebilirliği daha bir baskın çıkıyor diğerine..

En sevdiğim filmlerden birinin adıdır “Hayat Güzeldir“. Hep herkeslere ve dahi kendime en çok tekrarladığım 2 kelimedir.. En çok inandığım, kendimi sıkıntılı hissettiğim her an sarıldığım 2 can simidi kelimedir.. Bir tane hayatımız var, kanlı canlı yaşayabileceğimiz. Bu 2 kelime öyle derin ki, öyle sağlam ve anlamlı ki.. Söylemiş olmak için değil, hissederek, bir parçamızmışçasına sahiplenerek söyleyelim, HAYAT GÜZELDİR diyelim ve bunun ardını doldurmak için her gün elimizde ne var diye bakalım. Hayatın güzel olduğunu biliyor ve inanıyorum. Ama herkeslerin ona katacağı bir şey, ona ekleyeceği bir güzellik olmadığı sürece; bu iki kelimenin içi günbegün dolmadıkça ne anlamı var ki çıkıp ta “Hayat Güzeldir” demenin?

Böyle güzel çocuklar geliyor bu “hayata”.. Onlar henüz yolun başındalar, pek bir şeylerden haberleri yok gibi. İleride, zaman geçtikçe “hayat” onlar için anlam kazanmaya başlayacak. Nasıl?.. Ailesinin bu hayata onun için kattığı güzel şeylerle.. Benim, Ayşe’nin, Mehmet’in değişik şekilde, değişik yerlerden eklediği envaye çeşit, renkli, ama turuncusu, pembesi, mavisi bol şeylerle.. O da bir gün çıkıp “Hayat Güzeldir Be!” dediğinde, şimdikinden farklı olmalı ama. Değil mi?