Güzel Şeyler Konulu Yazılar

İyiden Mükemmele..

Nam-ı diğer Good To Great‘i okuyorum bu aralar, sağır sultan bile biliyor artık… Bu ayki MHA ödevim İnsan Kaynakları üzerine olacak. Bu kitabı okuyup, kendi kurumum için Good-To Great stratejilerini kullanarak bir plan oluşturmam bekleniyor. Kitap fiilen 1,5 aydır elimin altında da, ben anca bu hafta başından beri her gece 20-25 sayfa okumaya zorlamaya başladım kendimi. Yarısına geldim, hafta sonu bitiririm diye düşünmekteyim. Kitap benim oldukça hoşuma gitti. Edinebilenler ve bu konuya ilgi duyanlar okusun derim ben. (Adil baba‘ya selam ederim, o bu aralar audio book’lara takık vaziyette. 2 günde bir kitap bitiriyor vallaha:))

Güzel bir cümle ile başlıyor kitap: “İyi, mükemmelin düşmanıdır.! ” (Good is the enemy of great.) İyiden mükemmele bir şekilde ulaşmış ve orada kalmayı başarabilmiş 11 farklı sektörden vakayı incelemişler kitapta. Yaklaşık 5 yıllık bir periyotta ve büyük bir araştırma takımı ile. Bu “iyiden mükemmele” ulaşmış kurumların karşılarına da “karşılaştırma” yapabilecekleri 11 kurum daha koymuşlar.  (Aynı endüstriden, aynı fırsatlara ve kaynaklara sahip; fakat iyiden mükemmele ulaşmayı başaramamış kurumları.) Birde Unsustained (Ben “tutunamamış” diyorum)  6 kurum daha var kitapta incelenen. Yani, mükemmelliğe ulaşmış, ama orada kalmayı başaramamış olanlar.

Kitapta iyiden mükemmele giden tüm bu kurumlarda görülen ortak özellikleri toparlamış; ayrıntıları ve diğerleri ile karşılaştırmalarını yaparak anlatmışlar. Bu kurumların 20 yıllık bir zaman dilimindeki incelemeleri içerisinde enteresan şeyler var paylaşmak istediğim:

* İyiden mükemmele taşınan kurumların 11’de 10 tanesinin CEO’su organizasyonun içinden yetişmiş, gelmiş. Kıyaslanan kurumlardaki CEO’lar ise normalden 6 kat daha fazla değişmiş 20 yıl içerisinde..

* İyiden mükemmele giden kurumlar mükemmel olmak için öncelikli olarak “ne” yapılması gerektiğine değil; “ne yapılmaması” ve gerektiğinde “nerede durulacağının bilinmesi” üzerine eşit olarak odaklanmışlar.

* İyiden mükemmele giden kurumların hamle yaptıkları noktadan mükemmele yapılanmalarına giden süreçte 3 aşama belirlenmiş: İnsanların disipline edilme süreci, fikirlerin disipline edilme süreci ve son olarak hareketin, çalışma şeklinin disipline edilmesi. (Ben ilk aşamadaki 2 önemli bölümü bitirdim şu ana kadar.)

* İlk aşamada 2 önemli kavram var: “Level 5 Leadership” (5. seviye liderlik) ve “Firts who.. Then What” (Önce kim, sonra ne?)

* İyiden mükemmele ulaşmış kurumların hepsinde rastlanan 5. seviye liderlik denen şeyin özündeki nokta; bu seviyedeki liderlerin (CEO’ların tümünün) oldukça alçakgönüllü, sakin, neredeyse çekingen veya utangaç, ama bir o kadar da irade sahibi, vizyon sahibi olmaları yatıyormuş. Bu seviyedeki liderler, kendi ünlerine ve başarılarına odaklanılmasından çok, kurumlarına ilgi çekilmesinden yanalar. “Ben” değil,  her başarıyla altından kalkılan proje ile ilgili soru sorulduğunda “biz”kullanan kişiler. Karşılaştırma yapılan kurumların CEO’larındaki ortak özellikler ise hırslı olmaları, öncelikle kendi çıkarları ve ünlerinin peşinde olmaları, dergilere-gazetelere, ya da show programlarına çıkmaktan hoşlanmalarıymış. Bunlar “biggest dog” sendromun sahip kişiler olarak adlandırlımış. Yani klübedeki diğer köpekleri, en büyük köpek kendi kaldığı sürece umursamıyorlarmış:))

Buna güzel bir örnek var kitapta: Tutunamamış kurumlardan biri olarak gösterilen Rubbermaid‘in CEO’su olan Stanley Gault ile 80’lerde yapılan bir söyleşi bulunmuş. Bu söyleşide Gault 44 defa “ben” derken, yalnızca 16 defa “biz” demiş:))

Başka bir örnek biraz buruk bir vaka: Gilette’in patronu Colmon Mockler 16 yıl mücadele etmiş piyasada rakipleri ile. Bunu ne şekilde yaptığını, Gilette’in hisselerini nerden nereye, hangi güçlüklerin üstesinden gelerek taşıdığını anlatmış Collins. 1991 yılında Forbes Magazin’de kapakta; bir dağın zirvesinde, elinde başının üzerinde tuttuğu kocaman bir jilet ile karikatirüze edilmiş. Dağın eteklerinde ise altettiği firmalar ve onların CEO’ları çizilmiş ufak olaraktan.. Bir nevi Conan şeklinde resmedilmiş Mockler. Bu dergiyi gördükten yaklaşık 15 dakika sonra odasında kalp krizi geçirip ölmüş! Tevazuya aşık bir insan için kaldırılamayacak bir durum!

* “Önce kim.. Sonra ne” kavramında ise iyiden mükemmele ulaşmış kurumların liderlerinin otobüse önce “doğru” (right) kişileri alıp, “yanlış” (wrong)  kişileri otobüsten indirdikleri ve bu doğru insanları da doğru yerlere oturttuklarını; daha sonra ise “nereye” (where) gidileceğine karar verdikleri ifade edilmiş. Eskiden beridir söylenen “İnsanlar (İnsan kaynağı ya da) en önemli varlığınızdır” (People are  your most important assest) sözünün artık değiştini ifade etmiş bu liderler. Yeni söz şu şekilde dostlar: “İnsanlar artık sizin en önemli varlığınız değil. Doğru insanlar en önemli varlığınız.” (People are not your most important asset. The right people are)

Bunun gibi bir sürü çıkarılacak ders, yaşanmış olay ve bir dolu gerçek CEO ve mükemmel organizasyon hikayeleri var kitabın içinde. İlerledikçe yine paylaşmaya çalışacağım..

Son olarak mükemmele ulaşmış, ulaşamamış ve tutunamamış kurumların listesini vererek bugünkü yazımı noktalayayım artık:

Good To Great Companies : Abbot, Circuit City, Fannie Mae, Gilette, Kimberly Clark, Kroger, Nucor, Phillip Morris, Pitney Bowes, Walgreen, Wells Fargo.

** Kitabı bugün evde bırakmıştım, o sebeple diğer kurumların adını hatırlayamadım tam olarak. Pazartesi buraya ekleyeceğim:))

Comparison Companies:Upjohn, Silo, Great Western, Warner- Lmbert, Scott Paper, A&P, Bethlehem Steel, R. J. Reynolds, Adressograph, Eckerd, Bank of America.

Unsustained Companies: Burroughs, Chrysler, Harris, Hasbro, Rubbermaid, Teledyne.

Hacettepe Umut Evi – Hope Lodge

Bugün önemli bir açılıştaydık; Hacettepe Umut Evi‘nin açılışında. Umut Evi için en uygun tanım, kanser hastaları ve yakınları için “evden uzakta bir ev” olur herhalde. 2003 yılında yapımı planlanan ancak büyük çaptaki inşaat masrafları nedeniyle ertelenen, 23 Mart 2005 tarihinde bu maddi zorlukları yardımlarla atlatarak (BNP Paribas Vakfı İsviçre, Uluslararası Kanser Savaş Örgütü – IUCC başta olmak üzere, Koç Vakfı, Roche Müstahzarları, Eczacıbaşı İlaç Grubu, TEB, Filiz Akın – Mavi Bilezik Kampanyasındaki desteğiyle, Hacettepe Onkoloji Enstitüsü, Türk Kanser Araştırma Vakfı, Epsilon Yayınevi ve Migros T.A.Ş) inşaatına başlanan Umut Evi, bugün, 9 Şubat 2006 tarihinden itibaren kanserli hastalara ve yakınlarına ev sahipliği yapmak için hazır durumda.

Hacettepe Umut Evi, Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi’nin yanında, Ankara’nın en eski semtlerinden biri olan Hamamönü’nde, 690 metrekarelik alan üzerine 3 katlı ve asansörlü olarak inşa edilmiş. Hasta ve yakınlarının konaklaması için 10 oda, yemek ve oturma odası, mutfağı, banyosu ve bahçesi bulunmakta. Projeye ayrılan toplam bütçe 800.000 Amerikan Doları’nın üzerinde.

* Yukarıdaki bilgiler, Hacettepe Umut Evi’nin açılışında dağıtılan broşürden alınmıştır. *

Gelelim bu konudaki benim düşüncelerime.. Türkiye’de her yıl 150.000 yeni kanser vakası görüldüğünü söylediler açılış konuşmaları sırasında. Hacettepe Hastaneleri’nde yeni tanı konulan kanserli hasta sayısı ise yıllık 4.000. Kanser hastalığı sadece tıbbi tedavi yöntemleri ve ilaçla üstesinden gelinebilecek bir hastalık değil ne yazık ki.. Bu hastalıkla mücadele eden insanların psikolojik desteğe, morale, ilgi ve sevgiye ihtiyaçları var. Ben, Onkoloji Hastanesi’ne her gidişimde asansörde ya da danışmada karşı karşıya geldiğim yüzü maskeli, saçları dökük, elinde oyuncak ayıları ile dolaşan küçücük çocuklar görüyorum. Hepsinin yanlarında anneleri, babaları, ablaları.. Ağırlıklı olarak Anadolu’dan gelen hastaların tedavi süresince burada olmaları gerekiyor. Akrabaları ya da otele verecek paraları olmayanlar için bu tedaviler işkenceye dönüşüyor. Bu sebeple Umut Evi’ni bir UMUT olarak görüyorum. En azından şimdilik Türkiye’de bir ilk bu ve 10 çocuk, ailesiyle birlikte bu evde ücretsiz kalacak ve tedavileri bizzat burada yapılacak. (Ayrıca, evin içerisinde sürekli bir hemşire bulundurulacakmış)

Dünyanın önde gelen kanser örgütü olan UICC’nin sayfasında Fransa, Tunus ve Kanada’da “Hope Lodge”lar bulunduğu, Ankara’daki Hacettepe Umut Evi’nin ise pilot bir çalışmanın ilk ürünü olduğu yazıyor. Destek vermek için Mavi Bilezik Kampanyasına katılmaya devam edebilirsiniz. Bende halen 9 adet bulunuyor. Bana mail atan ilk 9 kişiye gönderebilirim. Her baktığımda üzerindeki İYİ YAŞA! yazısı bana moral oluyor. (Bu ara morale ihtiyacım var zira: Çakışan 2 ödev teslimi, Finans karmaşası ve iş yüküm arasında sinir krizi geçirme modundayım… )

JTB 1 YAŞINDA!

Bugün en mutllu günlerimden birisi.. Geçen yılbaşında oluşturmayı aklıma koyduğum, ancak 2 Şubat günü gerçekleştirebildiğim weblog sahibi olma isteğimin üzerinden tam 1 yıl geçti. JTB 1 yaşında:) Bu zaman zarfında benim için “günlük”ten öteye geçti burası. Özen gösterdiğim, burada tanıdığım ve tanımaktan mutluluk duyduğum insanlarla bir şeylerimi paylaşabildiğim aynam oldu adeta. Bu 1 yılda eleştirildim, gururlandım, eğlendim, güldüm, anlattım, ağladım, sızlandım, destek oldum, omuz verdim, omuz buldum, ebelendim, kutladım, kutlandım, önerdim, öneri aldım, güzel şeyler, şiirler, alıntılar paylaştım… Burayı seviyorum. Bu seneki amacım; JTB’yi farklı, daha interaktif ve daha vazgeçilmez yapabilmek. Beraberce göreceğiz bakalım neler yapabiliyoruz:))

Peki, geçtiğimiz 1 yılda neler yapmışız? Bir defa bir sürü alıntılar yapmış, şiirler ve kısa hikayeler paylaşmışım o günün anlam ve önemine dair.. (Can Dündar’dan, Pedro Salinas’dan, Nazım Hikmet’ten, Nietzsche’den…)

Bir sürü yolculuk yapmışım.. (Amasra, Safranbolu, Denizli-Pamukkale, Antalya, Akçakoca, New York, Gebze, New Jersey, Minnesota, Kaş…) Genelde yediğim-içtiğim bana kalmış, gördüklerimi paylaşmışım!

Müzik CD’leri önermiş, konser izlenimlerimi paylaşmışım.. (İlhan Erşahin, Ferhat Göçer..)

Evimde tam 4 parti vermiş, mangal başı muhabbetleri, teras kutlamalarına dahil olmuşum..

Bir çok defalar ebelenmiş (Kitap, 20 Rastgele Şey, Mutfak Maceram…), ebelemiş, yemek etkinliklerine dahil olmuşum. (Şeftali-Ye, Nar-Ye..)

“Güzel Şeyler”den bahsetmiş, güzel fotoğraflar ve webloglar paylaşmışım..

En çok Ayşegül Sultan’dan bahsetmişim.. Arkadaşların sultanından:))

Şarap üzerine yazılar yazmış, hatta bir defasında bu yüzden “tehdit edilmişim”!!! (Bu yorumu silmiştim, kusura bakmayın!)

17’den fazla doğum günü kutlaması yapmış, evlenen arkadaşlarımı kutlamışım..

Çok mutlu olmuş, çok üzülmüşüm.. Büyümüşüm, olgunlaşmışım.. Bunların hepsini bana hatırlatan, eskiden kalın kapaklı güzel defterlerde tuttuğum günlüklerimden yola çıkarak ve modern teknolojiye ayak uydurarak tam 1 sene önce ortaya çıkardığım Journey To Blue olmuş!

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN!

Bayram Tatili Neler Yapmışım?

Bayram tatilimiz devam ederken bir kısmını yazmışım zaten neler yaptığıma ilişkin olarak.. Bunlarda sonra yapılanların kısa bir özeti. Resimli özet bunlarrr..

* Her gün geç kalkındı.. Geç dersem, gayet geç benim için (10’dan önce yataktan kalkılamadı mesela..)

* Arkadaşlarla kahvaltı için dışarıda buluşuldu. Genel olarak Köroğlu Mado tercih edildi.

* Bir gün mesela -hava nispeten güzelken- ODTÜ Bağevi’ne gidildi. Eymir Gölü yakınlarındaki bu köhne binanın içinde, otantik kanapelere oturularak sıcak şarap içildi, Ayşegül Sultan’ın bizi keklemesine karşın ağzımız bir karış açık halde kendisi dinlendi, tavsiye lerde bulunuldu. Keklendiğimiz anlaşılınca hiç ama hiç kızılmadı!

* Oradan Eğmir kıyısında bir araba turu yapıldı.

* Mesela bir gün kızlar eve çağrıldı; DVD’de film seyredildi.. Kızlar geliyor diye muffinler ve limonlu kek yapıldı. (Muffinlere link verilemedi, çünkü hazır karışım kullanılarak yapıldı)

 

* Güzel bir pideci keşfedildi. Menüsüne bayılındı. Sadece 4 çeşit pide vardı çünkü: Mevlana (kıyma+peynir), Börek (sade peynirli), Bıçak arası (Etli) ve Etli Ekmek (Kıymalı). Adı Konyalı Hacı Usta gibi birşeydi. Dikmen taraflarında. hem de çok ucuzdu..

* Özsüt‘te her daim tercih edilen Çikolatalı Fondü’nün yokluğunda, Tiramisu keşfedildi ve gayet başarılı bulundu. Öyleki 2 akşam üstüste akşam yemeği niyetine kahve ve Tiramisu yenildi. (Aman ne sağlık ne sağlık Dilara..)

* Sonunda ! Organize İşler adlı filme gidildi. Tolga Çevik, Cem Yılmaz ve Özgü Namal’ın oyunculukları; İstanbul manzaraları beğenildi.

* Battaniye altı, kanapeüstü modlarda sıklıkla DVD (Bkn. En Son Seyrettiğim DVD’ler Köşesi) seyredildi, kitap okundu (Bkn. En Son Okuduğum Kitaplar Köşesi) veee en nihayetinde bu ayın okumalarına başlandı…

Daha ne olsun? İyi ki Roma’ya gidemedim:))

Neler Yapıyorum?

Tam olarak yan gelip yatıyorum! Son 3 günkü durumumu bundan daha iyi ifade eden bir cümle olamaz. Cumartesi günü 3 film birden kuşağı yaparak kendi çapımda ufak bir rekora imza attım… Aralıklarla olmak kaydıyla, tam 3 tane film seyrettim evde. Yanında capuccino’m, bir de sigaram! Seyrettiğim ilk film, genuis Coen kardeşlerin 2001 yapımı filmleri The man Who was Not There‘di. Billy Bob Thornton adlı şahsiyete ben bayıldım. Film boyunca ağzından düşürmediği sigarası, genel olarak ruhsuz bakışları, illet eden derecede sakin tavırlarıyla ile rolünün hakkını vermiş. Filmin bir önemli özelliği de siyah-beyaz çekilmiş olması. Thornton, Ed Crane adlı bir berber rolünde. Daha doğrusu 2. berber. Eniştesi -ki o da 1. berber- ile beraber çalışıyor. Karısının patronu ile ilşkisi olduğundan şüphelenerek ona bir şantaj mektubu yollayarak bir miktar para istiyor. Ama sonra olaylar umulmayan biçimde gelişiyor.

Bir miktar ara verdikten sonra 2 kişinin diyalogları üzerine kurulu, gerçek zamanlı çekilen ve benim son zamanlarda en keyif alarak seyrettiğim bir film olan Before Sunset‘e geçtim. Bence bu filmi seyredin. Bir kere film Paris’te geçiyor.. 2 kişi yaklaşık 9 yıl önce tanışıp, beraber 1 gün geçirmişler. (Filmin öncesi Before Sunrise adı ile gösterime girmiş..)Şimdi 9 yıl sonra tekrar karşılaşıyorlar.. Filmin tamamı 1 saat içinde olup bitenlerden ibaret. Seine nehri’ndeki gezinti sahnesi, kızın arabanın içinde kendini kaybederek ağladığı sahne, kızın adama şarkı söylediği sahne benim en beğendiklerim oldu. Ben bu filme gayet iyi puan verdim. Çok hoş, sıcak, güzel bir sonu var. Tam da istediğim gibi:)

Son filmim ise 2003 Fransız yapımı Jeux d’enfants adlı filmdi. Enteresan kurgusu ile bazı bazı Ameli’yi çağrıştırsa da, eline su dökemez bence. Garip bir aşkın, 2 kişinin oyuna dönüştürdükleri hayatları içinde nasıl da ellerinden kaybolup gittiğini anlatan bir film. Orta karar diyebilirim.

E bu kadar film sonrası, Pazar günü kendimi dışarı attım tabi. Selam-Tolu ikilisi’nde Hakan’la beraber kahvaltı yaptık. Sonra Selam’ın menajerliğini yaptığı Ankara Basketbol Klubü’nün maçına gittik. Oradan da T.Telekom-Ülker Basketbol karşılaşmasının 2. yarısına yetiştik. Biz gelmeden önce 11 sayı farkla yenilen Ankara’nın gururu Telekom, 2. yarının başlarında Tutku ile harekete geçip 14 sayı kaydediverdi. Öne de geçtik bir arar, ama yetmedi:( Yenildik ne yazık ki.. Ertesi gün Tolu yolculuğa çıkacağı için akşamımızı hep beraber 01 Adana’da (İsmail Usta’nın Yeri’nde) yemek yiyerek, bayram öncesi 2 duble rakı içerek geçirdik.. Böyle ortamlarda rakı’nın keyfi başka oluyor. Uzun zamandır yapmamıştık, iyi oldu.

Bu arada dün akşam evdeki bilgisayarım çöktü galiba:( Garip sesler çıkardıktan sonra ekran karardı.. Dolayısıyla evden bilgisayarımla ilgili bir şey yapmam mümkün olmayacak bu ara.. Umarım içindekileri kaybetmeden kurtarırız. Elimdeki fotoğraf sayısı saymakla bitmez, makalelerim de cabası…

Bakalım sonraki günler hangi filmler izlenecek..?