Kişisel Notlar Konulu Yazılar

Pazar Gününün En Güzel Tarafı…

Tabi ki KAHVALTI! Çocukluğumda hatırlarım, Pazar günleri en sevimsiz gündü bizim aile için. Babam evde olurdu çünkü. Babamın evde olması demek sessiz olmamız demekti kardeşimle.. Uzun kahvaltılar yapmak demekti ailecek.. Bol ve zengin bir kahvaltı sofrası eşliğinde TRT 1’de Western filmleri kuşağı seyretmek demekti.. Ama nedendir bilinmez, her pazar mutlaka evde bir cıngar çıkardı. Genelde bize sinirlendirdi babam.. Ya da annemle atışırdı falan. Velhasıl zamanla benim çocukluğumda hiç de iyi bir gün olarak yer etmemeye başladı Pazar günleri. Kala kala seneler sonra, en sevdiğim yanı olan kahvaltılar kaldı bana yadigar. Bir de uzun uzun sürdürdüğüm gazete okuma seanslarım..

Bu pazar günü de Tolu&Selam ikilisi bizi evlerine davet etti Pazar kahvaltısı için. 3 değişik gazete, 2 değişik çeşit ekmek alındı tarafımdan.. Eve ulaştığımda Tolu’cuğum kahvaltı sofrasını hazırlamış, sucuklarla haşır neşir olmak üzereydi:) Güzel ve doyurucu bir kahvaltı yaptık.. Kaymak ve bal ikilisi bana Bolu Dağı’ndaki sabahın kör kökünde, dumanlı sisli dağ manzarası ve mis gibi yeşil hava! eşliğinde yaptığım kahvaltıları hatırlattı.. Yanına da tavşan kanı çay ile. Meyva salatası Minnesota kahvaltılarımı aklıma getirdi. Yiyecek birşey bulamayınca sabah kahvaltısı olarak, mecbur tüm meyvalarla kocaman bir kase salata yapıp yemekten verdiğim kiloları da tabi:)) Sucuk-yumurta genelde annemin sofrasının vazgeçilmezidir. Katı yumurta üzeri karabiber, kırmızı biber, kimyon ve biraz zaytinyağı ile.. Ve tabi benim kahvaltı sofralarımın vazgeçilmez başrol oyuncuları olan çeşit çeşit peynirlerle hazırlanmış, kocaman peynir tabağını da unutmayalım.. Arasında ceviz, badem ve fındık serpiştirilmiş olarak üstüne üstlük!

Uzun lafa ne gerek: Pazar günü bol çeşitli, dostlukla tatlandırılmış KAHVALTI demek!

JTB 1 YAŞINDA!

Bugün en mutllu günlerimden birisi.. Geçen yılbaşında oluşturmayı aklıma koyduğum, ancak 2 Şubat günü gerçekleştirebildiğim weblog sahibi olma isteğimin üzerinden tam 1 yıl geçti. JTB 1 yaşında:) Bu zaman zarfında benim için “günlük”ten öteye geçti burası. Özen gösterdiğim, burada tanıdığım ve tanımaktan mutluluk duyduğum insanlarla bir şeylerimi paylaşabildiğim aynam oldu adeta. Bu 1 yılda eleştirildim, gururlandım, eğlendim, güldüm, anlattım, ağladım, sızlandım, destek oldum, omuz verdim, omuz buldum, ebelendim, kutladım, kutlandım, önerdim, öneri aldım, güzel şeyler, şiirler, alıntılar paylaştım… Burayı seviyorum. Bu seneki amacım; JTB’yi farklı, daha interaktif ve daha vazgeçilmez yapabilmek. Beraberce göreceğiz bakalım neler yapabiliyoruz:))

Peki, geçtiğimiz 1 yılda neler yapmışız? Bir defa bir sürü alıntılar yapmış, şiirler ve kısa hikayeler paylaşmışım o günün anlam ve önemine dair.. (Can Dündar’dan, Pedro Salinas’dan, Nazım Hikmet’ten, Nietzsche’den…)

Bir sürü yolculuk yapmışım.. (Amasra, Safranbolu, Denizli-Pamukkale, Antalya, Akçakoca, New York, Gebze, New Jersey, Minnesota, Kaş…) Genelde yediğim-içtiğim bana kalmış, gördüklerimi paylaşmışım!

Müzik CD’leri önermiş, konser izlenimlerimi paylaşmışım.. (İlhan Erşahin, Ferhat Göçer..)

Evimde tam 4 parti vermiş, mangal başı muhabbetleri, teras kutlamalarına dahil olmuşum..

Bir çok defalar ebelenmiş (Kitap, 20 Rastgele Şey, Mutfak Maceram…), ebelemiş, yemek etkinliklerine dahil olmuşum. (Şeftali-Ye, Nar-Ye..)

“Güzel Şeyler”den bahsetmiş, güzel fotoğraflar ve webloglar paylaşmışım..

En çok Ayşegül Sultan’dan bahsetmişim.. Arkadaşların sultanından:))

Şarap üzerine yazılar yazmış, hatta bir defasında bu yüzden “tehdit edilmişim”!!! (Bu yorumu silmiştim, kusura bakmayın!)

17’den fazla doğum günü kutlaması yapmış, evlenen arkadaşlarımı kutlamışım..

Çok mutlu olmuş, çok üzülmüşüm.. Büyümüşüm, olgunlaşmışım.. Bunların hepsini bana hatırlatan, eskiden kalın kapaklı güzel defterlerde tuttuğum günlüklerimden yola çıkarak ve modern teknolojiye ayak uydurarak tam 1 sene önce ortaya çıkardığım Journey To Blue olmuş!

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN!

Buzz Gibi Bir Hafta Sonu..

Öyle böyle değil! Dışarıdaki derecelerin çoğu (-8) ila (-14) arasındaydı Cumartesi-Pazar.. Ara ara yağan kar da tuz biber oldu.. Zaten hafta sonunu evimde geçirmek niyetindeydim. Ders çalışmam lazımdı ve seyretmem gereken 4 yeni filmim beni bekliyordu. Cumartesi bir anda karar verip saçlarımda ufak bir değişikliğe gittikten, arada arkadaşlarımla bir kahve içip, iki lokma atıştırdıktan sonra evde 2 film birden kuşağına saplandım kaldım. İlk defa bu hafta evde üzerime ek giysiler, kalın polar sabahlıklar takviyesi ile oturdum.. O derece soğuktu. Sıcak aromalı kahveler geldi, onu dengelemek için içilen sağlıklı bitkisel çaylar gitti. Yüzümde -nedendir bilinmez- beliren aptal bir gülümseme ile yaklaşık 4 saatimi TV karşısında DVD’lerimi izleyerek geçirdim. Filmlerden ilki 2004 yapımı Spanglish‘di. Hindistan Cevizleri daha önce izlemiş ve filmi gayet güzel, kısa-öz yorumlamışlar. Benim ek olarak belirtebileceğim tek şey güzeller güzeli Paz Vega olabilir. 1976 İspanya doğumlu bu yaratık o kadar duru, o kadar sevimli ve hoştu ki.. İşte yiğidi öldürüp hakkını vermekten yana olan ben, bu kadın kadar etkileyici son dönem artisti yoktur diyorum!

İkinci filmim ise 2005 yapımı, benim en gözde oyuncularımdan birinin filmi olan Prime‘dı.Bu filmi de romantik komedi kategorisine koyabiliriz. 37 yaşında, henüz boşanmış Rafi (Uma Thurman) bir gün bir gençle tanışıyor. Çocuk 23 yaşında. İstemese de aralarında bir ilişki başlıyor. Bu arada Rafi, düzenli olarak terapistine gitmekte, ki bu terapisti de Merly Streep olup, aynı zamanda bu çocuğun da annesi oluyor. Fena değildi, 10 üzerinden 6-7lik bir filmdi diyebilirim.

Pazar günümü ders çalışmaya ayırdığımdan, tüm arkadaşlarıma beni sakın aramayın mesajı vermiştim! Öyle de yaptılar (Aşkolsun! Çok düşünceli arkadaşlarım vardır benim:)) Ben de elimden geleni yaptım çalışmak konusunda. Tabi çalışırken, aynen ev işi yaparken, bulaşık yıkarken ya da yemek hazırlarken olduğu üzere, yine güzel müzik parçaları eşlik ettiler bana. Cuma günü (en nihayetinde!!) siparişlerini neredeyse 1 ay kadar önce verdiğim, amma müzikevinden almayı anca başardığım CD’lerim ile eve dönmüştüm. Pazar günü onları dinledim devamlı suretle. Cold Play’ın X&Y albümü ile 2 CD’den oluşan “Best Acoustic Album in The World – Ever!” Her ikisi de oldukça başarılı albümler. Bu aralar bunlara takılacağım, anlaşıldı.

Biraz Ondan, Biraz Bundan..

İşte öyle istedi canım bugün. Aslında bugün buraya ne yazacağım belliydi, ama son anda başka bir haber daha hatırladım burada bahsetmem gereken: Bugün, benim de severek dinlediğim, gelmiş geçmiş en başarılı bestecilerden biri olan Mozart’ın doğum günü. Benim sevgili eniştem (Faik Canselen) de tam bir Mozart hayranıdır. İlk o çalarken dinlemiştim Mozart’ın birbirinden güzel konçertolarını.. Bu linkten meraklısına hayatı ve eserleri ile ilgili detaylı bilgi. Vakti olanlara okumak için keyifli bir yolculuk.!

Aslen bugün, Jen Gray’den ilham alarak yazmak istediğim şeyler vardı aklımda. Şu an Jen, bir yolculukta. Kendine yolculukta.. Benim yapmak isteyip de henüz yapamadığım bir yolculukta.. Kafasındaki soru işaretlerine cevap arıyor. Bu arada da neler hissettiğinden, neler keşfettiğinden bahsediyor. Benim gibi hergün takip ediyorsanız, ne demek istediğimi anlamışsınızdır.  Yolculuğunu başlatan birçok şey vardı. Devam etmesine olanak veren de.. Bu dörtlük, hem de Mevlana Celaleddin Rumi’den bu dörtlükse onun bu yolculuğunda ona doğru yolda olduğuna dair destek veren bir dosttan gönderilmişti. İşte şöyleydi bu dörtlük:

“God turns you from one feeling to another

and teaches by means of opposites,

so that you have two wings to fly,

not one!”                                      Rumi

Şimdi gün be gün Jen’in yolculuğunu takip ediyor, içsel dünyasında onunla aynı şeyleri paylaşabiliyor muyum diye düşünüyorum. Doğru yaptığına şüphem yok. Ama başarırsa eğer, benim için de, kendim için de bir umut doğacak. Belki de beklediğim ışık yanıvercek. Ben de onun izinden takibe başlayacağım aynen onun yaptığı gibi. Ya şimdi, ya sonra.. Ama mutlaka bir gün! Çünkü biliyorum ki bunu hep istedim, hep istiyorum ve de hep isteyeceğim. Yapmassam, bu yolculuğa çıkmassam rahat edemeyeceğim.

Sonunda…

“Tanrıların içkisi” olarak bilinen şaraba ilişkin bilgilerim 1998 yılından itibaren okumaya başladığım kitaplar, makaleler, araştırmalara dayanır. Tadım konusunda da kendimi pek fena görmem. Amma velakin bir “Şarap Semineri”ne katılma isteğimi bir türlü hayata geçirememişimdir şimdiye kadar.! Neyseki şeytanın bacağını kırmama neden olacak mailli almamla gerçekleştirdiğim bir hamle sonunda Cumartesi günü seminerin ilk hafta programına dahil oldum. Seminer, bizim son dönem favori restorantımız olan Midas‘da verilecekti. Ayşegül Sultan ve Tolu’yu da ekibe dahil ettim ve keyifli bir 2,5 saat geçirdik.. 2 haftada bir düzenlenecek 4 ayrı programdan oluşacakmış bu seminer. Bu linkten ilgilenenler bilgi alabilir. Midas Restorant Şefi İlker Öktem zaten çok kibar, işinin ehli ve bilgili biri. Şarap tadımı sonrası bize ufak da olsa yemekler konusunda biraz tüyo verdi.. Yakında, hafta içi 14:00-16:00 saatleri arasında düzenlenecek yemek kurslarından da bahsetti bize. Sanırım çalışmayan ev hanımları için ideal bir alternatif olacak..