Kişisel Notlar Konulu Yazılar

3 Kıta 1 Blogger

Yaklaşık 15 gün önce aldığım bir çağrı ile pek mutlu olup hayaller kurmaya başladım ben!

Gazella Turizm‘in düzenlediği ve Facebook Fan Sayfası üzerinden başlattığı “3 Kıta 1 Blogger Yarışması”na kayıt oldum. Kayıt olmak için aranan en önemli şart blogunuzda en az üç tane yurt içi ya da dışı seyahat yazısı olmasıydı. Bunun dışında gezmeye, görmeye, keşfetmeye meraklı olmak; yaşadığı tecrübeleri blog üzerinden okuyuculara aktarabilmek de tuz ve biber olacaktı 🙂 İlk aşama için elemeler yapıldı -ben de bu elemeyi geçtim- ve şimdi sıra ikinci elemede; yani halk oylaması bölümünde.

Halk oylaması 15 Mart tarihine kadar sürecek ve halk oylamasında en beğenilen ilk 10 blog, yarışmanın ikinci aşamasına geçmeye de hak kazanacak. İkinci ve son aşamada, ilk 10’a kalan blog yazarlarından gitmeyi en fazla hayal ettikleri yere ilişkin detaylı bir seyahat planı yapmaları istenecek. Tasarlanan seyahat planları jüri tarafından değerlendirilerek yarışmanın ilk 3’ü belirlenecek.

Ödüllere gelince:

Birinci seçilen aday, Gazella tarafından bütün masrafları karşılanmak üzere yaklaşık 2500 Avro değerinde rüya tatil kazanacak. İkinci seçilen blog yazarı St. Petersburg, Amsterdam, Prag, Roma , Beyrut ve Atina şehirlerinden birine gidiş-dönüş uçak bileti ile 4 yıldızlı bir otelde 3 gün konaklama fırsatının sahibi olacak. Üçüncü finalist ise Letoonia Tatil Köyü’nden Eylül veya Ekim ayından herhangi bir Perşembe-Pazar konaklama ödülü kazanacak.

Eğer beni bu 3 kıtayı içeren güzel bir seyahat için desteklemek isterseniz, lütfen sağ tarafta bulunan linke tıklayarak oy verin. Çevrenizden de katkı isteyebilirsiniz, çok sevinirim. Bir kişinin 3 oy hakkı var. (Gerçi iş “halk oylaması”na kalınca, pek de adil olmayan yöntemler işin içine girebiliyor.). Olsun varsın. Ben sadece bana hayal gibi, bir çeşit rüya gibi gelen böyle bir olayı tecrübe edebilme ihtimalimin heyecanı ile bir süre daha motive olabilirim 🙂

Yazıyla Barışabilmek Adına!

Yo hayır, piyano çalmaya falan başlamadım! (Gerçi heveslenmiyor da değilim). Bu poz yeni yüzüğümü göstermek içindi! Evdeki, parmakları en güzel ve doğal haliyle gösterebileceğini düşündüğüm aksesuarı seçerek- ki sevgilimin Korg’u olur kendisi- fotoğraflamak adına kullandım 🙂

Yeni bir müzik aleti çalmayı öğrenene kadar, az çok becerebildiğim bir uğraşı olan “yazmak” hususuna biraz daha eğilsem daha mutlu olacağım! İnsan denen varlığın ne kadar enteresan olduğuna dair kendimden örnek vererek açıklama getirmek isterim:

Şimdi ben üniversiteden mezun olduktan 1 yıl sonra resmen ve fiilen çalışma hayatına bir girdim, bir 4 aylık ara dışında da hiç ara vermeden çalıştım. Bu, tamı tamına 13 yıl yapıyor. Bu 13 yıl boyunca yapmaktan en keyif aldığım şeylerin başında bir spor geldi, bir de yazmak. Evlerden taşınmaya başladığımda, Ankara’dan buraya geldiğim 2 ay öncesi de dahil olmak üzere  tek sayfaya, üç sayfaya, ya da sadece bildiğin alış veriş fişinin üzerine yazılmış bir dünya şey yırttım, attım. (Tabi bazılarını kayda aldım kişisel bilgisayarıma). Yazılanları “Aşkla yazılmış mini mektuplar”, “Hırsla yazılmış maksi mektuplar”, “Özlü sözler, ders alınacaklar”, “Hikayeler, kurgular” vs. şeklinde gruplayabiliriz. Yazmışım da yazmışım. Zaten buraya neredeyse 6 yıldır yazdıklarım da cabası!

Hep derdim ki, çalışıyorum ve vaktim nispeten kısıtlı ya, “Biraz kendime ayırabileceğim zamanım olsaydı, yani mesela iş hayatından bir yıl izin alabilseydim eğer yapmak istediklerim listesinde ilk iki sırayı yazmak ve spor yapmak alırdı.”

Tahmin edebildiğiniz üzere bu bir yıllık izni aldım ben. Bir ay evimi düzenlemek, evliliğe alışmakla geçti 🙂 (Bu da biraz komik bir deyiş ama) Son bir aydır da düzenli spor hayatına adım attım, pek mesudum. Ama hala yazmak için masa başına bir türlü geçemiyorum! Halbuki Adele dinlerken, bir kitaptaki bir cümleye takıldığımda, sadece uzanıp tavana bakarken, arka bahçede basketbol oynayan çocukları seyrederken, sevgilim çalışıyorken onu izlerken, annemle telefonda konuştuğumda, bir gece dostlarımla evde yemek masasının başında muhabbetin doruklarında kahkahadan sandalyeden düşecek duruma geldiğimizde.. Hep aklımda bir şeyler oluyor “Bunu yazmalıyım” dedirten bana..

Biliyorum daha on ayım var kendimle geçireceğim, yani zamanım var oturup adam gibi yazmak için.  Ama işte ne bileyim, ben diledim evren bana sundu gümüş tepside dileğimi sonunda. Niye bulamıyorum o gücü kuvveti acep?

..

Böyle işte, günler geçiyor. Ben yine Ankara’ya gidiyorum bu gece. Dostlarımı çok özlüyorum. Gerçek! Buradaki mutluluğum, huzurum, bu yeni hayatımın bende yarattığı olumlu şeylerin yanında bir tek onlar eksikler iyi mi? Benden naçizane tavsiye size: Adam gibi, sağlam temellere oturtarak kurmuş olduğunuz arkadaşlık-dostluk-yakınlığın ötesinde bir insanı mutlu eden başka hiçbir şey olamaz! Varlık, bolluk-bereket, zaman, en iyi iş, en güzel adam-kadın yanınızda.. Öbür tarafa giderken zira bunlardan bir tekini bile alamıyorsunuz. Dostlarınızın, onlarla geçirdiğiniz güzel an’ların kıymetini bilin.. Naçizane!

 

Gün Dediğin..

Sabahları uyandığımda ilk yaptığım şey soluma dönmek.

Zira ben sağa kıvrılıp, yastığıma sarılarak uyumayı sevenlerdenim.  Sola dönerim, çünkü soluma döndüğümde pencereden gökyüzünü, tam penceremizin sağından kadraja giren ağaçların dallarını ve sokak lambasını görebiliyorum. O pencereden gözüme giren ışıkla, gökyüzünün mavisi ya da karanlığıyla, bir yerden diğer tarafa salına salına taşınan bulutların şekliyle, dalların kuruluğu, rüzgarlı havalarda savruluşu ya da yemyeşil yapraklı haliyle ben, çeşit çeşit ruh hali içerisinden birini seçerek kalkarım yataktan.

Kendimde en sevdiğim yanlarımdan biridir: Hep mutlu, gülümseyerek kalkmak yataktan. Güne güzel ruh haliyle başlamak. Çünkü ben, kendimle ilgili şurada da yazdığım gibi “Her anımı keyifle geçirmek için her gün kendine söz vererek güne başlayan bir kadınım” ne de olsa.

Gün dediğin böyle başlıyor.. İlk iş kalkar kalmaz hemen bir bardak dolusu su içmeye, doğru mutfağa. Sonra elimde bardağım hemen orkidelerime koşuyorum. Daha önce de defalarca yazdığım gibi dört tane, gözüm gibi baktığım orkidem var; üçü normal boyutlarda, biri bodur! İstanbul’a taşınırken en çok çiçeklerim yeni yerlerini sevmeyecekler diye korkmuştum. Normal şartlarda taşındığım dönem açmaları gerekiyordu. Hatta önce açar gibi yaptılar, ama sonra kuruyup döküldü tomurcukları. Tam “alışamadılar galiba buraya, açmayacaklar bir daha” derken ben önce bodur, minik olanı şaşırttı beni, sonra diğeri.

Çiçeklerimle konuşmayı annekuşum öğretti bana. “Çiçeklerine onları öldürmeden, kurutmadan bakabildiğin vakit, başka bir canlıya da bakabilecek duruma gelmişsin demektir” derdi. Ankara’da, “Mavi Kutum”da sayısız menekşem vardı. Hiç bakamadım onlara, büyütemedim. Bilemedim! Ne zaman “Turuncu Gezegen”e taşındım (Bir önceki evim) sardunyalar, begonyalar, orkideler, asmalarla sarmalandım. Balkonumu bahçe yaptım. Çiçeklerimi bir iken üç, üç iken beş yaptım. Onlarla konuşmayı öğrendim; onları korumayı, sevmeyi, yapraklarını temizlemeyi, topraklarını havalandırmayı, beslemeyi.. Ben çok mutlu, huzurlu oldum; öğrendim, eğittim kendimi o evde. Muhtemelen o yüzden çiçeklerime de iyi baktım. Olumlu duygularla, sevecenlikle yaklaştım, adam gibi konuştum onlarla. Ve sonra başka bir canlıya bakabilecek duruma geldim..

Çiçeklerle mesai biter bitmez güzel bir müzik. Tabi ki Max Fm. Ankara’dan özlediğim şeylerden biri. Yalnızca internetten dinleyebiliyoruz burada. Ya telefondan, ya internetten açıyorum kanalı ve sevgili arkadaşım Özgür‘ün sesiyle, ağırlıklı olarak Adele‘in muhteşem ötesi parçalarından biri ile güne başlıyorum: Set Fire To The Rain ya da Someone Like You. (Adele’in ilk çıkış parçası Chasing Pavement‘ı ilk dinleyip vurulduğumda, ki yıl 2008, arkasından albümü 19’u aldığımda adını bilen insan yoktu daha. O zamanlardan beri varolan “Ruhuma Gıdalar” köşesi ilgilenirseniz yukarıda hemen.)

Hazırlanıp spora gitmek bu aralar yaptığım en güzel şeylerden biri. Couch-To-5-K adında bir programın ilk iki haftasını atlayarak üçüncü haftasından itibaren başlayıp, bu hafta dördüncü haftaya geldim. Daha önce koşu ile, spor ile hiç alakası olmayan biri için ilk haftadan itibaren antrenman programına uyum şart. Ama ben o kadar da “kanepe tipi” bir kadın olmadığım için uyguladığım şekliyle çok iyi gidiyor her şey. Hedefim Mart başında 5 km.yi sorunsuz bir şekilde koşabilmek. Bu aralar koşuya, maratona hazırlık konularına kafayı taktım; sıkça okuyorum. Grubumuzdan birkaç arkadaşımın ve sevgili Crebro‘nun da fikirlerini alıyor, tecrübelerini dinliyorum zaman zaman. En çok bu sayfadan ve buradan faydalanıyorum. Hafif maraton koşma fikri şu an için çok cazip geliyor bana.

Uyguladığım program bununla sınırlı değil, ek olarak her 40 dakikanın üzerine en az bir o kadarlık ağırlık-mekik vs. kondüsyon çalışması var. Sporda terlemek ve kendimi saunaya atmak en güzel şey gün içinde.  Şimdilik haftada en az üç gün yapıyorum bunu. Hedefim altı gün boyunca iki saatimi bu programlara ayırmak. Arada sevgilimle tenis ve squash da oynuyoruz. Spordan gelince kahvaltı ediyorum. Tost ve bol yeşillik en sevdiğim kahvaltı haline geldi. Hayatım boyunca hiç bu kadar çok tere, roka, maydanoz tüketmedim sanıyorum ki.

Kendime ayırdığım günün kitaplarla geçen zaman aralığında çoğu zaman kahvemle birlikte oluyorum. Şimdi Paul Auster okuyorum. O bitince “Ambrosia’nın Laneti“ne başlıyor olacağım. Kitabın yazarı sevgilimin arkadaş grubundan. Geçtiğimiz günlerde bir kahvaltıda bir araya geldik ve kitabımızı imzalattık. Okumak için can atıyorum. Bu aralar okumaya bu kadar zaman ayırabilmemin yazmam için güzel bir temel oluşturacağını hissediyorum. Bu hayal beni, yine mutlu ediyor.

Okuyup yazıyorum. Sonra yemek yapıyorum. Mutfak, bir evde en çok vakit geçirmekten mutlu olduğum yer galiba. Beslenmemize dikkat etmeye çalışıyorum. Spor da yaptığım için protein, karbonhidrat, vitamin dengesini korumaya çalışıyorum. Tek başaramadığım şey öğün sayımı arttırabilmek. Günde iki öğün besleniyorum! Balığı, deniz ürünlerini ne kadar çok sevdiğimi biliyorsunuz. Beşiktaş Çarşı’ya gidip oradan balık almak en büyük keyfim oldu. Taze balıklar, Çarşı’nın ortamı gerçekten çok hoş. İstanbul’da en olmayı tercih ettiğim bir yer daha.  Balık, yeşillik, makarna, baklagiller çokça tükettiğimiz besinler. Bir tek et yemeyi beceremiyorum. Hiç aramadığım bir şey et. Ama biyokimya test sonuçlarına göre et tüketimimi arttırmam lazımmış, nasıl yapacağım bir fikrim yok henüz!

Geçen akşam uzundur sahnelenen bir tiyatro oyununa gittik arkadaşımla: Profesyonel. Yetkin Dikinciler’e oldum olası hayranımdır. Çok başarılı olduğunu duyduğum bu oyunda neye niyet neye kısmet durumu yaşandı. Yetkin Dikinciler’i de beğendim, ama “The Oscar goes to”  Bülent Emin Yarar oldu. Fikir suçlusu olduğu düşünülen yazar olan Yetkin Dikinciler’in karakterini hayatı boyunca izlemiş bir gizli polis rölünde Bülent Emin Yarar oyunculuğuyla, mimikleri ve tarzıyla bizi büyüledi. Çok beğendim kendisini. O akşam tiyatroya ne kadar az gittiğimi ve ne kadar ayıp ettiğimi düşündüm bir defa daha. Elimdeki programda işaretlenmiş gidilmeyi bekleyen bir dolu oyunum var şimdi.

Bazı akşamlar da güzel filmler izliyoruz sevgiliyle evde. Bazen dostlarımızı ağırlıyoruz.

Ya da kızlarla buluşuyorum, bir kadeh bir şey içiyoruz, sohbet edip, Sezen şarkıları dinliyoruz. Dalıyoruz gidiyoruz her birimiz kendi geçmişimize, o şarkının hatırlattığı bir an’a. Bu ara en çok “İster güneş ol yak beni..” parçası hüzünlendiriyor beni Sezen’in.

Konsere gidiyoruz imkan buldukça. Anonim nefis bir gece yaşattı yine bize mesela geçtiğimiz Cumartesi gecesi. Deliler gibi dans ettik, parçalara eşlik ettik birlikte. Hava da güzeldi şansımıza. Çıkışta Kızılkayalar hamburgeri yemeden dönmedik her ne kadar zararlı olduğunu bilsem de o saatte!

Bazı akşamlar da yazıyorum, düzeltiyorum, çalışıyorum bir şeyler üzerinde. En son bu röportajı yaptım mesela Okçuluk Haber için. Hani okçuluk camiasına yakınım ya dostlarımdan sebep.

İşte böyle böyle derken, bir bakıyorum gün bitmiş. Hani “Ömür dediğin bir tek gündür, o da bu gündür” ya!

Anonim Reloaded Yeniden İstanbul’da!

Beni buradan takip edenler bu grup hakkında arada yazdığım yazılara rast gelmişlerdir muhakkak.

Anonim;

Ankaralıların, Atatürk Anadolu Liselilerin ve ODTÜlülerin muhakkak ismini duyduğu, bildiği, dinlediği,

Kah bahar şenliklerinde, kah müzik klüplerinde birlikte coştuğu,

Grup üyelerinin-yine Ankara’da oldukça tanınmış, sevilmiş; ünü Ankara’nın dışına taşmış- Jukebox, Commercial, Yes Please ve Mustafa Hadi Dedi gibi müzik gruplarının kurulmasına olanak tanıdığı,

Temel felsefeleri, sahnede önce kendilerinin eğlenmesi dolayısıyla da izleyicileri eğlendirmek olan bir müzik grubudur.

Yardımseverdirler. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adına İstanbul ve Denizli’de ücretsiz konserler vermişlerdir.

60’lardan 70’lerden 80’lerden kaliteli Türkçe ve yabancı pop, rock, blues parçaları çalarlar.

Onlar bunu yaparlar. Bunu yıllardır yapıyorlar, 30 yıldır!

Onlar bunları yaparken sahnede sizler de eğlenir, dans eder, muhtemelen harcadığınız enerjinin yanı sıra belli oranda kalori bile kaybederseniz! Tecrübe ile sabittir 🙂 Ve bir defa grubun performansını dinlediyseniz eğer, büyük bir olasılıkla sonraki konseri sabırsızlıkla beklemeye başlarsınız.

..

Ben Anonim ile tanıştığımda ODTÜ’de öğrenciydim. Yıllar sonra öğrendim Olgunlar Sokakta yer alan Sinema Bar’da büyük heyecanla dinlediğim Commercial grubunun da yapıtaşı olduklarını. 30 yıl olmasa da neredeyse 18-19 yıllarına tanığım. Arada ara verdiler, grup dağıldı. Ama sonra yeni dostları da bünyelerine katarak Reloaded olarak geri döndüler.

Grup üyelerinin hepsini tanıyorum. Hepsini ayrı ayrı çok seviyorum. Yaptıkları işe saygılarına, emeklerine, aralarındaki bağa hayranım. Hepsi aslında profesyonel olarak başka işlerle uğraşıyorlar:

Biri mesela dalış hocası ve profesyonel dalgıç aynı zamanda. Öncesinde bilişim sektöründeydi, sonra “Yeterse yeter” dedi 🙂 Şimdi Bodrum’da yarı zamanlı. Geçen yaz hatırlar mısınız bilmem, ama onun yanına gitmiş ve birlikte dalmıştık.

Bir diğeri yabancı bir kahve markasının Türkiye’deki satış müdürü.

Grup elemanlarını tanımak, grubun hikayesini okumak isterseniz kendi sayfalarına uğramanız yeterli. Güzide başucu sözlüğümüz Ekşi Sözlük’te grubun hakkında yazılanları okumak için ise şuraya bir tık 🙂

Son birkaç yıldır düzenli olarak ayda bir defa Ankara Manhattan Music Club‘ta, bir defa Bursa Kat 3’te çalıyorlar. İstanbul’da geçen sezon Hayal Kahvesi Bistro‘da çalıyorlardı. Bu sezonun ilk Hayal Kahvesi Bistro konseri ise önümüzdeki Cumartesi 4 Şubat’ta.

Ve sanırım Ankara’dan İstanbul’a taşınmış, bu grubun ve dans etmenin bağımlısı biri olarak bu habere ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz 🙂

O gün mesela ya evde ya dışarıda güzelce bir yemek yiyin sevdiğinizle, dostlarınızla. Sonra Hayal Kahvesi Bistro’ya gelin. Bistro’da sıcacık atmosferde için, sohbet edin, güzel müziklerle gecenin ileri saatleri için hazırlanın. Sonra da alt kata inin ve Anonim Reloaded ile Cumartesi keyfini yaşayın. Biz aynen böyle yapıyor olacağız.

..

İsterseniz grubun kendi düzenlemeleri ile açılış parçasını şuradan, Arapsaçı’nı ise şuradan dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

 

Küçük Mutluluklar

B u  a r a l a r;

* Sabahın köründe “spora gidiyorum” enerjisi ile uyanmak; bir gün squash,  bir gün tenis,

* Kırmızı kahve makinasından çıkan kahvenin yanına her hafta değişik bir çeşit pişirdiğim keklerden 1 dilim,

* Mis gibi Rebul Mandarin kolonyası,

* Ardı ardına bitirdiğim kitaplar,

* İçmeyi azalttığım sigara,

* Haftada 2 güne düşürdüğüm alkol tüketimim,

* İçinde yok yok, tüm yeşil sebzelerden koyarak pişirdiğim kış çorbası,

* Gülen gözlü, güleç yüzlü bir adam,

* Penceresinde 2’li 3’lü gruplar halinde kediler uyuklayan sıcacık bir ev,

* Digitürk 438 numaralı Smooth Jazz kanalı

B e n i  ç o k  m u t l u  e d i y o r:)