Kişisel Notlar Konulu Yazılar

Mekanlar, Mekanlar..

Ankara’dan taşınmadan bir süre önce bir etkinliğe davet edilmiştim. Sevgili arkadaşlarım ve blog yazarları Selim ve Banu ile birlikte bu etkinliğe birlikte icabet etmiştik. Teppanyaki Alaturka bizi, Ankara’da blog yazan bir grubu sırayla mekanını, yemeklerini açılıştan önce tanıtmak için davet ettiğinde Ocak ayı başlarında kapılarını resmen Ankaralılara açacağını söylemişti (Bu “sosyal medya” kullanımını içeren girişim, benim 6 yıllık blog hayatımda Ankara’da gördüğüm bir ilktir bu arada). Geçtiğimiz günlerde twitterdaki cıvıldaşmalara bakarak bu açılışın gerçekleştiğini ve insanların birer ikişer mekanla ve tattıklarıyla ilgili görüşlerini paylaşmakta olduğunu gördüm.

Teppanyaki kelimesini, Japonların “Ocak Başı” olarak nitelendirebiliriz sanıyorum ki. Sıcaklığı 250 dereceye kadar çıkan ocaklarda, seçilen yemeklerin misafirlerin gözü önünde, onlara özel aşçı tarafından pişirildiği bir yöntemin adı Teppanyaki. İşletmenin adındaki Alaturka ise, bu yöntemin bizim yemeklerimize de uyarlandığına işaret ediyor. Mekan, web sayfasından da göreceğiniz üzere, dekorasyon açısından çok ferah ve hoş. İki katlı mekanın özellikle alt katında yer alan VIP salonlar, ses açısından izole edilmiş durumda. Burada arkadaş grubunuzla bir doğum günü kutlaması yapabilir, iş yemekleriniz için müşterilerinizi getirebilirsiniz. Hoşumuza giden bir diğer özellik ise yemeklerin pişirildiği sırada üzerinize hiçbir şekilde duman, koku bulaşmıyor olması. Her masada oldukça kuvvetli aspiratörler var ve yemek pişirilirken tüm duman ve koku güçlü bir şekilde uzaklaştırılıyor masadan..

Biz buradaki akşamımızdan, mekandan, tattığımız tüm lezzetlerden ve çalışanların misafirperverliğinden çok memnun ayrılmıştık. Geç de olsa not düşmek istedim buraya 🙂 Benim Uzak Doğu mutfağına ilgimden sebep; belli dostlarımla, belli aralıklarla bu tarz mekanlarda buluşuruz. Bir sonraki Ankara durağımız Teppanyaki Alaturka olacak sanırım.

*

Bir başka mekan ise İstanbul’dan. Nevizade’den: İsmi Ney’le Mey’le. Uzun yıllardır Nevizade’ye giderim, gideriz; sevdiğimiz 1-2 mekan var kalıplaşmış. Ney’le Mey’le sevgilimin bildiği, daha önce eşi-dostuyla gittiği bir yer. Benim için bir ilk oldu. Üç katlı, teraslı bir mekan. Teras kısmı çok kalabalık ve uğultulu olduğu için orada yer ayırtmamıza rağmen bir alt kata, orta kata iniyoruz biz. Gitmeden önce mekanı ulu Google’dan taramışım, en iyi mezelerini ve dahi hep merak edip bir türlü tatmadığım bir Ermezi mezesi olan Topik’le övündüklerini öğreniyorum. Orta kata gidip oturduğumuzda saatimiz en çok 19:30’u gösteriyor. Loş ışıkları, derinden gelen Türk Sanat Musikisi parçaları ile beni hemen çekiyor içine mekan. Önden rakılarımız, leziz bir peyaz peynir ve kavun geliyor. Normal şartlarda sevdiğim insanlar da yanımdaysa bu üçü bile yeter bana 🙂 Meze olarak hemen topik istiyoruz. Tatlılı tuzlulu bir tat olduğunu duymuştum. Bana “Ya çok seversin ya nefret edersin” de demişlerdi. Ben tatlılı, egzotik tatlara alışkın olduğum için nefret etmedim, lakin sürekli yemem sanırım. İçerisinde nohut, patates, tahin, bolca tarçın, kuş üzümü, fıstık ve yenibahar var. Arnavut Ciğeri ve Fincan Böreği’ni de kesinlikle tavsiye ederim. Fincan Böreği benim gibi peynire tapınanlar için uzak kalamayacakları bir tat. Fesleğen soslu mezgit ve hardal soslu levrek ise mekanın diğer iki spesiyaliydi. İkisinin de bol zeytinyağlı sosları inanılmaz güzeldi. Bol bol kızarmış ekmek yedirttiğini itiraf etmeliyim. Yalnız, balıklardan levrek biraz sertti, sanırım marinede bekletilmiş; ama istenilen yumuşaklığa henüz ulaşamamıştı. Bütün olarak bakıldığında ben gayet beğendim, keyifle içmeye-demlenmeye-sohbete giderim 🙂

Bir mekan daha var çok sevdiğim. O da bir sonraki yazıya kalsın..

Ne Umduk, Ne Mi Bulduk?

Her yıl bitiminde 365 günün ardından yaşananları bize kattıklarıyla, götürdükleriyle değerlendirir, yeni gelen 365 gün için dileklerde bulunur; listeler yaparız “yapılacaklar, gidilecekler, öğrenilecekler” diyerekten..  Bir nevi “umarız” yılın başında ve sonrasında geçen 12 ayın ardından “ne bulduğumuza” bakarız. Buna da (yıl sonu) muhasebesi, hesabı, değerlendirmesi vs. gibi etiketler yapıştırırız.

Kişisel fikrim bu “yıl sonu” vs.lerinin yapılması gerekliliğinden yanadır. Zira bu değerlendirmeler ışığında mevcut durumu değerlendirip, güçlü ve zayıf yanları ortaya koyduktan; karşılaşabileceğimiz fırsatlar ve tehditleri de göz önünde bulundurarak hayatımızın önümüzdeki bir yılı için amaçlar belirler, hedefler koyarız. Ki biz buna iş hayatında “Stratejik Plan” yapmak deriz. Ki ben 10 yıl boyunca bol bol bunlardan iş hayatım için, son 5 yıldır da kendi hayatım için yapmışımdır.

2011 giderken ne izler bırakmış bende, buraya not olarak koymak isterim. Bu değerlendirmelerimden sonra da kendi bir yıllık Stratejik Hayat Planımı yapacağım çünkü.

Öncelikle yeni gelen yıldan isteğimi açık ve net bir şekilde ifade etmişim şurada. Ve aynı yazımda demişim ki;

“Bir yılda hayatım değişti!

2010, ne istediysem fazlasıyla verdi bana. Dileğim yeni gelenin de aynı nazik tavrı göstermesi; hem bana, hem de kalbi iyi tüm sevdiklerime:)”

* 2011’de bir sürü parti eğlence, etkinlikte bulunmuşum. Yıllardır evimde verdiğim “Erken Yılbaşı Parti”m mesela 21 kişiyle rekor sayıya ulaşmış. Sevdiğim, değer verdiğim herkes yanıbaşımda olsun istemişim. Çok şükür ki bunları gerçekleştirebilmişiz birlikte.

* Benim için en büyük dileklerimden bir tanesi iş hayatımda başarılı olabilmekti geçtiğimiz yıl. Çok önemli bir süreçte büyük bir sorumluluk almam gerekmişti. Burada da anlattığım gibi altından kalkıp bu projenin -ekibimle birlikte-  bütün sıkıntılarıma, çalışmama değdiğini görmüşüm.

* Bir nevi bebeğim saydığım, benim için önemi çok çok büyük JourneyToBlue, kazasız belasız, hiç kesintisiz 6. yaşını kutlamış 🙂

* Tanrıya, evrene defalarca teşekkür etmişim. Bir yazımda;

“Tüm bu sisli-puslu-belirsiz-bazen pis-bazen temiz-zor-meşakkatli yaşama rağmen beni küçücük şeylerle MUTLU ettiğin, bu özelliği bana bahşettiğin için.. Teşekkür ederim.” demişim.

Bir diğerinde;

“Sıcak evimde,  tek başıma olsam da o akşam güvende ve iyi hissettiğim için, içeceğim ve yiyeceğim olduğu için, sağlıklı olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Ve Tanrıya teşekkür ettim.”  demişim.

* İsyan da etmişim arada. Genelde isyanlarımı çok burada paylaşmaktan yana olmamama rağmen şu yazıda bağırmışım, haykırmışım..

* Seyahat etmeyi çok seviyorum ya, mesela Eskişehir’i hiç görmemiştim burnumun dibinde olmasına rağmen. Eskişehir’e gitmiş, bayılmışım kendisine 🙂

* Hala olmuştum ben ya, 2011 Haziran ayında 1. yaşını dolduran kuzumun yanına gitmişim. Onu daha çok görebilmek, daha çok vakit geçirebilmek istiyordum geçtiğimiz yıl. Doğum gününde yanında olabilmişim 🙂

* Güzel bir etkinliğe ilk defa katılmış, güzel vakit geçirmiş, bir çok JTB takipçisi ve okuru ile tanışmışım 🙂

* İzmir’e güzel bir seyahat gerçekleştirmiş, dalından vişne toplamış, ve yıllardır benimle olan Nikon’uma o seyahat neticesinde veda etmişim ebediyen!

* 3 silahşörler olarak sevgili dostlarım Tolu ve Ayşegül Sultanım ile, cennetimiz, her şeyimiz Kaş’a güzel ve unutulmaz bir ziyaret yapmışız. Anlatmış da anlatmışım!

* Bir yağmur yağmış Ağustos ayında ve ben  “Kimse yalnız kalmamalı, olmamalı. Mutluluğu, yılbaşını, doğum günlerini, terfileri, yeni hayatları kutlarken yanımızda insanlar olmalı. Dostlar, arkadaşlar, akrabalar.. Değiştirileceğimiz şeyleri değiştirebilir, farklı yollardan hayatımıza devam etmeyi seçebiliriz. Hiçbir şey için geç değil. Tanrıya beni daha iyi bir insan yapması için her gece dua etmeye devam ediyorum. Seçmiş olduğum yolların doğru yollar olmasını diliyorum. Ve seçeceklerim için güçlü olmayı, erdemli kalabilmeyi diliyorum. Tüm bunların yanında yürüyeceğim yollarda yine yanımda elimden tutan, varlıklarıyla destek olan, kalpleriyle gülümseyen dostlarım olsun istiyorum.” demişim o yağmurlu gece yazdığım bir yazımda..

* Bu yazımda “İstanbul’a, nostaljiye mi dönerim bilmiyorum. Hayalimin peşinden mi giderim Toscana’ya.. O da meçhul! Tek bildiğim, bu şehirle benim işim bitti!” demişim cesaretle ve ilk defa Ankara’mdan ayrılmam gerektiğini, o şehirle artık paylaşacaklarımızın tükendiğine dair sinyalleri verdiğim hissiyatımı yazıya dökmüşüm.

* Yıl içinde defalarca İstanbul’a gitmişim, ama çocukluğumdan beridir yapmadığım vapurla seyahat edip, kavaklarda soluklanıp bira-midye-patatesle buluşmaca etkinliğini nihayetinde Eylül ayında gerçekleştirmişim.

* İnanmaktan hiç, ama hiç vaz-geç-me-mi-şim!

* Eylül ayının sonunda sevgilim bana evlenme teklif etmiş ve ben O’na bu mektubu yazmışım 🙂

* Bekarlığıma veda etmiş dostlarımla, hayatımdaki en güzel kadın dostlarımla birlikte ve fuşya-pembe pabuçlarımla birlikte Paris’te nikahlanmışım!

* Paris sonrası Belçika‘ya geçmiş, tam bir lezzet turu yapmışım!

* 9 yıl 10 aydır bilfiil çalıştığım, hayatımda önemli yeri olan bir kurumdan ayrılarak İstanbul’a taşınmışım. Yeni yuvama. Yeni bir sayfa açmışım 2011’i bitirirken..

Yukarıdaki listeye dahil etmediğim bir sürü keyifli, lezzetli sofra, bir çok kadeh alkol, birkaç kilo :), bol kahkaha, bir kaç kaz ayağı göz kenarlarına, saçlara 3-5 tel daha beyaz vardı. Var oldu 🙂 Ama 2011’den dilediğim, dua ettiğim gibi gözyaşı, çaresizlik, bol isyan, haykırma ve en önemlisi yalnızlık yoktu! Aile olmama olanak sağladı geride bırakmaya hazırlandığımız yıl. Beni benden çok seven, düşünen, gözleri gülen bir adam verdi bana.

Çok az hasta oldum, çözümsüz dert-sıkıntı, üstesinden gelemeyeceğim hiçbir şey olmadı hayatımda.

Her sabah dua ettiğim gibi önümdeki engelleri tek tek kaldırdı Evren, Tanrı!

Beni daha iyi bir insan yapması için ettiğim dualar da yerini bulmuştur umarım. Benimle olan, yanımda olan, benimle çalışan, bana bir yerden hayatı teğet geçmiş herkes benim için “Dilara iyi bir kadındır hakikaten de” demiştir umarım 🙂

Kollarımı açtım kocaman 2012’yi bekliyorum heyecanla şimdi. Yukarıdaki hesaba bakınca.. Biliyorum, umuyorum, diliyorum ki gelen gidenden daha da mükemmel olacak.

Dilemiş olduklarınız gerçekleşmiş; tüm yeni dilekleriniz de gerçek olsun umarım.

Sevgiler,

 

Ankara’dan İstanbul’a..

Merhaba 🙂

Özledim JTB’yi, hem de çok. Bu kadar uzun ara vermek pek hoş olmuyor. Hem sizler ziyaret alışkanlığınızı kaybediyorsunuz, ya da her baktığınızda aynı şeyi görüyor olmak can sıkıyor; hem de ben nereden başlayıp, ne yazacağımı bilemiyorum falan.

Artık “JourneyToBlue” İstanbul’dan yayın yapıyor olacak bildiğiniz gibi. 17 yaşında bıraktığım şehre neredeyse 20 yıl sonra tekrar dönmüş bulunuyorum.

O zamanlar çocuktum daha, genç kızdım sonra, ailemle yaşıyor, okuyordum.

Şimdi kocaman bir kadınım, evliyim ve kocamla birlikte yaşıyorum.

Bakalım 20 yılın ardından tekrar buluştuğum bu şehirle ben neler yapacağız, nasıl geçineceğiz, neleri, nereleri keşfe çıkacağız birlikte..

..

Ankara’dan İstanbul’a taşınma serüveni çok yorucu ve yıpratıcı oldu bizim için. Ankara’da elemeler yapmama, büyük tüm eşyalarımı Antalya’ya kardeşime ve anneme göndermeme rağmen İstanbul’daki kutumuza sığamadık 🙂 Hal böyleyken burada da elemeler başladı ve neredeyse İstanbul’da geçirilen 10 günün sonunda ev yaşanır bir hale geldi. Ne kadar yorulduğumu anlatamam. Sanıyorum ki hayatımda bu kadar yorulup bitap düştüğüm başka hiçbir şey ile uğraşmamıştım!

Şimdilerde evde güzel akşam yemekleri, muffinler, tostun bin bir çeşidi şeklinde gayet domestik uygulamalar üzerinde çalışıyorum. Başka şeyler de var kafamda ama havalar müsade etmiyor. İnanılmaz bir fırtına, yağmur ve buzz hava var dışarıda. Çalışma odasında tam pencere kenarındaki masamdan yazdığım, İstanbul’dan yazdığım ilk yazı bu olsun. Devamı artarak gelsin, amin 🙂

Brüksel’de 3 Lezzet Durağı!

Brüksel’e yıllar yıllar önce, üniversiteden mezun olduktan sonra gitmiştim. Teyzem beni bağrına bastı, 3-4 ay bir okula gittim “Alliance Française” diye haftanın 3 yarım günü. Kalan tüm zamanlarımı da kah gezerek, kah teyzemin dükkanında takılarak, kah sinemaya giderek; daha çok da yiyerek geçirmiştim! Evet, giderken 62 kilo olan ben döndüğümde 68 kilodaydım! Hayatımda bir daha hiç o kadar kilo almadım. Yaş aldıkça kilolarımı bıraktım, tanrıma şükürler olsun ki:) 

Belçika’da -tatlı düşkünlüğüm sonucu- waffle ile tanışmış ve hemem hemen her gün yemiştim. Kremalı, çikolata soslu ve meyve süslü olanlarını değil de ben hep sadesini tercih etmiştim. (Allahtan diyoruz, bir de bunları yeseydim muhtemelen 70’e dayanacaktım!)  Waffle yanında bir de şarap kültürü ile tanışmıştım Brüksel’de. Teyzem ve ailesi her akşam yemeğinin yanında 1 kadeh güzel ve yemeklere uygun şarap içerlerdi.  Düzenli alkol alımının da kilolara katkısı bilinen bir gerçek!

Her neyse. Paris sonrası Brüksel’e geçtik ve 3 gece de orada kaldık bu Ekim ayında. Brüksel, tamamen aile üyeleri ile birlikte vakit geçirme ve güzel sofralarda bulunma şeklinde geçti bizim için. Teyzem yaklaşık 30 küsür yıldır orada yaşıyor, çocukları evlendi, çocuk sahibi oldular. Yıllardır gittikleri, gitmekten keyif aldıkları yerlere bizi de götürdüler. İşte aşağıdaki 3 adres bu keyifli sofraların adresi.

İlk akşam teyzem ve eşi bizi neredeyse 15 yıldır sürekli gittikleri bir Vietnam lokantasına götürdü: “Le Nenuphar

Orta üstü sınıf bir restoran Le Nenuphar. Çalışanları da vietnamlı. Yaşını almış şef garsonu teyzem ve eşini görünce kapıda karşıladı ve kısa bir sohbet ettiler. Uzun zamandır mekana gittikleri için onların özel masalarına oturduk. Hava serin olduğu için iç mekan hizmet veriyordu haliyle, ama gördüğüm kadarıyla çok şirin ve şık bir bahçesi de var restoranın. Denediğimiz her şeyi çok sevdik biz. Başlangıç için yanılmıyorsam 6-7 parçalı bir başlangıç tabağı aldık. Muhteşemdi! Tek tabakla doyabilen biri olduğum için fazlasıyla yetti bana. Ama teyzemin ısrarları sonucu çok güzel bir ördek de denedik. Ne yazık ki o akşam fotoğraf makinası yoktu yanımda, fotoğrafları yok hiç bir yemeğin. Ama giderseniz mutlaka ördek deneyin, pişman olmayacaksınız. Şaraplar da oldukça güzeldi, bir şişe rose ile geceyi tamamladık.

İkinci adresimiz teyzemin kızı Deniz ve eşi Guy’un tanıştıkları zamandan beri gittikleri bir Japon restoranıydı: “Samurai

Tartışmasız defalarca Belçika’daki en iyi Japon Restoranı seçilmiş Samurai. De Brouckere metro istasyonu çıkışında, Fosse aux Loups caddesindeki bir pasajın içerisine gizlenmiş, 2 kata dağılmış ama ufacık, pahalı bir mekan. Uzakdoğu mutfağına, özellikle de sushiye düşkün biri olarak söyleyebilirim ki hayatımda yediğim en iyi sushiyi ben Brüksel’deki bu minnacık restoranda yedim. Bir de hiç denemediğim ızgara ton balığını burada yedim ve 10 üzerinden 10 puan verdim!

Üçüncü adresimiz inanılmaz bir İspanyol restoranıydı: “La Cueva De Castilla

Roberto ve Javier Ponte adlı iki kardeşin işletmesi, sıcacık dekoru, güzel müzikleri ve tabi ki yediklerimizin lezzeti ile bizi bizden alan bir mekan daha! Schaerbeek meydanında, diğer ikisine göre daha merkezi sayılabilecek bir yerde. Roberto, sizi kapıda karşılıyor ve yemekler konusunda yönlendiriyor, günün menüsünden sizin için seçimler yapıyor. Çok tatlı, sıcak kanlı bir Akdenizli:) Kardeş Javier ise mutfakta, şef olarak görev yapıyor. İlerleyen saatlerde her masaya bizzat giderek yemekler konusundaki düşünceleri alıyor. O da takdir edeceğiniz üzere en az Roberto kadar tatlı, ve sıcak kanlı, güleryüzlü:) Ve ister inanın ister inanmayın bu iki kardeş dışında sadece serviste genç bir yardımcı çocuk dışında kimseyi görmedim çalışan olarak.

Klasik paella denedik biz sevgilimle. Deniz ve eşi ile kızları Laura değişik başka tatlar aldılar ve böylece tüm masadakileri tatma imkanımız oldu. Tek kelimeyle nefisti her biri. Seçtiğimiz şarap da harika çıktı, adını aldım not edin lütfen. Kesinlikle bir defa tadın bulursanız bir yerlerde: Rioja Bordon 2004 Reserve

 

Ve böylece yurt dışı yeme-içme postlarının da bir müddet için sonuna geldik. Bu hafta Antalya’ya kardeşime eşyalarımın bir kısmını gönderme, kalan kısmını İstanbul’daki  evimize taşıma telaşımız olacak. Hafta sonundan itibaren artık resmen -tekrar- İstanbullu oluyorum. Baharı İstanbul’da geçirdikten sonra hayatımın(mızın) planı için bir seyahatimiz olacak. Sanırım oradan da yazacak bir sürü restoran, macera, hikaye çıkacak.  Bir de ısrarla ÇokGezenlerKlubünü taciz edeceğim. Bakarsınız beni de aralarına alırlar, belli mi olur? Takipte kalmanızı öneririm:) Güzel bir hafta olsun hepimize.

Paris Manzaraları!

Paris’te evlendik diye biz, o günün akşamı güzel bir düğün yemeği yedik sevgilimin kuzeni ve onun eşi ile. Restonun adını da kartını da almamışım! (Aferin bana!) O geceki heyecandan olabilir. Otelimiz St. Germain bölgesindeydi. Yemek yediğimiz resto ise St. Michel ile St. Germain’in kesistiği bölgenin yakınlarında. O akşama özel soğan çorbası, fondü ve ördek denemelerimiz oldu.

Şunu söyleyebilirim: Hepsi de inanılmaz lezizdi.

Bir de hiç hayatımda denemediğim kaz ciğerini (Foie gras) denedim. Ben sandım ki kendisinden nefret edeceğim. Hayır, hiç de öyle olmadı! Kaz ciğeri seviyorum ben artık, böyle biline:)

Paris’te toplam 3 gece geçirdik. Bu 3 gece boyunca bol bol kırmızı şarap ve bira denedik.

İlk akşam otelimize yerleştikten sonra, sevgilim belgelerimizi konsolosluğa vermek üzere dışarı çıktı. Yaklaşık 1 saat sonra döndüğünde çantasında 1 şişe Bordeaux, 1 sıcacık baget ekmeği ve nefis bir brie peyniri vardı:) Otelimizin hemen yakınındaki metro istasyonundan (Maubert-Mutualité) dışarı çıktığınız vakit sizi karşılayan taze deniz ürünleri, istakozlar, karideslerle dolu bir balıkçı, hemen yanında bir boulangerie (ekmek-pasta fırını), nefis ve çeşitli peynirlerle dolu bir şarküteri ve bunların yanında kareyi tamamlayan bir şarap dükkanı vardı. Metro çıkışı sevgilim, geceye güzel bir başlangıç yapmak adına benim bayıldığım 3’lüyü kapıp gelmiş. Hemen oteldeki su bardaklarını şarap içmek için, çantamızdaki İsviçre çakısını peyniri ve ekmeği kesmek için kullanmak suretiyle yatağın üzerinde akşam pikniği yaptık:)  İşte o andan itibaren bu seyahatin tamamen yemek ve içmek üzerine kurulu olacağının sinyalleri yayılmaya başladı çevreye!

O akşam güzel bir cafe-barda oturduk ve yerel biraların tadına baktık. Düğün akşamı yemek için seçtiğimiz restoran sonrası güzel bir piyano bar bulduk. Piyano başında genç bir çocuk vardı. Kendi söylediği parçalardan tam sıkılmıştık ki dinlediğim en iyi ve güçlü seslerden biri geldi oturdu piyanonun üzerine. Hatun bir Edith Piaf’tan parçalar söyledi, bir Mireille Mathieu’dan. O yetmedi benim bayıldığım Dalida’dan. Sonra Melody Gardot’ya geçti, derken bir baktık mest olmuş kalmışız hepimiz. Çıkarken herkes tebrik etti hatunu. Onu dinledikten sonra Zaz gibi bir youtube videosu ile çıksa ortaya kesin onun 5 katı iş yapar, beğenilir diye düşünmekten de alamadım kendimi.

Son akşamımızı da üniversite bölgesindeki pub, bar ve muhtelif mekanlarda geçirdik. O akşam sevgilimin kuzeninin eşinin doğum günüydü. Tam gece yarısı minicik bir parkta şampanya patlattık. Elimizde kadehler sağımızdaki solumuzdaki gençlerin fotoğrafımızı çekmelerine aldırmadan bir güzel eğlendik:)

Gündüzleri kruvasan ve kahve ilaç oldu bize haliyle, bol alkollü geceler sonrası! Louvre Müzesinin girişindeki sosisli sandviç satan minik bir arabadan üzeri erimiş peynirli ve inanılmaz lezzetli hardallı sandviç yedik. Tadı hala damağımda o hardalın! Paris’e giden herkesin yapmassa öleceği nutellalı krep olayını da abartmadık, ama denemeden bırakmadık!

Velhasıl benden nefret etmemeniz için ne yapabilirim bilemiyorum bu yeme-içmeli post sonrası?

..

Paris’i daha önce de ziyaret etmiş ve her yeri doya doya gezmiş olduğumuz için fazla kasmadık kendimizi bu defa. Canımız nerede isterse orada bir cafede oturduk, soluklandık; caddeye karşı öğlen kırmızı şarap içtik.

Tek alış veriş ritüelimiz ise Hard Rock Cafe ziyaretiydi. (Gittiğimiz her ülkeden bir t-shirt alıyoruz. Sevgilim rock müzik sever ve bir rock grubunda çalıyor olduğundan sebep onun ritüeli desek daha doğru olur kanımca:)

Toparlayacak olursak, kısa cümlelerle;

* Tüm Paris’i yürüyerek gezmek mümkün, eğer benim gibi kondisyonunuz tam ve tabanvay olayına alışkınsanız. Metro ağı da süper yaygın tabi, zorunlu kaldığımız durumlarda kullandık.

* Paris, oldukça pahalı bir şehir gibi geldi bana. İtalya’nın nerdeyse tüm şehirlerinde bulundum, ama bu kadar şaşırdığımı hatırlamıyorum ödediğim ücretlere. Örneğin, sabah kahvaltı niyetine (Petit Dejeuner) yediğimiz 1 kruvasan ve içtiğimiz 1 espressoya kişi başı 9 euro verdik. Bunun yanı sıra eğer menü usulü çalışan yerlerde yemek yerseniz de kişi başı 20-25 euroya 3 çeşit yemek tadabiliyorsunuz.

* Eiffel’e çıkmak için bekleme gafletinde bulunmayın. Benim 3. yakınında oluşumdu ve fakat hala inanılmaz bir kuyruk vardı; bu seyahatte de kısmet olmadı tepesine çıkmak kulenin! Onun yerine Sacre-Couer Kilisesi’nin bulunduğu Montmartre Tepesine çıkın daha iyi.

* Boğazına düşkün insanlarsanız bizim gibi, oraya özgü lezzetleri tatmadan dönmeyin: sokak arabalarında hazırlanan nutellalı krepler, soğan çorbası, bol tereyağlı, sıcacık bir kruvasan, fondü ve tabi ki ekler tatlısı (éclair). Otelimizin bulunduğu bölgede yer alan ve her sabah kapısındaki uzun kuyruklar sebebiyle dikkatimizi çeken Eric Kayser isimli yerden bir ekler aldık ki gider ayak.. Aman da aman!

* Paris seyahatini arkadşlarınızla da yapabilirsiniz, ama sevdiceğinizle gitmenin değeri paha biçilemez:)