Kişisel Notlar Konulu Yazılar

Fırtınaya Kapıldım! (MİM Fırtınasına:)

 

Kapadokyada Ben

Sevgili Ayşem sormuş, “2009 neden iyi geçti? İlk 5’inde neler var” diye:) İlk önce düşününce çok da iyi bir yıl değildi dedim kendi kendime. Zira çok sıkıntı doluydu benim adıma. Çok karmaşık ruh hallerinde ve ikilemlerde geçirmiştim. Ama birden birşey hatırladım gülümsedim. Sonra başka bir şey.. Derken aslında çok da kötü bir yıl olmamış, hatta hiç unutamayacağım güzelliklerde barındırmış içerisinde benim için dedim. Neler mi onlar?

Buyrunuz:

1- Radyo programlarına konuk oldum ben 2009 yılında. Hem de 2 defa, ikisi de Selim‘in programıydı. İlkinde 5 konuktuk yanlış hatırlamıyorsam. Blogları, blog sahibi olmayı, blog dostluğunu falan anlatmıştık. (TRT Ankara Kent Radyosu’nda “Haftaya Paydos” programı) İkinci defa da Sevgili arkadaşım Selim beni 1 saat boyunca (TRT Ankara Radyosu’nda “Bize Göre” programı) tek başıma konuk etmişti. Çok eğlendiğim bir program bana yadigar kaldı 2009 yılından. Tam kaydına hala şuradan ulaşabilirsiniz:)

2- Çok güzel gezmişim ben yine. Her zamanki gibi:) Yaz tatilinde KOS Adası, Bodrum, Kaş, Fethiye ve “o hep merak ettiğim” Kelebekler Vadisi’ni de içine alan 2 haftalık bir tatil. Hem de motorsiklet üzerinde. Daha sonra da İspanya’da Madrid-Barselona seyahatine annekuşum, kardeşim ve can dostum Tolu ile çıkmışız:) Bir de yine motorsikletlerle hafta sonu Nevşehir-Ürgüp yapmıştık. Genel olarak yine bayağı gezmişim anlayacağınız:)

 

3- Canım Tubi’ye harika bir Bekarlığa Veda Partisi organize etmişim geçtiğimiz yıl. Fotoğraflara her baktığımda hala beni o anki gibi gülümseten bir gece yaşadık bir sürü hatun kişi. Hazırlık aşamasında en eğlendiğim işlerden biriydi:) Ayrıca evlendirdik kendisini ve çok mutlu şimdi:) Bu ayrıntı da benim geçtiğimiz yıla ait mutlu hissettiğim anlardan biridir.

Bachelor Party

4- Hala olacağım haberini aldım bir de:) O kadar heyecanla bekliyorum ki minik kızımızı. Sanırsınız ben doğuracağım:) Bir sürü minik minik şey alıyorum Nisan’da gidince vermek üzere. En büyüğü 1 karış:) Kardeşimle her konuştuğumda karşımda inanılmaz olgun ve heyecanla bebeğini bekleyen bir baba hissediyorum. Halbuki o benim ufaklığım hala:( Geçtiğimiz yılın benim aklımda kalan en mutlu anlarından bir diğeri de bu haberi aldığım ana ait.

5- Sonuncu olarak da yeni bir evim oldu benim 2009 yılının sonlarına doğru:) İçerisinde kendimi güvende, mutlu ve keyifte hissettiğim, sıfırdan tek başıma yarattığım, taşındığımdan beri dostlarla dolup dolup taşan, pozitif enerjinin hiç eksik olmadığı çok güzel bir evim oldu benim:)

**

Sevgili Burcu ise Yaratıcı Bloglar Kategorisinde kendisine verilen ödülün bir parçasını da bana uzatmış:) Ve hakkımda 7 bilinmeyeni yazmamı istemiş. Daha önce (E 5 yıl blog yazarsan:) buna benzer 2 mim cevabı yayınlamıştım JTB’de ben. Onlara bir daha link vermektense, aralarından seçtiğim 7 tanesini aşağıya ekliyorum:)

Buyrunuz hakkımdaki 7 bilinmeyen (artık bazılarınız tarafından bilinen) ya da ilginç şeye:

1- Hapşırığımı tutarım. Her ne kadar bunun sağlığıma oldukça zararlı olduğu söylense de, bu alışkanlığımdan bir türlü vaz geçemedim.!

2-Takıntı yaptığım müzik CD’lerimi yerinden hiç çıkarmadan 1 ay dinleyebilirim.

3-Tatlı sosları çok severim. Et ve tavukla yemeğe bayılırım.

4- Günde 3 litreye yakın su içerim. Bu sebeple gün içinde tuvalete taşınmaktan sebep egzersiz yapmaya gerek görmüyorum. Öğlene kadar neredeyse 4-5 defa gider gelirim:) Bazen tuvalete gitmekten bitap düşerim!

5- Kuaförlerde vakit geçirmekten her zaman nefret ettim. Her daim rapunzel gibi uzun saçlarla dolaşınca kuaförde geçirdiğim vakit de takdir edersiniz ki hiç kısa sürmüyor! Nefret ederek saç boyatmaya gidiyorum şimdilerde. Artık bioform yaptırdığımdan beri saçlarıma şekil vermek ya da fön çektirmek için kuaförlere ihtiyacım kalmadı:)

6- İçki içerken bir limitim yok! Açılmış şişeler bitmek zorunda diye bir kural varmışcasına şişeyi bitirmeden yatamıyorum! Birçok erkek arkadaşıma göre iyi içerim.

7- Spora ve müziğe oldukça kabiliyetliyimdir. Eğer ufakken beni yönlendirselermiş iyi bir sporcu ya da müzisyen olabilirmişim.

**

My Angels
Ve son olarak sevgili K.I.S.D‘in mimine cevap vermem gerekiyor sanirim:) Evden bir köşe demiş, gösterin, anlatın; bir de müziğinizi lütfen ekleyin demiş:)

Evde en sevdigim iki kose var. Birincisi Aysegulum Sultanimla birlikte yer aldigimiz fotografin onunde duran meleklerim:)

Bir digeri de tabi ki uzun saatleri uzerinde kitap okuyup, not alarak gecirdigim oranj-krem kanapem:)

Okuma Koltugum

Ekledigim muzikse iki turkce parca olsun. Goksel’den biri, biri de Manga’dan: Mektubumu Buldun mu? ve Cevapsiz Sorular.

1,5 Gün İçin İstanbul!

 

Istanbul

Hakikaten yoruldum sayın seyirciler.

Yol adamı yorarmış.

Sarartıp soldururmuş.

Test edermiş sabrınızı.

Yani yol, sen nelere kadirmişsin be ya:) Sanırım ben uzunca zamandır uzunca yollara gitmediğimden sebep dayanma gücüm kaybolmuş da benim haberim olmamış! Beni çok yordu bu defa bu kısacık hafta sonu seyahati. Ya da ben hakikaten de yaşlanmışım artık:(

2 araba 8 kişi çıktık Cumartesi sabahı yola ŞehR-i İstanbul’a doğru. Zaten ben Cuma gecesi Jazz Klüp etkinliğindeymişim, eve gelip yatmam Cumartesi sabahı 03:00 civarlarını bulmuş; bir de yattığım sabahın güne dönen saatlerinde 6 saate yakın arabada olmak iyi gelemedi bana.

İstanbul’a sebebi ziyaretimiz bir arkadaşımızın nikah törenine katılmaktı aslen. Kendisini pek mutlu gördük, pek sevindik haliyle.

İstanbul’un bizi sağanak yağışlı kucağına buyur etmesinin ardından, köprüden karşı tarafa geçerken kar’a dönüşen yağış neticesinde 2,5 saatlik bir rötarla, normal şartlarda ertesi sabah 5 dakikada katettiğimiz yolu arşınlayıp Taksim merkeze ulaştık!

Önce otele eşyalar bırakıldı, ardından sulu kar altında Taksim’den Nevizade dolaylarına bir yürüyüş. Önceden ayırtılan yerimiz olduğu için şanslıydık İmroz’da, zira bu ne kalabalıktır allahım?

Mezeler, rakılar, kalamarlar derken haliyle yine doydum ben:) Ekibin yarısı uyukluyor, yarısı cin gibi. Ne yapsak derken Zeynepcan atılıyor “Sibel Köse var bu gece, hadi var mısınız NARDİS’e” diye. Olmaz mıyım? Son dönem jazz ve ben eski günlerdeki gibi sıkı dostluk yaşıyoruz. Gerçi evdeki diğer albümlerim kendilerini aldatıyorum diye jazz albümlerime küsmüşler! Olsun varsın, bu ara bana en iyi jazz geliyor.

Gittik güle oynaya 4 kişi Nardis’e, kalanları otele yolladıktan hemen sonra. Özlemişim mekanı. Kaç yıl olmuş gelmeyeli? Hesaplayınca utandım kendimden:( Bar kısmına seğirtiş, biralar söylendi ve anında Kamil Erdem ve Önder Focan ile sohbette bulduk kendimizi. Kamil Erdem, Hayri’nin akrabası. Sibel Köse’de katıldı bize. Süper düper oldu:) Sonra sahneye geçtiler. Parçaların biri gidiyor, soloların biri geliyor.. Piyanoda Kürşat Deniz diye bir çocuk. O eller nasıl eller yarabbim ince uzun parmaklı? Nasıl yakışıyor piyanoya o eller? Tamamiyle konsantre olmuş tadından yenmez haldeyiz hepimiz:)

Ne zaman bitti program biz nasıl kendimizi önce dışarıda, sonra da Saray Tatlıcısında bulduk saat sabaha karşı 03:00’de bir fikrim yok açıkçası:) Yattığımda saatim 04:00’ü gösteriyordu!

Ertesi sabah Beykoz dolaylarında martılara simit atıp, çay içtik sahilde bir yerde:) Sonra Tolu’cumu Sabiha Gökçen’den İzmir’e uğurlayıp Ankara’ya dönüş yoluna çıktık. Bir kısa İstanbul macerası da bu şekilde son buldu.

..

Hafta başından beridir bol bol kitap okuyorum geceleri. Harika müzikler dinliyorum. Çeşit çeşit salatalar yiyorum afiyetle. Pazartesi buğdaylı-ton balıklı yaptım mesela Num-Num usulü. Annekuşun yolladığı avakadolarla domatesli, gravyer peynirli yaptım geçen gün. Biraz da fesleğen kıydım içine. “Aman tanrım” dedim, sonra “Ben masterımı salatalar üzerine yapmalıymışım!” dedim.

..

Evde çalışma odasında, loş ışığımın altında kitabımı okurken gecenin bir saatinde dün mutlu mutlu gülümsedim ve dedim ki “Teşekkür ederim tanrım. Bana bu kadar iyi ve güvende hissettirdiğin için teşekkür ederim.”

🙂

Ankara’da Ilk 3 Dinlence

Bu liste tamamen kendi tercihlerim üzerinden oluşturulmuştur:)

1 ~ Benim için Ankara’da dinlenmek istediğinde ilk ne yapar, nereye gidersin diye sorsa biri alışkanlıktan olsa gerek “Seğmenler Parkı” derim herhalde. 1993 yılında geldim Ankara’ya ben. Yani neresinden bakarsanız bakın temizinden bir 17 sene olmuş!! Her hafta sonu evimden çıkıp, sabah erkenden, önce Kuğulu sonra Seğmenler yapmazsam rahat edemezdim ben. Kışın bile aksatmamaya çalışırdım. Spor olsun diye. Kafam bozulsa beni Seğmenler Parkında bulursunuz mesela. Spor için de ayaklarım oraya götürüyor beni, bir şey düşünmek istediğimde de, dinlenmek istediğimde de.. Kışın mesela kar yağarken çok yürümüşümdür cebimde matara, içinde konyak-viski ne verdiyse artık:) Kahvemi alır, içine boca eder, karda bıraktığım izlere dalarım.

Yazları kitabımı alır giderim. Olmadı kulağımda müziğim, elimde simidim, sandviçim artık ne varsa. Çimenlerine örtü sererim, yayılırım orada; mini piknik yapar dergi karıştırırım. Severim Seğmenler Parkını:)

2 ~ Buraya da Eymir Gölü‘nü koymak istiyorum izninizle. Aracımız olursa da burayı tercih ediyoruz zira:) Eymir Gölü ile münasebetimiz ODTÜ yıllarıma dayanır. O zamanlar örtümüzü, sandviçimizi, içececğimizi alır gider bir kıyı köşesinde keyif yapardık. Özellikle -benim için- o yapılacak hiçbir şey bulunamayan “Pazar” günleri!

Sonra büfelerinden balık-ekmek yemeye başladık. İçecekler değişti bira oldu:) Kah kalabalık kah çift olarak çok zaman geçirdim ben Eymir Gölü kıyısında. Bana hatırlanacak bir sürü anı bırakan dinlence mekanlarından en önemlisidir neredeyse. Son birkaç yıldır da yürüyüş yapmak için tercih ediyoruz, süper oluyor. Arka kapısından girip ön kapıya kadar yürüdüğünüzde neredeyse 1 saat sürüyor yürüyüş. Sonra kahvaltı. Arada ördek besleyip, tavşan da kovalıyoruz tabi:) Kürekçileri fotoğraflıyoruz falan.

3 ~ Benim dinlence mekanlarımdan biri de Tunalı’daki D&R Mağazası. Özellikle son aylarda en sık yaptığım şey haline geldi, çok hoşuma gidiyor:) Gidiyorum, aylık dergilerimden, beğendiğim kitaplardan alıyorum. Aşağı kattaki Gloria’dan da kahve. Sonra çıkıyorum yukarılara, pencere kenarında rahat bir koltuk bulup çöküyorum hemen. En son 2-3 saat geçirmişimdir mutlu mesut.

Amerika’da iken Barnes&Nobles’da yerlerde oturup kitap okuyanları ilk gördüğümde müthiş imrenmiştim. İçlerinde zaten Starbucks’ları var çoğunun. Millet kahvesini alıyor, kitabını alıp yayılıyordu yerdeki halıların üzerine. Burada da bunu yapabiliyor olmak hoş. Kendimle ve elimdeki kitap-dergi ile geçirebildiğim o birkaç sakin saat bana çok iyi geliyor. Evimin dışında olmak istediğimde buraya geliyorum. (Hem de evden buraya kadar yaklaşık 20 dakika yürüyorum:) İçerideki müzik sesi de çok rahatsız edici değil. Zaten öyle konsantre oluyorum ki, çoğu zaman ses falan da duymuyorum:)

Gördüğünüz üzere benim KOCAMAN Ankara’daki dinlence mekanı sayım 5’i bulamadı bir türlü. Konuştuğum herkesin alternatif önerileri oldu tabi. Ben bu listelerde hep kendi tecrübelerimi paylaştım sizinle. O sebeple 3.den sonrakiler alternatif olacak ve beğeninize sunulacak. Eğer bunlardan tecrübe ettiğiniz var ise, lütfen izlenimlerinizi paylaşın. “Yok bunlar değil de, benim de şöyle bir yerim var bu KOCA Ankarada dinlenmek adına” diyorsanız ona da yorumlarımız açıktır:) Az da olsa faydalı olabildiysem, fikir verebildiysem mutlu olurum:)

Alternatifler ~ Starbucks‘lar:) Bu öneriyi yapan arkadaşımın uzun yıllar süren Amerika tecrübesi olduğu için el mahkum onu mutlu eden mekanlar bunlar:)

~ Papazın Bağı. Ben çok sık gitmedim buraya. Ama daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere arada birkaç defa gitmişliğim oldu. Dinlence mekanı olabilir demek ne derece mümkün bilemiyorum, zira ben son gidişimde yüksek sesle konuşanlardan, bağırıp çağırarak ördekleri kovalayan çocuklardan rahatsızlık duymuştum. Ama şehrin göbeğinde yeşillik, ağaçlık bir mekan işte!

~ Mogan Gölü. Eymir dışında buraya da gideriz. Ama dinlenmekten öte daha çok yemek-içmek için:) Özellikle çocuklarıyla hafta sonu vakit geçirmek için buraya giden arkadaşlarımın tercihi de burası oldu.

~ Kızılcahamam. Tahmininiz üzere piknikçilerin tercihi de bu yönde:) Her ne kadar Ankara merkezde olmasa da oldukça yakın aracı olanlar için. Ağaçların altında yayılıp, benim Eymir ya da Seğmenler Parkında yaptııklarımı yaparak dinlenebilirsiniz sanırım:)

*

Uzunca bir süre yazı dizisi falan yok:) Zormuş düzenli yazı yazmak:) Hafta sonu İstanbul’daydım ya, biraz ondan bahsetmek istiyorum şimdi. Sonrası allah kerim. Hayatın karşıma çıkardıklarını önünüze koyduğum için, duamızı eksik etmeyelim çok ve çeşitli şeyler çıkarsın diye, olmaz mı:)


4- Ankara’da Ilk 5 Cafe-Restoran

Bu liste tamamen kendi tercihlerim üzerinden oluşturulmuştur:) Cafe-Restoran başlığı altında sıralamaya -naçizane- uygun gördüğüm yerler yine benim “top mekanlar” listemde yer alanlar arasından seçilmiştir.

1 ~ Quick China tabi ki bir numaraya oturur bende! 1996 yılında açıldığından beridir gidiyorum. O zamanlar eski yerinde, Arjantin Caddesindeydi. Daha fast&food gibiydi. Daha sonra konseptini farklılaştırarak şimdiki yerine, rahmetli Uğur Mumcu’nun Sokağına taşındı.

Burasını yazın özellikle daha bir çok severim. Bahçesi harikadır. Yazları genel olarak öğlen açık büfe olayına gireriz ve saatlerce otururuz. Yeni yeni dekoru değişmiş tekrardan, ben pek beğenmedim daha önce de yazmıştım bu halini. Belki de eskisine çok alıştık, zamanla buna da alışırız bilemiyorum.

Sushi’nin yanı sıra Çin, Japon ve Tayland yemeklerine menüsünde yer veren mekanın en favori tatlısı benim için “Balda Kızarmış Ceviz”dir. Allahım o nasıl güzel bir tattır. Cevize tapınan biri için harika bir tatlı çerez oluyor. Tavsiye ederim:) Balda kızarmış muz olayına ise hiç alışamadım. Muzdan zaten haz etmem, bir de pişince iyice fena oluyor benim gözümde!

Ben sıklıkla sushi yemek için tercih ediyorum Quick China’yı. En çok da “Kyoto California Roll” dedikleri içinde yengeç, karides ve avakado olanıyla “Crunchy Roll” dedikleri hafif yağda kızartılmış olanını tercih ediyorum. Sevgili dostum Evren geldiğinde ise genelde 36 parçalık kocaman bir tekne söylüyoruz önümüze:) Çin, Japon ve Tayland mutfağından da eve söylüyorum genelde. Bir tek yıldızımın barışamadığı yemek burada “Pad Thai” olmuştur. Karideslisini yedim iki defa ve hayal kırıklığı, hayal kırıklığı:( Tabi Londra’da yediğimle kıyaslarsam olacağı bu sanırım!

Ankara’ya gelen tüm misafirlerimi götürdüğüm yegane yer. Alt katında yeni bir V.I.P Salonu açılmış 20 kişilik. Özel davetlerinizde kullanabilmeniz için. Akşam saat 23:00 civarında servis hizmeti bitiyor genelde. Rezervasyon, özellikle hafta sonu, şart. Son 2 ayda 6 defa giderek kendi rekorumuzu kırmışız bu arada. (Gelen extrelerden takip edince:))

2 ~ Ben her ne kadar yeniliklere açık da olsam bazı eskide kalmış yerlere, şeylere ve kişilere gönül bağıyla bağlıyımdır. Gar Lokantası da bu eski bağlılıklarımdan biridir her ne kadar son dönemde çok sık gitmemiş olsam da. En son Aslı kuzumla bir öğlen kaçamağı yaparak o en sevdiğim zeytinyağlı tabağıyla buluşma gerçekleştirdim geçtiğimiz ay sonu. Gar Lokantası özellikle ev yemekleri ve zeytinyağlıları ile çok güzel bir alternatif Ankara’da. Tabi ki ızgara, balık hatta kuzu çevirme bile yiyebilirsiniz burada. Ama bunlarla ilgili alternatif çokken çevrede, sıkılınca kaçacağınız bir mekandır Gar.

Ben her daim zeytinyağlı yediğim için diğer yemeklerinin lezzeti konusunda tecrübe sahibi olmamakla birlikte, ekürideki ağzının tadını bilenler için hep iyi puanlar almıştır diyebileceğim sadece. En son gittiğimde beni mutlu eden birşey oldu burada. Gar Lokantası’nı içerisindeki atmosferle, hizmet kalitesiyle ve bana hizmet eden tatlı garsonu ile sevmiştim ben. Sonra o garson ayrılmıştı:( Mutlu oldum, zira geri gelmiş. Beni tekrar o ağırladı ve rakıyı ve türk kahvesini nasıl içtiğimi aynı şekilde hatırladı! Budur!

3 ~ Cafes Des Cafes, yıllardır sıcak ve samimi atmosferini koruyor Tunalı Hilmi Caddesinde. Zencefilli Limonatası ve elmalı payına hasta olduğum yerdir kendisi. Bir de yazları bahçesine:) Çok bilgisayarımı atıp çantaya tek başına gitmişliğim, bahçedeki beyaz dekora serilmişliğim ve saatlerce yazıp çizmişliğim vardır. Limonata üzerine limonata içerken, sadece bir porsiyon tatlı yiyebildiğim; duvarlarındaki 50’li, 60’lı yılların siyah-beyaz New Yorker Magazine dergilerinden çerçeveletilmiş tablolara hayran olduğum mekan. Bana gençliğimi hatırlatıyor, zira gençken ben! daha sık giderdik sevdiğimiz insanlarla.

Cheesecake’inin çok iyi olduğu söylenmekle birlikte, bilmiyorum hatırlayanınız var mıdır?, bir zamanlar İran Caddesinde yer alan IVY diye bir mekan vardı. Cheese Cake Factory’nin cheesecake’lerini her fırsatta tatmak için burada alırdım soluğu. Benim için cheesecake işte Cheese Cake Factory’nin cheesecakedir. O sebeple buradakine iyi puan vermek içimden hiç gelmez benim!

Yemeklerinden çok kahve-tatlı, mini kahvaltı alternatiflerimiz için tercih ederiz ve pek de iyi ederiz:) Bir sürü dergi-gazete bulunur mekanda, dolayısıyla eşinizi dostunuzu beklerken sıkılmaya fırsat bulamazsınız. Bir de ben içinde kocaman koltukları olan mekanları pek severim. Bana daha sıcak ve ev ortamını hatırlatır geldiği için belki de. Buradaki koltuklara da yer buldukça yayılmayı seviyorum.

Bu kış sıcak şarap içmek için uğradım bolca. Aslında kendi evimdeki sıcak şarapla pek kıyas kabul etmezdi ama:)

4 ~ Kale Washington, mutlaka en iyi restoran kategorisinde kendine yer bulmalı burada ya da başka bir listede. En sık gittiğim dönem sanıyorum Gilan Mücevher’de çalıştığım günlerdi. Yani yıl 2002 falan. O sıralar İstanbul’dan gelen misafirlerimizi ağırlardık orada. Bir dönem de yabancı konuklarımı ağırlamıştım iş için gelen. Daha çok prtokol grubu dediğimiz bir müşteri kitlesi vardır. Bürokratlar, gazeteciler, ağır adamlar gelir. (Bir yemekte hiç unutmam Ali Koç vardı karşı masamda. Ne güzel mavi gözleri vardı bak hatırladım:)

Kendine has suflesi, Borç Çorbası ve Halep İşi Kebabı meşhurdur benim için. Yaz aylarında terasına bayılırım. Kale’den Ankara manzarası panoramik olarak gözünüzün önündeyken yemeğinizi hafif, ılık rüzgar yüzünüzü okşarken huşu içerisinde yiyebilirsiniz:)

5 ~ Bu mekan ara ara ziyaret ettiğimiz bir yerdi yıllardır. Şimdilerde nerdeyse haftada en az 1 gün, bazen hatta birkaç gün burada oluyoruz. Sardunya Cafe‘den bahsediyorum. Şipşirin, minicik, rengarenk çiçeklerle ve minyatür bir havuzla bezeli bir bahçeye sahip. Bahar-Yaz akşamları bahçedeki ağaçlarda bulunan minik fenerleri, cam fanuslardaki mumları yakıyorlar. Işıl ışıl pek romantik oluyor:)

İçerisi ise tuğlalarla örülmüş duvarlarıyla, ahşap kirişleriyle, sıcacık ve loş ortamıyla, güzel seçilmiş müzikleriyle bana huzur veriyor. Farklı bir havası var burasının. Sevgili Selim ve ortağı Banu’nun “Salı Sardunya” günleri vardı mesela, şu an ne durumdalar bilemiyorum. Biz de
Başak‘cımla ayrı ayrı keşfedip birbirimizi burada ağırlamak istemiştik aynı anda:)

Bir kadeh şarap, hafif bir yemek, bir de eküriyle sohbet için gidip deneyin diyebileceğim bir yer.

Alternatifler ~ The House Cafe İstanbul özellikle Ortaköy ve Tünel’deki mekanlarıyla benim en sevdiğim cafelerden biridir. Doğru düzgün risotto yiyebilmek için tüm mekanları deneyen biri olarak, burada da Buğday Risotto yemiş, beğenmiş ve sürekli tercih etmiş biriyim. Bunun dışında arkadaşlarımla buluşunca peynir tabağı isteriz. Levrek Bruschetta ve Somon Izgarasına ise tek kelimeyle bayılırım.

Ankara‘da da açılınca bir defa gitmiştim. Alışkanlıkla peynir tabağı ve şarap için. Ama o oldu nedense:( Özel bir sebebi yok, sadece tercih sıralamasında üstlerde yer almıyor bir türlü. Akşamları önünden geçiyorum sürekli, çok hoş görünüyor şu anki dekorla mekan olarak.

Bunun yanı sıra mesela Budakaltı vardır Budak Sokak numara 6’da hizmet veren. Bir dönem buraya da çok sık giderdim. Artık tercihlerim arasında olmuyor pek. Ama Ankara’lıların sevdiği, bildiği, sıklıkla tercih ettiği bir başka hoş mekandır. Biraz tuzludur:)

Merkez Lokantası, Atatürk Orman Çiftliğin’de canım ciğerimdir mesela. Aslen restoran olamamış, tam anlamıyla lokanta kalmış bir mekandır. Arnavut ciğerini sıcacık getiriler masaya. En çok onu severim. (Bir de tabi ki kaymaklı ekmek kadayıfını. Enfestir!) Genelde yazın bahçesinde meze-rakı olayı için gideriz. Benim için eskilerden kalan anısı vardır!

..

Not: Bu yazı dizisi ile uğraşırken sürekli acıkıyorum:) Neden acaba? Son liste ile -“Dinlence Mekanları”- yazı dizime nokta koyacağım inşallah. Fakat araya giren bir İstanbul seyahatim sebebiyle o yazı haftaya kaldı sanıyorum. İstanbul’a dua ediyorum 3 gündür. “Hava ılık ve açık olsun. Bebek’de Aşk Cafe, Ortaköy’de House Cafe, Tünel’de ve İstiklal’de ve Nevizade’de olmak istiyorum:)” diye. Aslen bir nikah için gidiyoruz, ama ilk defa bir eksikle eküri olarak İstanbul’da olacağız. Fırsat mı fırsat!


Şimdiden güzel ve benim tabirimle “süper” bir hafta sonu geçirmenizi, güzel kahvaltı sofralarında bulunmanızı, sevdiklerinizin dizinizin dibinizde olmasını, yeni filmler seyrederek geçireceğiniz bir 2 günün sizin olmasını dilerim:)



4- Ankara’da İlk 5 Şahsına Münhasır Mekan

Bu liste tamamen kendi tercihlerim üzerinden oluşturulmuştur:)

Nev’i Şahsına Münhasır demek, İngilizce’de “Unique” kelimesinin karşılığı gibi geliyor bana. Türkçe’de ise “farklı özellikleri sebebiyle diğerlerinden ayrılan” ya da “eşi benzeri olmayan” gibi tanımlamalar yapmamız mümkün sanıyorum. Buna yakın düşünüp, yaptığım listelerde bir yerlere oturtamadığım mekanları burada listeledim.

1 ~ Ankara’da sanıyorum Kalbur Balık Restorant‘ını bu listede ilk sıraya oturtursam kimse bana kızmaz:) Tam 20 yıldır hizmetimizde olan bu mekanla benim tanışmam üniversite yıllarıma denk gelir. Tesadüfen girdiğimiz bu mekan ilk şahsına münasırlığıyla bizi bayağı etkilemişti: Kredi kartı geçmeyen, sadece nakit paranın konuştuğu bir yer burası:) Biz tabi öğrenci olunca zaten kredi kartı ne gezerdi, ama oldukça şaşırmıştık bunu duyduğumuzda. (Sonraları İstanbul’da benim hep en iyi balıkçı-meyhane listemde yer alan Kuzguncuk’taki İsmet Baba’da da karşılaştım aynı uygulama ile:) Ay ne çok özledim İstanbul’u da, İsmet Baba’yı da:(

Chain Des Rotisseurs üyelerine yemek yedirebilen en mütevazi ve ilk lokantaymış ayrıca. Ve diğer şahsına münhasırlığı da sahibinden geliyor artık gidenlerin gayet iyi bildiği üzere:) Sayın Mehmet Tekmen oldukça ilginç bir insan. Özünde çok iyi biri eminim, ama aksiliği ile pek bir meşhur. Mesela biz bir mezeye resmen bayılmıştık ve ikinci tabağı istemiştik. Hiç unutmuyorum “Yok ikinci tabak falan size. Daha başka şeyler yiyin, tadın. Bir sürü meze var” demişti:) Tabi o zaman gülememiştik, çok şaşırmış ve hatta biraz da kızmıştık iyi hatırlıyorum. Sonra sonra mekana gidenlerin söyledikleri, anlattıklarıyla şehir efsanesine dönen Mehmet bey’in aksiliği de onaylanmış ve hatta kabullenilmiş oldu:) Bir arkadaşımız da tabağındaki balığı bitiremedi diye fırça yemişti mesela. O tabağa konan ne varsa silip süpüreceksiniz yani. Bilerek gitmenizi tavsiye ederim:) Yani bir süre sonra size fırça atmaz, bulaşmazsa kendinizi öksüz çocuk gibi hissedebilirsiniz:)

8-10 masalık minik ve oldukça sade, gösterişten uzak bir mekan Kalbur. Sıcak ve soğuk nerdeyse tüm mezeleri balıkla yapılıyor. Somon’dan hazırlanan bir balık pastırması var, mis! Karides köftesi var mesela, farklı! Balıktan yapılan içli köftesi var, hatta mantı bile var! Çok güzel ege otlarından soğuk zeytinyağlı mezeleri var. Balığa hiç yeltenmeyin derim. Zaten birkaç gidişte anca tüm mezelerin tadına bakabilirsiniz.

Kesinlikle rezervasyon lazım. Zira İstanbul’dan bile gelen oluyor mekana. Biz, yabancı misafirlerimizi buraya getiriyoruz. Şaşkınlıkla takip ediyorlar olan biteni:)

2 ~ Gelelim bir diğer şahsına münhasır mekanıma: Kıtır’a. İstanbul’dan gelen dostlarımın “Ankara’da olmayı en kolay ve güzel hale getiren ve özlenen bir mekan” şeklinde tanımladıkları, yine üniversite yıllarımın keşfine yani. Kıtır ne restoran, ne lokanta, ne pub ne bardır.

Yiyip yiyebileceğiniz en iyi kokoreç burada yapılır. Mekan olarak hafif loştur gece-gündüz. İçerideki tüm lambalar el emeğidir. Belli aralıklarla-eskidiği için-tıpatıp aynıları boyanarak eskileriyle yer değiştirilir:) Sıcak yemek azdır, ama öğlen saatlerinde tüm çalışan grubun gelip yemek yiyeceği kadar yeterlidir. Cuma öğlenleri hep hamsi tava olur:)

Kumpiri ise benim için bir numaradır. Rus salatasının eşi yoktur. Şimdi bir de “Duble Fırınlanmış Kumpir” serisi var ki, aman aman diyorum. Kumpiri hazırlıyorlar, sonra üzerine kaşar döküp bir defa da 10 dk. kadar fırınlıyorlar. Üzeri nar gibi kızaran kumpirinizle mutlu mesut zaman nasıl geçiyor hiçbir şey anlamıyorsunuz:) Ayrıca beyaz peynirli-maydonozlu kumpiri de favorimdir, belirtmeden geçmeyeyim.

İçeride akşamüstleri yer bulmak na mümkündür. Ama havalar müsade ettiği sürece dışarıda keyif yapılabilir. Zaten önemli olan tanıdığınız herkesin bir şekilde burada karşınıza çıkma olasılığıdır:) Yalnız gidip çok grup olmuşumdur burada:)

3 ~ Şimdi biraz farklı bir mekana uzanacağız sizinle 3 numara için: Ankara Kalesi’nde yer alan Pirinç Han‘a. Kale, benim Ankara’da semtinden bu kadar haz etmeyip kendisine bayıldığım neredeyse tek yerdir. Pirinç Han ise… İşte nev’i şahsına münhasır’dır:) Ne zaman ilk gittim hatırlamıyorum. Sonra da defalarca Kale’ye fotoğraf çekmeye, rahmetli İDOL’de kahvaltıya, vs.. ne zaman gitsek mutlaka uğramaya başladık buraya.

Ankara’nın ilk ahşap han’ı. Minik bir avlusu var. Duvarda sizi Han Duvarları şiiiri karşılıyor. Nedense buraya her girdiğimde sanki zamanda geriye yolculuk yapıyorum. Bildiğiniz herşey dışarıda kalıyor, ezberinizden çıkıveriyor. Girişte çok güzel bir cafe vardı gözlemeleri meşhur; artık dışarı taşınma aşamasındaymış duyduğum. Başka birşey olacakmış umarım kötü bir yer olmaz:( Oturduğunuzda avluda gramafondan yükselen taş plakların sesini duyarsınız. İçinde antikacıların, ressamların, şapkacıların, hediyelik eşya satanların dükkanları var. O antikacılarda ben kendimi kaybediyorum. Bir arkadaşım sürekli oradan ev eşyası alıyor kendine. Hatta en son bir gramofon aldı:) Görülmeye değer. Minik parfüm şişeleri mesela koleksiyoncuları çıldırtacak düzeyde. Cam işi, ahşap işi bir sürü yaşanmışlığın izi olan irili-ufaklı eşya var Pirinç Han’da.

Ankara’da olup da görmeniz gereken bir yer derim ben.

4 ~ Şimdi bir çoğunuz belki 4 numaraya anlam veremeyeceksiniz. Hatta “Belki cafe’ler arasında sayabilirdi de, ne alaka şahsına münhasır mekan” diyeceksiniz:) Cafe Lins, BENİM İÇİN bu kategoriye koyulmayı kesinlikle hakediyor. Bir anlatayım bakın, belki tatmin olursunuz:)

Yılını hatırlamıyorum, ama çok oldu. Ayşegül Sultanımla keşfettik burayı biz. Önce bahçesine hayran olduk, geniş, ağaçların altında, sevimli kuşlu-yıldızlı ışıklar var ağaçlarda mavi mavi. Sonra Cuma akşamları müzik yapan çello ve gitar ve klarnet üçlüsüne. Ben Fransızca takıntılıyım ya, -Frankofonluk var bir şekilde ama nasıl?- sonra sonra arada çalan o güzelim Fransızca parçalar beni cezbetti. Yemekten önce gelen ekmeklerine aşık oldum mesela. Yuvarlak olanlar da güzel, ama diğerleri leziz ötesi! Böyle tane karabiberli, kekikli zeytinyağına banıp banıp yiyorsunuz:) İşte mesela kendi yaptıkları bu ekmekler onların en farklı özelliği bence.

Peynirli biftekli sandviç nefis! Peynir tabağı devasa ve tam olması gerekenlerle dolu. İki kişilik geliyor ayrıca. Yanına bir Frontera ile artık diyecek birşey bırakmıyor. Burayı benim için özel yapan şeylerin başında bu ikili ile, hayatıma giren özel insanlarla burada yaptığım keyifli buluşmalar gelir. Tanıdığım, tanımaktan memnuniyet duyduğum herkesle burada bir “an” geçirmişliğimiz vardır. Sanıyorum Dilara’nın misafir salonu oluyor Lins bunca yıldan sonra.

Hiç unutmuyorum, bir gün yediğim tortelliniyi o kadar beğenmiştim ki, garson “Nasıl buldunuz yemeğinizi?” diye sorduğunda “Bayıldım, nasıl yapıyor aşçınız bunu?” dedim. Verilen cevap: SEVGİYLE tabi ki olmuştu. Sonra başka bir arkadaşımdan daha duydum, ona da bu cevap verilmiş Dana Külbastı için:)

Bir garsonu vardı:) O da şahsına münhasır bence:) Ben pek haz etmemiştim kendisinden, zira böyle gerekli gereksiz espri yapardı ama iğneleyici. Yada bize öyle gelirdi. Sonra ben bir gün bir yazı yazdım JTB’ye. Şurada tümü. Orada bu garsondan da bahsetmiştim. Ardından işletme sahibi bana bir e-mail gönderdi ve bu kişiyi çok merak ettiklerini, ama tahmin ettikleri kişiye yazımı okuttuklarında kendisinin çok üzüldüğünü anlatan. Adını hatırlamıyordum, o sebeple o mu değil mi bilemedim bende. Sonra, inanılmaz, gittiğimiz günlerde o garsonun hali tavrı farklıydı! Hakkaten de artık espri yaparken daha düzgün şeyler söylüyor. Ve benden bağımsız giden arkadaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar. Bu çocuk değişmiş, hayırdır diye:) Artık o garsonu da seviyoruz. Zaten yıllardır ekipten kimsenin değişmemesi de o işletmenin ne kadar doğru işler yapan bir yer olduğunun da göstergesi değil midir?

Gelelim deneyin diye ısrarlı olduklarıma:

* Elmalı İspanyol keki, yanında dondurmayla. Lin’s Spesiyal. Bunlar tatlı:)

* Parmesanlı Levrek, Dana Külbastı, Mantar Soslu Bonfile.

5 ~ Şahsına Münhasır son mekanım benim için “özel” başka bir yer olacak: Cafemiz. 1993 yılında kurulmuş Cafemiz, sanıyorum bir yıl sonra da bizim uğrak noktamız olmuştur. Üniversite yıllarımda haftada en az 1 defa buraya gelmek için para tutardım elimde:) Biraz pahalıydı öğrenciye göre.

Mahmut Usta’mın Salatası benim en sevdiğim salataydı. İçerideki masalar-sandalyeler-dekorun tümü ahşaptı. O en sevdiğim Fransız sokak kafelerine benziyordu. Şef garsonuyla tanış olmuştum, her zaman da saygıyla anarım kendisini. Yıllarca bana adımla hitap etmiş, en sevdiğim şeyleri hep aklının bir köşesinde tutmuş ve hep güzel, ufak jestlerle beni uğurlamıştır:) O ayrıldıktan sonra da gittim bir süre, ama dekorasyonuna yapılan müdahale sonrası artık o kadar da sıcak gelmiyor üzgünüm ki bu mekan:( Gerçi şimdiki bembeyaz hakimiyeti ile de farklı bir yer Ankara’da, ama benim için çok değil.

Sahipleri ile şahsen tanışma şansım olmuştu. Gamze Üner benim iş kadını olarak da çok takdir ettiğim bir kadındır. Bilmeyenler için, Big Chef’s de kendisinin yarattıklarından biri. Çalışanlar saygılı ve işlerini sevgiyle yaparlar. Arjantin Caddesinin havasını değiştirmeyi başarmış bir mekan olarak görüyorum orayı ben. Onun dışında kalıcı olmayı başaran bir yer daha olmadı! Kim ne derse desin kendine has bir tarafı vardır burasının. Ankara’ya yolu düşenler mutlaka burada olurlar bir şekilde.

Umuyorum ki Şahsına Münhasır Mekanlarım size biraz fikir verebilmiştir. Denedikleriniz olmuştur mutlaka bu listeden de. Kısaca sizler de sizin için “kendine has” diye tanımlayabileceğiniz mekanlarınızı yazarsanız ben de çok mutlu olurum:)

Süper bir hafta sonu diliyorum. Pazartesi görüşmek üzere:)