Güzel Şeyler Konulu Yazılar

Mayıs Ayı ve Kendisini Sevme Nedenlerim!

Ciceklerim

Bilenler biliyor, benim en sevdiğim ay Mayıs ayıdır. Sonra Eylül gelir.

En sevdiğim mevsim ise “Renkli İlkbahar”dır 🙂 Hani Candan Erçetin’in “Sarı Sonbahar”ı var ya. Benim de Renkli İlkbahar’ım var.

Benim için İlkbahar’ın tek bir rengi yok. Tüm renkler O’nda, O’na ait sanki; beyaz-pembe-mor-sarı-kırmızı çiçekler açmış yeşil-kahve ağaçlar mesela. Masmavi, ışıl ışıl akan akan dereler, akarsular mesela.

~

Mayıs ayında en sevdiğim zeytinyağlı yemeğin ana maddesi olan barbunyanın tam zamanıdır! Ben barbunyayı annemden gördüğüm usulde havuçlu, patatesli falan yaparım. Ama insanın Gürcü bir dostu olunca.. Ve aynı zamanda Gürcistan mutfağının vazgeçilmez unsuru olan cevize de tapıyorsa bu barbunya cevizli yapılır. Bir de leziz olur ki şaşar kalırsınız:) Yummy:)

Sonra Mayıs ayında hayatımızın vazgeçilmez parçaları olan annelerimizin günüdür. Hele de benim gibi gurbette annenizden uzaksanız bu ayda bir gün size bir miktar koymakla birlikte yine de onlar için bir şeyler yapar arar, çiçek yollar, “seni seviyorum”larla dolu öpücükler gönderirsiniz:)

Bahar Şenliklerinin ağırlıklı yapıldığı ay da Mayıs ayıdır. ODTÜ’deyken ben anlatmıştım şurada bir yerde şenlikleri kaçırmaz, özellikle de konserlere giderdim. Şenlik ve eğlence ayıdır ayrıca Mayıs benim için.

Mayıs ayında doğmuş 3 kardeşim var benim! Zaten toplam 4 kişiyiz:) Yani ben dışında tüm ufaklıkların burcu Boğa! Boğalar hayatıma bir onlarla girdi bir Ayşegül Sultanla. Yani bir şekilde Akrep kadını olan bendenizin hayatında olmazsa olmazlar bu ayda doğanlardır diye de genelleyebiliriz herhalde:) Bir sürü doğum günü, bir sürü hediye, bir sürü pasta ve dahi kutlama demek Mayıs:)

Kırmızı kırmızı kirazların ortalığa serilmeye başladığı aydır Mayıs. Ben severim kirazı. Çilekten sonra ama. Çocukken de kulağıma küpe yapar aynanın karşısında dudaklarımı büzüp Ajda Pekkan’cılık oynardım:) Hiç bahsetmedim burada ama, ben koyu koyu kopkoyu bir Ajda hayranıydım çocukken. Tüm şarkılarını ezbere bilir, üzerimde annemin ipek mavi sabahlığı, ayağımda annemin bilmem kaç numara büyük gelen topuklu ayakkabıları, bir elimde saç fırçası, diğerinde ona bağladığım uzun kurdele ile (ki bu kurdele mikrofonun kordonu oluyor:)) Ajda Pekkan mimikleri ve tavırlarıyla karşımda esir aldığım arkadaşlarıma ve bir numara ufaklığım Cihan’ıma zorla konserler verirdim. Ha bir de peruk vardı bak hatırladım. Annekuşun kahküllü peruğu! Eğer çenesi düşük, bol bol kullanacak cümlesi varsa bir kadının bir kırmızı kirazdan buralara geliverir.

Balkonumda Ciceklerim

Sonra, en favori tenis turnuvam, number one’ım, ölmeden önce yapılacaklar listemde de kendine haklı bir yer edinmiş Roland Garros organizasyonunun da gerçekleşme ayıdır. Gerçi halen bir TV’im yok ezberlediğiniz üzere:) Nasıl seyrederim maçları onu da bilmiyorum. Ama olsun. Bu yıl böyle geçecek nasılsa! Netten takip ederim ben de.

Tüm bir yıl özlenen balkon-bahçe açılışlarını genelde Mayıs ayında yapıyorum. Geçen son 2 yıl ilk defa balkonum olmuştu yeni evim olunca. Ondan önce bahçem vardı. Şimdi yine balkonum var. Ama ben orayı hem balkon gibi hem de bahçe gibi kullanacağım. Evet azimliyim, bu yıl yapacağım:) Her Nisan sonu Mayıs başı tohumlarla, fidelerle, çiçeklerle uğraşıyorum. Şu an balkonumda son durum şöyle: Pencere önü bostanım, maydonozum minik minik yeşillenmiş kafasını toprağından çıkardı sonunda:) Menekşelerim ikinci çiçeklerini açtılar. Fesleğenlerimin durumları iyi değil nedense, zira aldığımda kocamanlardı ekince çektiler sanki! Hakikatı söylüyorum, en az yarısına çekmiş gibi duruyorlar! Balkon demirlerindeki uzun saksılarda kendine yer edinmiş olan sakız sardunyalarımın durumları hayet iyi. Hatta bir haftaya çiçek verecek gibiler:) Şebboylar boynunu büktü, niye hiçbir fikrim yok! Tolu’nunkiler gayet iyi. Kadifeler de olması gerektiği gibi renkli ilkbaharıma eş renkleriyle pek iyi görünüyorlar. Asmamın dalları yeşillendi.

~

Ha bir nedenim daha oldu Mayıs ayını sevmem için: Ayşegülüm Sultanımı sevenlerine bağışladı bu ay:)) Gitmiyor Ayşegül tee Moldova gurbetine. Gidecekse de en fazla İstanbul’a diye anlaştık:) Anlayacağınız onu yolculama partisi yapmıştık ya, şimdi bir de “aman sultanımız burada kalıyor partisi” yapacağız biz bu Mayıs.

Ben kollarımı kocaman açtım Mayıs’a. Bana getireceklerinin tek bir damlasını bile kaçırmak istemiyorum zira:)

 

Bir Nefes İstanbul’dan…

 

Tekne

“Yaşam çok garip. Bu, çok klişe bir laf biliyorum. Yaşamın garipliği, tıpkı o gece yayın yönetmenlerini ne kadar doğal, sıradan bulduğum gibi, aslında çok basit olması. Onu karmaşıklaştıran, kaosa çeviren sensin, benim, biziz. Aslında hepimiz birer ampul gibiyiz. İçimizdeki, bizi oluşturan sonsuz enerjiyi, sonsuz boşluğu yansıtan ampuller gibi. Olmadı hologramlarız. Yansımalarız. Kapkaranlık, tanımlayamadığımız evrenin içindeki bir nokta olan dünyanın içindeki noktacıklar olarak kendimizi her şeyin ekseninde görüyoruz. Doğrusun aslında senin dışında hiçbir şey yok, sen her şeysin. Kafan karıştı değil mi bu adam ne diyor demeye başladın. Dur hoşuma gitti devam edeceğim.

Sen değişmedikçe çevrendeki hiçbir şeyin değişmeyeceğini kabul et. Sen değişmedikçe yaşam tekrarlardan ibaret olacak. Geçmişinin tekrarı. Tıpkı her seferinde sıfırlanıp, sonrasında limitini dolduran kredi kartı borçların gibi. Bir sebepten dolayı ayrıldığın iş yerinden sonra bir başka iş yerinde aynı sıkıntıları yaşadığını göreceksin. Sıkıldıkların, yaşadıkların tekrarlanıyor. Belki başlıkları, kişileri değişiyor ama sorun aynı. Ne zamanki sen değişeceksin, o zaman o zincir kırılacak. Ve dostum, insanın en büyük sorunu sorunsuzluğu. O yüzden belki sorunlu olmayı tercih ettiğini sana söylemek zorundayım.

Yaşamanın ağırlığı ağır geliyor. Ölüm korkusundan sıyrılamıyorsun. Bunu bilinçli yaşıyor olman gerekmiyor. Yetişme telaşın, yaşamı hep yükselen bir merdiven gibi görüyor olman, yaşlanma endişen… Oysaki zaman denilen şey bizim bildiğimiz günler, saatler, aylar değil. Bunları insan evladı yarattı. 1 gün 25 saat, 1 ay 50 gün olabilirdi. Zamanın başı sonu yok. Zaman, senin benim algıladığımızdan çok daha öte. Yarattığın geçmiş çoktan yok oldu, yarınsa bir sır. Bilmediğin şeyin de garantisi olmaz ki biz her şeyin garantisini almak istiyoruz. Sevdiğimizin, bizi, bizim onu sevdiğimiz kadar sevmesininin, aldatmamasının, hep yanımızda olmasının bile garantisini istiyoruz ilişkiye girdiğimizde. Nitelikten çok niceliği istiyoruz. Uzun ilişki, uzun yıllar aynı işyerinde kalmak, büyük ev, büyük araba, duble hamburger… Kalitesinden çok çokluğu önemli oluyor.

 

Hele bir de büyük şehirde yaşıyorsan. Binlerce mesaj tarafından bombalanıyorsan. Köydeki adamın derdi, tavuğunun kaç yumurta verdiği, buğdayının tarladaki hali. Senin karmaşık yaşamının yanında ne kadar basit değil mi? Ve senden daha mutlu. Ki mutluluk dışarıdan alamayacağın tek şey. Tıpkı paranın istendikçe kazanılamayacağı gibi. Vermeden alamayacaksın. Mutluluk dediğin bir tercih. Her koşulda mutlu olmayı seçebilirsin. Mutluluk bir şeylere bağlayabileceğin bir duygu hali değil. Tatmin ile mutluluğu karıştırıyoruz. Tatmin olmayı mutluluk sanıyoruz. Yakaladığımız anda beklediğimiz her şeyin tatmin duygusu doğal olarak kayboluyor. Kaybolan mutlu olma halin değil.

Galata Köprüsü

Yalnızlık da korkulacak, kaçılacak bir şey değil. Yalnızsın ve yalnız öleceksin. Kabul et. Kabulleneceğin her sorun’un, her soru’nun üstesinden gelebilirsin. Varlığını kabul etmediğin bir şeyi nasıl çözebilirsin ki?

Ölümün ne olduğunu da bilmiyorsun ki. Bizim yaşamak dediğimiz boyuta geçmek için de ölüyorsun. Yaşam damarın, göbek bağın kesilerek yuvanı bırakıp bilmediğin bir dünyaya geliyorsun. Hangisi ölmek, hangisi yaşamak. Rüya gibi. Rüyan mı rüya, yoksa uyandığında başladığın süreç mi rüya?.

Günlük yaşamda üzüldüğün şeylerin neredeyse tamamı bir deprem anında anlamını yitirmiyor mu?

Kendini bilmek, kendini tanımak, maskelerini kaldırıp atmak, sen olmak.. Her şeyin abc’si…

Bu proje, benim kendimle yolculuğumun, kendi içime doğru yolculuğumun bir başka hali. Bir yansıması. Yaşamında karşılaştığın herkes senin bir yansıman. Birini sevmediğini söylerken kendinden bir parçayı sevmediğini itiraf ediyorsun. Nefret ettiğinde, kendinden nefret ediyorsun. Birine kızdığında, o kişinin haklılığını kanıtlıyorsun. Sedat, Reşo, Zeynep, Şebnem, hatta Önder bey benim dışıma taşan ben’in parçaları. Biraz ağır bir felsefe oldu farkındayım. Paylaşmak istedim. Ben yaşamımı didik didik ettim, ilmik ilmik ayırdım. Sonra baktım ki.. Ne gördüm biliyor musun? SENİ..”

..

~ Aret Vartanyan, Bir Nefes İstanbul, sf:325-327

**Fotolar 2007 yılındaki klasörlerden çıkanlar.. **

**Ben biraz yokum buralarda. 4 gün kaybolacağım.. Yukarıdaki cümleler kitabı bitirmeye yakın karşıma çıktılar. Siz de okuyun istedim.

Hayatınızı keyifle yaşayın. Kimseyi de karıştırmayın. Ben demez miyim One Life Live It diye hep:)**

~Bu Aralar..~

From Barselona

* Rengarenk bir sürü oje aldım kendime. Her ne giyiyorsam ona en yakın renkte oje sürüyorum. Ojelerimi kendim sürmek konusunda da oldukça uzmanlaştım sayılır son bir kaç ayda. Bu zamana dek tırnaklarımda french dışında ya koyu kırmızı ya bordo oje gören dostlarım şaşkınlık içerisindeler:) İşin ilginç tarafı ben 20’li yaşlarımda hiç meraklı değildim uzun-süslü tırnaklara, renkli ojelere. Sadelikten ölecektim bile denebilir. “Hayatta da.. ” şeklinde başlayan cümleler kurardım hatta. Demek ki neymiş? Büyük laflar edilmeyecekmiş:) Bunu derken ellerime bakıyorum, çok güzel görünüyorlar:) Şımarık gülümsüyorum şu anda.

* Aynı anda bir sürü kitap okuyorum, yine. Bir sürüsü de yolda, amazon’dan sipariş ettim: Bir Nefes İstanbul bitti bitecek. Varolmanın Gücü‘nde ilerledim bayağı. Başak‘ın tavsiyesi Map of Journey ise notlar alınarak okunuluyor tarafımdan, sindirile sindirile. Canımın İçi’nin tavsiyesiyle okumak üzere Kafka on the Shore ve Norwegian Wood sipariş ettim Murakami’den:) Kitaplar bu ara beni çok heyecanlandırıyor:)

* Malum halen TV’im yok, bu nedenle de izlemekten hoşlandığım birkaç diziyi netten takip etme şansı buldum. Dizi portallarından birinde CSI NewYork ilk sezonu bitti. Sex and the City’nin seyretmediğim 6. sezonuna başladımdı, dün gece bitirdim. Çevremdekiler ısrarla Flash Forward ve Fringe öneriyorlar. Lost ise artık uzak bir hatıradan başka bir şey değil benim için! Bir dönem deliler gibi sardırmıştım, 3 yıl kadar oldu sanırım. 3. sezonun başında bırakmıştım. Herkes, “İyi ki seyretmiyorsun, zira iyice yoldan çıktı senaryo” diyorlar. Bilemiyorum, açıkçası merak da etmiyorum şu an.

* Yüzme iyi gidiyor. İlk zamanlardaki düşük performansım artık düzenli antremanlar sonucunda bir üst seviyeye taşınmış durumda. Tek sorunum havuzun sıcaklığının 29 derecede seyretmesi. İnsan yüzerken terler mi?

* Balkondaki çiçeklerime dua ediyorum her sabah “Sakın bu soğuk havalarda boynunuzu bükmeyin, dayanın birazcık daha” diye. Elimden geldiğince bakıyorum, ama bir taraftan da bir gelip bir giden, ne yaptığı belirsiz Bahar sebebiyle üşüyüp beni terk edecekler diye de endişelenmiyor değilim! İKEA kataloglarına bakıp bakıp balkonuma fenerler, aksesuarlar seçiyorum. Masayı balkona taşıyacağım zamanın hayalini kuruyorum. Her sabah biraz daha yeşillenen asma filizleriyle mutlu oluyorum. Balkonumla fena bir aşk yaşayacağız bu yaz içimden bir ses öyle diyor:)

 

Madrid

* Ben hayatımda tek bir defa operaya gitmiştim:( Geçenlerde Ferzan Özpetek’in son filmi Mine Vaganti‘nin seyri için -kesinlikle görülesi bir film. yan tarafta yorumumu yapmıştım zaten- Panora’ya Cinebonus Sinemasına gittiğimizde 29 Nisan’da başlayacak ve yaz sezonu boyunca devam edecek “Cinebonus’ta Opera” etkinliği ile karşılaştık. İlk gösterim 29 Nisan akşamı La Scala Tiyatrosundan canlı yayınlanacak olan VERDI’nin “Simon Boccanegra” Operası. Placido Domingo başrolde. Ve biletimiz var bu gece için:) Bu operayı bir opera sanatçısı ile izleyecek olmam da ayrı bir heyecan tabi:)

* Bestekar Sokakta bulunan Marmaris Balıkçısı’na açıldığının ertesi akşamı, Cumartesi akşamı yani, gittik. İçerisi diplere doğru sempatik görünüyor dekorasyon anlamında ilk etapta, ama bir buzz hava mevcuttu neden bilmem genel atmosfere bakarsanız. Servis aksaktı, ki tüm masalar fena halde dolu değildi. Soğuk meze anlamında vasat altı bile diyebilirim. Sıcaklarda değişik bir iki şey gözümüze çarptı. Mesela dil peynirine sarılmış karidesli kalamar! Dedik bu nasıl bir şey acep? Kalamar ve karidesi ayrı ayrı bin bir şekilde yiyoruz zaten. İlginç geldi istedik. Siparişi verdik, ara sıcağın gelmesi yarım saati buldu! Artı dil dedikleri peynir bayağı tuzluydu, ki bunun hellim olduğunu keşfettik. Daha da ileri gidip tüm bunların yanında bir de kalamarların içinde karides yoktu! Gerekli açıklamalar sevimli görünen şef garson tarafından yapıldı, ama takdir edeceğiniz üzere hiç de tatmin edici değildi. Haklı olduğumuza kanaat getirildi, ama telafisi yapılmadı. Denedik, merakımızı giderdik ve kürkçü dükkanında mutlu olduğumuza karar verdik:) Şimdi yeni yerine taşınmasını bekliyoruz dükkanımızın:)

* Bir Cumartesi gecesi klasiği Manhattan’da ise Anonim vardı yine:) Çok eğlendik, çok dans ettik, az içtik. Tabi bunda öncesinde 3 duble rakı içmemizin de etkisi vardı yemekte! Uzun zamandır ilk defa eve dönerken günün ağardığına şahit oldum. Bir dönemim hep böyle yaşayarak geçmişti, özellikle üniversite sonrasında. Şimdi yıllar sonra gece ve gündüzü karıştırınca Pazar günümü sersem gibi geçirdim haliyle:) Bu pazar hava güzel olacak ve ben sersem geçirdiğim gün için planladığım, ama hava muhalefeti nedeniyle de bir miktar ertelediğim bir aktivite için yollarda olacağım.

Şimdiden süper bir hafta sonu diliyorum. Sevdiğiniz şeylerle uğraşın, sevdiğiniz insanlarla vakit geçirin. Bolca gülümseyin, bolca şükredin ve yeni tatlar keşfedin.


BAHARın Getirdikleri..

 

Biz

~ Biraz hüzün getirdi bu yıl BAHAR bana;

Sevgili dostum, sırdaşım Ayşegülüm Sultanım -bir süreliğine de olsa diyerekten kendimizi avutmaya çalıştığımız- bir işin içine girdi ve biraz uzak kalacak bizden. Ama fiziken! Kalben, ruhen olabildiğince birlikte olmaya gayret edeceğiz artık. Teknolojiye teşekkürü borç bileceğim zamanlar yakındır yani:)

Kendisine unutamayacağı olmasa da, hatırladıkça gülümseyeceği bir gece yaptık Cumartesi. Yedik, içtik-klasik evet-, sonra da biraz dans ettik. Sesini larenjite kaptırmasından sebep pek yüksek volumlü çıkartamayan dostumuz, elinden geldiğince laf yetiştirdi hepimize. Çok ağlatmayalım demiştik, başardık sanırım. Ona hazırladığımız defterin sayfalarına bakarken gözleri doldu, ama ağlamadı.))

..

~ Daha da hareket getirdi bizzat kendime, bana;

Birkaç yıl öncesine kadar daha yoğun spor yapan biriydim ben. Şimdilerde eskiye bu özlemimin artmasıyla ve havaların ısınmasını da fırsat bilerek kendimi spora adadım. Tabi hep yemek, özellikle de içmekle olmuyor! Bir miktar hareket, ama en önemlisi, düzenli hareket lazım geliyor bedene. Hafta sonları zaten sabahları klasik yürüyüşlerime devam ediyordum. Hafta içi ise 3 gün işe yürüyerek gelmeye başladım! Bu kabaca 45 dk.lık bir rotaya denk düşüyor. Evim Yukarı Ayrancı, işim Sıhhiye’de! Hesap edebilen etsin:) Akşamları ise eve kadar olmasa da, haftanın 5 günü Kızılay’a kadar yürüyerek oradan vasıtayı bulup eve dönüyorum.

Yüzmeye başlamıştım da bir ufak aksilik sonucu ona da ara vermiştim bir müddet, şimdilerde toparladım. Haftanın 2 günü yüzmeye:) Tenis için de partner arayışlarım devam ediyor. Daha önce birkaç yerde ilan vermiştim, hatta ilanıma cevap veren 2 kişi ile oynamıştık da. Biri sonradan arkadaşım da oldu, onunla bayağı devam ettirdik. Sezon açıldı malum. Hafta sonlarının 1-2 saatini tenis antremanı yaparak geçirmek isteyen Ankara’daki tenis severlere açık ilanımdır bu. Lütfen e-mail atın bana. Spor Okulu ve ATK’da, ODTÜ’de oynayabiliriz.

..

 

 

Defter

~ Keşfetmek için bakmam gerektiğini, ertelememek gerektiğini hatırlattı;

Trekking gezileri ve dahi başka aksiyonlu keşif gezilerine ilişkin bir planlama içerisine giriverdim bu BAHAR’la birlikte ben. Yıllar önce giderdik her hafta sonu olmasa da. Hatta sevgili Evren’le kendimize özel gezi turları planlardık. 2 hatun çıkardık pazar sabahı 06:00 civarlarında evden, elimizde harita. “Bugün Sünnet Gölü ve civarına gidelim”, ertesi hafta “Mudurnu mu yapsak, Yedi Göller mi?” şeklinde dolaşırdık:) Işık Dağı’na, Abant’a, Sünnet Gölü’ne, Bolu Dağına kahvaltıya kaçmışlığımız çoktu keşfetmek için.

Şimdi bir planım var yakın tarihte, günü birlik değil de birkaç günlük bir rota bu. Bakalım, şekle girdikçe haberdar ederim. Hep hayalimdeydi zaten. Benim üzeri çizikler atılası listem var ya hani:) İşte orada da kendine bir yer edinmişti bu rota birkaç yıl öncesinde. Bu yıl gerçekleştirebilmek istiyorum. İstemek başarmanın yarısıdır diye de hatırlatıyorum:)

..

~ Balkon-Bahçemi adam etmemi söyledi BAHAR;

Şanslıyım ben, daha önce de söylemiştim zira kocaman bir balkonum var. Hem de kendiliğinden dekoru var sağını solunu örten, böyle yemyeşil kafeste gibiyim. Her taraftan asma dallarıyla sarmalanmış bir kafes. Oldukça da geniş balkon, yani benim için harika bir ölçüde. Pazar günümün bir kısmını balkonu temizlemeye, yıkamaya, saksılardaki toprağı havalandırmaya, tozlanmış saksıları yıkamaya ve çiçeklendirme çalışmalarına ayırdım. Geçenlerde Tolu ile kendimize saksıda yetiştirilen maydonozlardan da almıştık. Artık onun da balkondaki camın önünde bir yeri oldu. Çok komik geliyor bana, başarabilirsem maydonoz büyütebilmeyi sanırım yemeye kıyamayacağım onları ve hatta korkarım ki daha da ileri gidip birkaç tane daha alıp pencere önü bostanı hikayesini seyre dalma amaçlı bir hale getireceğim:) Menekşelerin yanında güzel duracaklar diye tahmin etmekteyim!

..

Daisies

 

Öyle işte bu BAHAR yine bir dolu zıpırlıklarıyla, hoşluklarıyla, heyecanlarıyla misafir oluyor bana. Birkaç mekan haberi vereyim kaçayım:

* Tunalı Hilmi Caddesine Sephora açılıyor. Ertuğ Pasajının yanında. Çok kozmetik bir kadın değilim, ama yine de koklamaya, dokunmaya, bakmaya doyamıyorum malzemeleri:)

* Bestekar Sokak’tan geçerken gördüm Marmaris Balıkçısı açılmış! Her ne kadar mekanlarıma ve onları benim için vazgeçilmez yapan şeylere bağlılığım tam da olsa bir gidip denemek lazım derim.

* Balıkçıköy‘ümün yeni yerinde VIP statüsünde ağırlanacağım haberi ile keyiflenmiş olup, gönlümüz Tunalı ile bir olsa da artık Kırlangıç Sokakta olacağımızı haber ederiz:)

 

Söylesenize kuzum, size ne getirdi bu BAHAR?

 

Henuz Geldim Ankara’ya..

March

“Evet, biliyorum biraz geciktim. Ama yol cok uzun, cok mesakatliydi. Yolda gelirken bir suru yere ugramam gerekiyordu. Kuslara kucak acmam, dogaya bir ufak dokunusla can vermem; bir suru insani da bu arada gulumsetmem gerekti. Tabi bunlari yapmak o kadar da kolay olmuyor takdir edersinizki! Velhasil Ankara semalarina Cuma gunu gibi ulasabildim.

Cuma aksamustu keyfi yoktu Dilara’nin. Cani ne eve gitmek istiyordu, ne de disariya cikmak. Tabi onun ofisinde bulundugu bolumden disariyi gormesi biraz zor. Dolayisiyla aksam uzeri havaya neler yaptigimi da cok fark edemedi. Hal boyle olunca da mizirdanip durdu durduk yere. Sonra allahtan disari cikinca fark etti benim yakinlarda oldugumu. Bir gayret atti kendini Tunali’ya, o uzunca suredir yurumedigi sokaklara. Ne yapsam derken koseden gordu o en sevdigi mekani, “Hadi” dedi, ” Hadi surada biraz keyif yapayim.” Daldi bahcesine mekanin, oturdu masasina. Aysegul Sultani da geldi tam oldu. Birer kadeh aksam ustu kirmizisi soylediler masaya. Bir sigara yakti derin derin cekti, bir yudum kirmizisindan aldi. Muzikler de pek guzeldi hakkaten. Dilara sever Fransizca bilirsiniz. Havayi da ilittim, misler gibiydi. Muzik, sohbet, dertlesmeler, kirmizi, sigara, ilik estirdigim meltemsi ruzgar keyfine keyif katti. Kendi kendine gulumsedi cok defa, yakaladim ben onu izlerken bir koseden.

Ikinci kirmiziyla iyice keyfe geldi. Aysegul’u de ozlemis belli ki. Bilemiyorum ne yapacak bu kadin Aysegul yokken buralarda? Sonra, kendini baska bir yerde hissettigini gecirdi icinden. “Sanki Ankara’da degilim gibi. Sanki burada hic olmamisim, yasamamisim gibi. Ne guzel.” dedi. Kalktilar eve gitmek icin, saat daha cok gec olmamisti halbuki. Eve mutlu geldi. Mutlu mutlu bir kadeh daha koydu kirmizidan. Puzzle’ina son bir gayret asildi. Ve.. Evet ve bitirdi onu:) 1500 parcalik kocaman bir seydi onumuzde duran. Ben gerci actigi pencereden biraz basimi iceri sokup bakabildim. O sirada o bayildigi Robbie Williams’dan Morning Sun calmaya basladi. Son zamanlarda en sevdigi parca o Dilara’nin. Kocaman gulumsedi. Bu kadin hep gulumsesin bence:)

 

Hala yakinlarinda oldugumu O’na hatirlatmak icin sabah sabah, gunesten yardim istedim, isiklarini gondersin diye. Basarili olduk:) Pencereyi acti mis gibi kokular yolladim odasina. Kuslari da bir durttum ufak bir senfoniyle “Gunaydin” desinler diye! Kalkti kahve makinasinin dugmesine basti, muzigi acti. Klasik sabah rituelleri iste. Sadece kahve icti yalniz. Bu kadina biri bari hafta sonlari kahvalti etmesini soylemeli! Ev temizlemek zamanidir diyip ise koyuldu. Tertemiz evinde koltuga oturdugunda saatler ogleyi biraz gecmisti! “Kalk” dedim pencereden, “hadi kalk da karis sokaklara, mis gibi cek icine havayi. Bak senin icin geldim, getirdim tum bunlari. Uzat elini al sadece”. Dedim. Dinledi. Cikti, yurudu uzun uzun. Oyalandi, kahve icti o en sevdigi bir onceki gece gittigi kosedeki mekanda. Kulaginda yeni kesfettigi bir muzik: Jon Allen-Happy Now. Mirildana mirildana aksama kizlarla sevilen mekanda programi var diye eve geldi aksamustune dogru. Giyindi, makyaj yapti. Pek guzeldi hakkaten. Mutlu olunca baska guzel bu kadin!

Uzandik birlikte sevilen mekana. Yaninda yururken benim kokumla onunki karisti birbirine. Boyle bir guzel olduk iste, anlatamiyorum tam olarak. Sevilen mekan kalabalikti, ben disarida kaldim, pencere kenarina oturdu Dilara. O’nu seyrettim disaridan. Yine bir suru muhabbet etti dostlari gelene kadar mekandakilerle. O’nu ne kadar da seviyor iceridekiler? Sonra rakisini soyledi, az su cok buzlu. Dostlari gelince zaten hic susmadi. Bol bol fotograf cektiler, Gulmekten bir hal oldular. O kadar merak ettim ki neye gulduler bu kadar diye! Hani hep soylenir ya kendisi “Goz kenarlarimdaki cizgilere cizgi katiyorum’ diye. Hah iste, dun bir milyon tane daha katti hayirli olsun!

*

Bugun sabah erkenden uyandirdim yine O’nu. Ne yapayim ozlemle bekliyordu beni biliyorum, getirdiklerimden maksimum faydalansin istiyorum. Kalkti spor giyindi, kulagina muzik yine.. Atti kendini disarilara. Bayagi yurudu. Soluklanmak icin kahve zincirleriyle unlu o mekana oturdu. Gazete okudu, tost yedi -yasasin!- kahvesini icti. Sonra kocaman o magazaya girdi aylik dergilerini aldi, kitap aldi. Sonra tugla dergileriyle evinin yolunu tuttu. Tam koseden gecerken cicekci vardi kosede, kulagina fisildadim: “Hadi sunlardan al bir demet ve gotur evine, misler gibi koksun evin. Ben gibi koksun” dedim. Dinledi. Evine mis gibi ciceklerle dondu. Sonra klasik iste. Dergilerine daldi, dunyayi unuttu bir muddet. Tolu aradi yine cikti, yine kosedeki mekan! 3 gundur ayni yere gidiyor. Boyle bir yere baglandi mi kopamiyor oradan bu kadin.

*

Iste boyle. Bu hafta sonunu O’nunla gecirdim. Hep yanindaydim. Icindeki pir pir ucusan kelebeklerden bahsederken de yanindaydim. Kendi kendine gulumserken de. Cogunlukla kahkahalar atip goz kenarlarindaki cizgilere milyonunculari katarken de. Sarki soyleyip, dans ederken de. Yalniz basina sportif aktivitesini icra ederken de:) Velhasil geciktim, ama telafi etmek icin elimden geleni yaptim.

Sanirim O’na iyi geldim ben. Ne iyi ettim:)”

Imza mi? ~Bahar~ desem:)