Güzel Şeyler Konulu Yazılar

Norah Jones’lu bir akşam..

Norah Jones’u çok sempatik buluyordum, dün akşam New Orleans Blues House‘daki canlı performansını izledikten sonra bu bulgumu iki ile çarpmaya karar verdim. Şeker mi şeker bir hatun. Dudakları, burnu.. Küçük, utangaç bir kız çocuğu gibi. Ama bir ses var, öyle böyle değil. O küçücük kadından bu kadar buğulu bir ses nasıl çıkar diye baka kalıyorsunuz..

Sevdiğim müzisyenlerin hemen hemen tüm albümlerinden bir koleksiyon oluşturma çabasına giriyorum. O CD’leri tekrar tekrar dinlemek çok hoşuma gidiyor. Ayrıca öyle bir düşkünlüğüm vardır ki CD’lerime.. Ne yazık ki kimselerle de paylaşamam!  (Bir de kitaplarımı.. Onları da paylaşamıyorum.. Çok beğenen olursa hediye ediyorum, ama hemen kendime aynısından alıyorum bir tane..)

Dün gece CD’lerimi bir düzene sokayım işine giriştim DVD seyrettikten sonra.. En çok CD’sine sahip olduklarım George Michael, Sting, Diana Krall, Danny Brillliant ve Santana imiş.. Bunların en çoğu 6, en azı 5 CD ile evimdeki köşede yerlerini alıyorlar. Onları Frank Sinatra, Dido, Karışık Jazz Albümleri, Notre Damme De Paris’nin İngilizce ve Fransızca CD’leri, Vivaldi’nin 4 Mevsim’inin 5 farklı yorumu, Norah Jones ve Vive La France serisi izliyor..

Müzik.. İyi ki var. Yoksa ne yapardım ben??

Tıkanıp Kaldığında Hayat..

Sevgili Can Dündar’ı severim ben. Yazılarını, kelimeleri o kadar güzel ve şiirsel birleştirerek yazdığı nostalji kokan,  hasret kokan, bazen sitem kokan, öğreten, öğretmeyen ya da sadece fikir beyan ettiği yazılarını severim. Bende 3 tane kitabı ve çeşitli köşe yazılarını toplayıp ara ara bana gönderen bir arkadaşım sayesinde oluşturduğum bir de klasörüm var ona ait..

Birkaç gündür bir arkadaşım bende kalıyor, Naz. İş için burada ve kendisini misafir etme sırası bana geldi. (Her İstanbul’a gittiğimde Naz’larda kalırım ben zira) Önce yemek yaptım.. (Bu aralar gururluyum, evde yemek yapıyorum. Tamam kabul, bazen yine sadece ısıtılacak ya da hazır şeyler oluyor bunlar; ama yine de içimi rahatlatmama yetiyor:)) Sonra biraz Türkiye-Almanya Basketbol maçını seyredip kahroldum. Ardından da Naz’la beraber evdeki filmlerden birini seçip seyrettik: She is So Lovely. Sean Penn, Robin Wright Penn ve John Trovolta’nın başrollerinde oynadığı hoş bir filmdi.. Tavsiye ederim. Büyük aşkın, çok sevmenin insanlara neler yapabildiğine ilişkin bir filmdi. Daha sonra da artık ben odama okumalarımın, Naz’da diz üstü bilgisayarının başına geçerek çalışmaya başladık..

Çalışmaktan yorgun düştüğüm bir vakit, elime aldığım Can Dündar kitabından bir kağıt parçası çıktı. Klasörümde sakladığım bir yazısını basmış ve kitabının arasına koymuşum. Yazının başlığı: Tıkanıp Kaldığında Hayat.. Bu aralar ki ruh halime uygun görüp başlığı, kitabı bırakıp yazıyı okumaya başladım gecenin on ikisinde.

Diyordu ki Can Dündar, eğer bir yerlerde hayatın tıkanırsa… Nefes almak zor gelmeye başlar, kalbin sesini keser de mantığın sürüklemeye başlarsa seni.. O zaman yapılacak şey yüzünü dağlara dönmek, yeni patikalar yeni yollar keşfetmek; yani yeni insanlar tanımak, yeni keşifler yapmaktır. Eğer ertelediğin bir şeyler varsa sonra yaparım dediğin, onlara geri dönmek ve yapmak için çaba sarfetmektir.

Eğer diyor Dündar, her gün aynı şeyleri yaptığını, hayatının monoton bir noktaya geldiğini fark etmeye başlıyorsan lüçük şeylerle de olsa hayatını değiştirmeye başlamalısın.! Örneğin dolmuştan ya da otobüsten birkaç durak önce inip, yürümelisin.. (Ben bunu yapabilirim mesela..) Ya da bir güle eline batan dikenleri için hesap sormak yerine, kokusunu derin derin içine çekip hapsetmelisin.. (Yapmaktan en keyif aldığım şeylerden biridir çiçek koklamak.)

Bir de diyor ki, ne kendini düşünmekten başkalarını; ne de başkalarını düşünmekten kendini ihmal etmemelisin!

Okudum, hoşuma gitti.. Bu aralar hayatımın tıkanıp kaldığını düşünmeye başlıyorum çünkü.. Belki tekrar bir şeylere sarılmamda faydası olur, ne dersiniz?

Güzel Şeyler Buldum Yine!

Üyesi olduğum Odtü Mezunlar Derneği‘nden 2 güzel etkinlik izlencesine ilişkin haber geldi dün. İlki benim de çok beğendiğim hatunlardan biri olan-belki de kendi nesli arasında tektir!- Şebnem Ferah’ın konser haberi. 24 Eylül 2005 tarihinde ODTÜ Mezunlar Derneği’nin Vişnelik’te bulunan tesisindeki Çim Anfi’de konser verecekmiş Şebnem. 3 tane de ön grubu olacakmış kendisi sahneye çıkana kadar: İz, Foreplay ve Pin Up. Konser 21:00’da.  Ön grupların sahne alma saati ise 17:45’de başlıyor.

İkinci etkinlik izlence haberi yine ODTÜ MD’den..  Duygu‘nun sayfasında bahsettiği ve çok beğendiğini söylediği “Hotel Rwanda” filmi, 22 Eylül 2005 Perşembe günü Burs Fonu yararina Armada Tuze Sinemalarinda gosterime girecekmiş.

Başka etkinlik haberleri de üyesi olduğum gruplardan birinden geldi dün..  Biz Ankara’lılar, İstanbul’lular kadar şanslı olanıyoruz bazen. Gösteri veya konserlerin turneye çıkmalarını beklemek zorunda kalıyoruz.! İşte yine böyle bir gösteri gelmiş Ankara’ya. Sevgili Yılmaz Erdoğan ve Demet Akbağ’ın baş rollerini paylaştıkları “Haybeden Gerçeküstü Aşk”. 22-23 Eylül 2005 tarihlerinde Ankara Anatolia Sahnesi’nde 2 gösterileri olacakmış saat 21:00 de başlaayacak olan.!

Bir de çok alakasızca bir şey ararken Google’da, sevgili Bezen&Adil’in üyesi oldukları Netflix ‘e benzer bir uygulamanın (Türkiye’deki) internet adresini buluverdim: “Evde İzle“! Mantık şu: İstediğiniz DVD’leri listeden seçiyor ve eve postayla gönderilmelerini bekliyorsunuz. Ayda 2 film, 5 film, sınırsız film gibi seçenekleri var ve sadece onlar için ödediğiniz standart bir ücret var. Posta ile ilgili bir şey ödemiyorsunuz. Netflix’de, filmler bir zarf içinde geliyor. Filmi izleyip zarfın içindeki ikinci zarfı -ki bunun üzerinde Netflix’in adresi var- alıyor ve filmi bununla geri gönderiyorsunuz.. Bence fena bir uygulama olmamış..

Yapacak bayağı bir şey varmış Eylül’de Ankara’da:))

 

10 Küçük Mutluluk…

Duygu tarafından bu oyunu oynamak üzere sobelenmiş bulunuyorum! İşte benim 10 küçük mutluluğum;

1-Uçsuz bucaksız denize karşı içilen bir kadeh kırmızı şarap,

2-Çıplak ayakla üzerinde dolaşılan yemyeşil ve henüz ıslanmış çimenler,

3- Kokusunu içime çekerken beni resmen sarhoş eden hoş kokulu rengarenk çiçekler,

4- Mum ışıkları altında ve tütsü kokulu salonumda minderlerime uzanarak, elimde bir kadeh içkimle beraber keyif içinde dinlediğim en sevdiğim jazz albümlerimden bir demet,

5- Hoşça vakit geçirilen, hepsi kendi şahsına münasır, değerli arkadaş grubum,

6- Alınır alınmaz tenime ilk sıktığım parfüm,

7- Günlerce uğraşıp son halini verdikten ve bittiğine kanaat getirdikten sonra bir fincan vanilyalı kahve eşliğinde baştan sona bir nefeste okuduğum yazılarım,

8- Yazları Kuğulu Park’ta ellerimle beslediğim kuğularım,

9- Telefon açtığımda neşeli, cıvıl cıvıl ve mutlu sesini duyduğum zaman annem,

10- Hiç beklemediğim bir zamanda aldığım ya da hiç beklemediği bir zamanda birine verdiğim minik hediyelerim…

.. Benim 10 küçük mutluluğum olabilirler..

Ben kiminkileri mi duymak isterim? Sanırım Zeynep‘in, Didem‘in ve tabiki sevgili Hatice ve ablası’nın 10 küçük mutluluklarını benimle paylaşmalarını isterdim. Evet Hatice’cim, eğer kabul ederse o güzel tariflerin sahibi ve şirin Meryem’in anneciği olan ablanın mutlulukları:))

Bağbozumu Gezileri

Beni iyi tanıyanlar şarap içmeyi ve şarap hakkında konuşmayı ne kadar sevdiğimi çok iyi bilirler.. Zira yaklaşık 7-8 yıl önce başlayan bu keyifli durum giderek bir tutkuya dönüştü bende. Şarabın kırmızısını, kırmızıda yerli olarak Öküzgözü’nü ya da Öküzgözü-Boğazkere kupajı; ithallerde ise Fransız Bordeaux ve Cabarnet Sauvignon’u, az olmakla beraber mecbur kalırsam beyaz şarap olarak da Chardonnay’i tercih ediyorum.

Şaraplarıyla ünlü ülkelerin başında Fransa, İtalya, Amerika, İspanya, Portekiz  ve Almanya geliyor. Türkiye bu pazarda çok yeni ne yazık ki..Halbuki bizimde oldukça kaliteli ve ödüllü bir dolu şarabımız var. Bu ülkelerin yanısıra Güney Afrika, Bulgaristan ve Moldovya da şarap üretiminde seslerini duyurmaya başladılar yavaş yavaş.

Bu ülkeler pazar paylarını arttırma ve tanıtım amaçlı bir dolu etkinlik düzenlerler. Bunlardan en önemlileri ise ancak belli dönemlerde  gerçekleştirilebilen “Geleneksel Bağbozumu Gezileri”dir. Türkiye’de takip edebildiğim 2 ünlü şarap üreticimiz, birkaç yıldır bu konuya oldukça önem veriyorlar. Bunlardan biri -Ankara’lı bir üretici firma olmalarından sebep- Kavaklıdere, diğeri ise Doluca. Doluca, daha çok İstanbul’lu şarap severlerin yakından takip edebileceği bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor.

Kavaklıdere’nin 2005 yılı Bağ Bozumu gezileri 20 Ağustos 2005 tarihinde başlıyor. Kavaklıdere Şarapları’nın Akyurt ve Kapadokya’da bulunan üretim tesislerine düzenlenecek olan bu geziler 02 Ekim tarihine kadar devam edecek. Bu etkinlik boyunca şarabın üzümden kadehe yolculuğuna tanıklık ediyor, bağcılık konusunda bizzat bağları gezerek bilgileniyor ve değişik şaraplar tadarak eğlenceli vakit geçiriyorsunuz. Günü birlik ve hafta sonu olarak gerçekleştirilecek olan etkinliklerin tarihleri ve ayrıntılı bilgiler için Kavaklıde Şarapları’nın web sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Bunun dışında bana hoş gelen başka bir haber daha oldu Kavaklıdere adına: (Zannetmeyin ki reklam için.. Vallahi para falan almıyorum… Şarap olarak ödeme yapıyorlar:))) “Kavaklıder Şarapları Spor ve Dinlenme Tesisleri”! 15 Ağustos’ta açılan bu tesiste açık ve kapalı yüzme havuzları, basketbol sahası, tenis ve squash kortları, buhar ve sauna, fitness merkezi, restoranlar yer almakta. Üyelik usulü ile çalışacaklarmış, bu sebeple Ankara’da olan ve ilgilenenler için telefon vereyim: 0 312 847 50 73.

Hadi Bağ Bozumu gezilerine gidelim, inanın çok keyifli oluyor!