Kişisel Notlar Konulu Yazılar

Bir 10 Yıl Daha Güzelliklerle…

 

Ambassadore Otel saat 20:00, 24 Haziran 2006, günlerden Cuma.. Canım arkadaşım Ayşegül’üm Sultan’ımın Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttüğü IQ Uluslararası Kalite, Danışmanlık ve Organizasyon Şirketi‘nin 10. kuruluş yılı dolaysısyla düzenlenen gecedeyiz hep beraber. (Geçtiğimiz yıl da beraberdik..) Benim gecede bulunuşum Ayşegül’ün arkadaşı olmamdan değil, çalıştıkları kurumlardan birini temsil etmem nedeniyleydi. 10 yıllık kuruluş hikayesini değişik dostların ağzından dinledik gecede.. Bol bol müzik vardı, alkış vardı, dans vardı.. Eski ve sevilen dostlarla (benim bile) birarada olmak çok iyi geldi.

 

Kurucusu olan ve Genel Müdürlük görevini yürüten Sn. Mücella Tokatlıoğlu, o gece kendisiyle bu uzun yolda yürüyen tüm çalışma arkadaşlarına birer plaket verdi. Umuyorum ki bir 10 yıl daha beraber çalışırlar böyle uyumlu bir biçimde. Bir şekilde artık beraber çalışmaya devam etmesek de, Ayşegül Sultan’la arkadaşlığımız da böyle uzun yıllar sürer umarım.

“Çünkü sen bana iyi geliyorsun dostum.. Nefes alabiliyorum yanında, bir sürü şeyden boğulduğum zamanlarda.. Dostluğuna, doğru sözlülüğüne, dürüstlüğüne ve ince düşünmene layık insanlar olsun yanında..”

Happy Birthday IQ…

Hiç Düşündünüz mü?

Geçen yıl bu zamanlarda ne yaptığınızı, veya nerede olduğunuzu? Yalnız mıydınız? O zaman hayatınızda olan biri var mıydı? Ve şimdi o hala var mı? Yoksa başka biri ile mi yaşıyorsunuz bu yılı, bu zamanı? Özlüyor musunuz geçen yılı, geçen yıl olupta bu yıl gidenleri..?

Bir düşünün şöyle birkaç dakika: 5 yıl önce bugünlerde ne yapıyordunuz ya da neredeydiniz? Ailenizle mi yoksa yalnız mıydınız? Mutlu muydunuz peki? Yaşamı ne kadar umursuyordunuz, ya da neresinden yakalamıştınız? Derdiniz neydi o zaman? Ya da var mıydı:)) ? Çevrenize baktığınızda kimleri görüyordunuz? Şimdi o kişiler yanınızda mı? Yine başınızı çevirdiğiniz an o zaman yanınızda olanları görebiliyor musunuz şimdi de?

Düşünmekten kaçar olmuşuz biliyor musunuz? İllaki başımıza olumsuz, üzücü veya sıkıntı verici bir şey geldiği zaman muhasebe yapıyoruz. Aslına bakarsanız size sorsam şimdi-ya da aynı şekilde siz de bana sorsanız- “Düşün, düşün yoktur işin.. Ha babam de babam düşünüp duruyoruz. Hayatımız bununla geçiyor.. Sen ne diyorsun beee?” diye cevap vereceksiniz.

Geriye bakma taraftarı olmadım hiç. (Daha doğrusu öğrendim:)) Tecrübeler öğretiyor zira, umutsuzca çırpınışlarla geriye bakıyorsanız, bir halt olmuyor. Ama neye bakacağını bilirse insan, o umutsuz çırpınışlar umut dolu, faydalı, güç veren kanat çırpışlarına dönüşüyor. Hep ileri doğru gidiyoruz, ihtiyacımızsa sadece birazcık (daha) zaman..

Tüm bu flashbackler sırasında ne düşünürsek düşünelim, sevmeyi ve saygı duymayı bırakmayalım. Çünkü tam da Maya Angelou’nun dediği gibi: “İf we loose love and self-respect for each other, this is how we finally die!”

“Bahçemizle Tanıştım Sonunda…”

 

“Evet, evet.. Tam olarak bu pazar sabahı, pencerelere sıçramaya başladığım andan itibaren içim giderek bakakaldığım ve adına ‘bahçe’ dedikleri yerle tanıştım sonunda. Önce annem razı olmadı onlar dışarıda kahvaltı yaparken benim de bahçede oynama işime. Ama allahtan yan komşusu ve arkadaşı Çiçek sağolsun, benim kaçıp gitmeyeceğime inandırdı annemi de ben de biraz keyif yapma şansı buldum.

Çok güzelmiş bu bahçe, ben çok sevdim. Hem kocaman bir kiraz ağacı da var. Ona koşup koşup tırmanmak o kadar zevkliydi ki.. Bunu evde annemin -kardeşine göndermek üzere sarıp, duvara dayadığı- halıya yapıyorum diye bana çok kızıyordu zira!! Neyse, annemle komşusu bahçede güzel güzel kahvaltı yaparlarken ben de önce bahçeyi keşfettim. Sonra da çimenlerde yuvarlanmak, çiçeklerin diplerini eşelemek pek güzel geldi doğrusu.. Hoş, buna annem yine kızdı ama!! (Anlamıyorum ki, ne yapsam kızıyor bana:(( Ha, unutmadan bir de benden büyük bir kedi daha geldi bahçeye. Önce benimle hiç oynamak istemedi, salına salına duvarda yürüyüp annemin sandalyesinin dibine oturdu. Annem onu severken habire “Ay benim kızım da olacak mı acaba senin gibi, böyle uslu uslu yatacak mı dizimin dibinde” dedi durdu. Çok içerledim aslına bakarsanız. Ne varmış halimde? Ne yapayım yani daha 3 aylık bebek sayılırım ben. Akşama kadar evde oturup annemin gelmesini beklemek hiç de eğlencelikli olmazdı ki, çok canım sıkılırdı benim.. Ama şimdi öyle mi ya?? O kızsa da ben pencerelere çıkıyorum, hem de perdelerden aşağı sallanabiliyorum rahatça:)) Sonra banyoda annemin bornozlarına da atlayıp sallanıyorum, çok zevkli.. Balıklı boncuklarsa hala en favori eğlencem. Onların kafalarını koparırken çok eğleniyorum:))Ha, bu aralar başka bir favorim oyun daha buldum, ama annem buna herşeye kızdığndan fazla kızdı!! Annemin boynuna tırmanıp kolyesine pati atıyorum. Ona da asılıp sallanmak istiyorum, ama tırnaklarım annemin boynuna batıyormuş ve her tarafı çizik içinde kalmış.!! Çiçek teyzeye söylüyordu bahçede. Tam 4 tane çizik olmuş boynunda.. O kadar olmuş mu farkında değilim, ben annemin yalancısıyım vallaha.

 

İşte böyle tanıştım bahçeyle.. Annem de benim fotoğraflarımı çekebildiği için çok sevinçliydi. Zira ona göre 2 sn. hareket etmeden duramadığım için fotoğraflarımı çekemiyormuş!Bahçede 2,5 saat kadar kalabildim, sonra annem beni yine eve soktu:(( Ama o kadar yorulmuşum ki, herhalde 3-4 saat uyumuşum! Annem de ben uyurken kitap okuyordu, uyanınca baktım ki bitirmiş kitabı..  Sonra da film seyrettik annemle beraber. Çok güzeldi! Yok filmi demiyorum.. Annem film seyrederken çok uysal oluyor, benim de kucağında yatmama izin veriyor. O yüzden birkaç saat daha uyudum sıcacık.. Pazar günlerini seviyorum, annem genelde evde oluyor.. Akşamları gidiyor bir yerlere yine duramıyor, ama olsun. Benimle en çok pazar günü oynuyor:)

İşte böyle.. Annem Temmuz ayında uzun bir süre olmayacakmış buralarda. ‘Sana Çiçek bakacak ben yokken’ dedi dün. Sonra da bana ‘Sakın beni unutma emi benim güzel kızım’ dedi. Çiçek de anneme “O seni kokundan tanır, hiç merak etme sen’ deyip sevindirdi annemi. O sevinince ben de seviniyorum. Annem gülünce çok şeker oluyor. Öyleki o neşeliyken ben balıklı boncuklara saldırsam da bir şey olmuyor. Sadece ‘ Ah küçük cadım benim, ne yapacağım senle ben’ dedikten sonra beni yere yatırıp karnımı gıdıklıyor:))

Bu hafta da inşallah annem çok sevinir ve hep güler. O zaman benim de değmeyin keyfime….”

imza: MIA

                                                                                                             theçükcadı“..

No Titled!

“Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.”  Emerson

*değil mi ya??*

+

All paid jobs absorbs and degrade the mind.” Aristotle

*hay ağzına sağlık!”

+

“I never think of the future-it comes soon enough.” Einstein

“bunu hatırlamasak da olur!”

+

“The purpose of life is to live it, to taste experience to the utmost, to reach out eagerly and without fear for newer and richer experience.” Eleanor Roosevelt

“sen büyük kadınmışsın Eleanor!”

=

Uzun lafın kısası, Birşeyler Yapmak Lazım.. Hayat kısa:)) Bir ofiste saat 08:30-17:30 değil de, işte ne bileyim yollara düşerek, bir şeylere katkıda bulunup, kendine kattıklarınla yola devam ederek yaşamak istiyorum ben bir süre… Dün gece yine dağ-tepe keşif gezilerindeydim rüyamda!

Serin Bir Hafta sonundan…

 

Özledim JTB’yi..

Yok yok, burası benim sığınağım. Burada olmazsam rahata eremiyorum ben. Hoş şimdi, sığınak denen yer genelde çok kişinin bilmemesi tercih edilen, kendimizi dışarıdan gelebilecek ya da gelmiş bulunan her türlü olumsuzluk ya da korkutucu, can sıkıcı olaya karşı isole ettiğimiz ya da sadece kafa dinlediğimiz bir yerdir ama.. Benim sığınağımı herkesler biliyor, o ayrı:))

Geçtiğimiz hafta sığınağıma kaçma fırsatı pek bulamadım.. Buna çok ihtiyaç hissettim ama, olmadı. Önemli bir hafta geçirdik iş yerinde. Akşamları da çoğu zaman geç saatte evde oldum. Hatta MIA bile akşam yemeklerini geç bir satte yemek zorunda kaldı bundan sebep. (Küstü bile bana 1-2 gün bu yüzden yaramaz böcüm benim..)

Cumartesi günü saat 15:30 itibariyle ise herşey duruluverdi.. Sanki dalgalı, fırtınalı bir havada yelkenliyle boğuşup boğuşup, bir anda güneşi bulutların ardından gördüğün ve denizin sakinleşerek huzurlu bir uykuya dalması gibi oldu.. Sakinleştim ben de.. Evime gittim, evimin keyfini çıkardım. Yaramazımla boğuştum. Günlerdir ucundan sonunu anca yakalayabildiğim Fransa Açık Tenis Turnuvası Bayanlar Final Maçı‘nı izledim.. (Favorim aldı: Justine Henin-Hardenne) Sonra Ayşegül Sultan’la benim bahçede güveç-salata-rakı üçlemesi yaptık. (Ayşegül Sultan’ı rakıdan hariç tutun, araba kullanıyorum diye 1 kadeh bile içiremedim..) Üzerine bir de film izledim: The Eyes of Laura Mars!!!

Pazar günü danışmanlarımızdan Helen ile buluşacaktım öğle yemeği için. İlk geldiği gün onu götürdüğüm Schnitzel Restoran’a gittik yine, çok beğenmişti.. Ona yıllar önce Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir antikacıyı talan ederken bulduğum, üzerinde 1907 tarihi olan eski İstanbul kartpostallarımdan birini çerçeveleterek hediye ettim. Galata Köprüsü’nün ve arka fonda Sultanahmet Cami’inin yer aldığı bir kartpostaldı.. Sonra Selam’ın geçmiş doğum günü için ona hediye seçtim, biraz alış-veriş yaptım ve yaklaşık 1 kg. gelen gazetelerim ile eve dönerek tüm serin Pazar’ımı evde geçirdim.. TV’den uzak bir Pazardı, daha çok müzik dinledim; Patricia’nın bu albümü ve çok sevgili Dany’ciğimin şu albümünü.. Dinlendim sanırım..

Artık enerjik olmam lazım.. Bu hafta JTB’yi ihmal etmemem ve gece geç saatte bitirip uykuya dalmamdan sebep geçtiğimiz Cuma gününe yetiştiremediğim Cuma Hikayesi’ni paylaşmam lazım:) Biraz yediklerime dikkat etmem ve spor da yapmam lazım tabi.. (Her ne kadar geçtiğimiz hafta 2 kilo vermiş de olsam!) Sonra ödevlerden birini Minnesota’ya göndermem, bu yılki kayıt formunu yollamam, uçak biletimi ayırtmam, sonraki ödeve başlamam lazım!! Cumartesi günü danışmanlarımızla birlikte yaptığımız aksiyon planları için çalışma programı yapmam lazım.. Canımın içi Aydın’a upuzun bir mail yazmam, annemi aramam lazım! Hafta sonu için aklımın bir köşesindeki planın uygulanabilirliği açısından biraz araştırma yapmam lazım!

E bu kadar şeyin üzerine “Benim kızgın kumlardan Serin sulara atlamam lazım”!!!! :)))