Seyahatname Konulu Yazılar

Prag’da 3 Mekan!

strahov-pivovar

Şehirlerle arasında bağ kurabilenlerdenim: Biri yaşam enerjimi yükseltirken, bir diğeri beni romantizmin doruklarına çıkarabilir. Birinde kendimi her anında nefes alıyor, aldığım her nefes için şükrediyor bulurken, diğerinde sükunetin, sakinliğin, yavaşlığın doruklarında dolaştığımı hissederim. Prag’la yıllar içerisinde defalarca gide gele kurduğum bağ sonucunda karar verdim ki bu şehir bana kendimi bir orta çağ masalının içerisinde sıkışmış kalmış bir kadın gibi hissettiriyor! Her gidişim, her sokaklarında gezintim beni hep yeni bir yerlere çıkartıyor şaşkınlık içinde hayran kalıyorum. Hem de sürekli sanki aynı masalsı, tarihi film karesinde dönüp duruyorum gibi hissettiriyor. Öyle ki elinde kılıcı ile bir şövalye şimdi şu kapının ardından çıkıverecek diyerekten hep gözüm kapıların ardında, sokakların ucunda tetikte bekliyor buluyorum kendimi.

Devamını oku

Prag!

Church-of-our-lady-tyn

Benim masal şehrim…

Hani Paris şehrinin belirleyici anıtı, mimari eseri Eiffel, Londra‘nın ki Big Ben‘dir ya; Prag‘ın –benim için– belirleyici eseri Church Of Our Lady Before Tyn Kilisesi‘dir. Prag dendiğinde aklıma eski şehir meydanında heybetle yükselen, gündüz ayrı gece ayrı güzel görünen bu güzeller güzeli Gotik kilise gelir. Otelimiz bu kilisenin arka tarafında kalan sokakta olduğu için de her sabah ve akşam bu etkileyici kiliseye selam vererek güne başlayıp bitirdik, harika bir enerji oldu bize. Hava soğuktu son güne kadar ve yağmurluydu ara ara. Soğuğu konsantre olmanızı ya da kendinizi günün, şehrin akışına bırakmanızı oldukça engeller. Ama her adımda satılan sıcak şarapları da –bu sebeple– deneyimlemek fena olmuyor değil hani 🙂 Bu nedenle, Prag’a her mevsim gittiğim için kesinlikle önerim bahar dönemi olacaktır.

Devamını oku

Hafta Sonu Viyana!

hundertwasser-viyana

Geçtiğimiz Cuma günü Viyana’ya gittik 2 gece için. Sonuna da çok önce planladığımız, fakat ayağımı kırmam sebebiyle ertelemek zorunda kaldığımız Prag seyahatini ekledik. Prag, artık beni takip edenlerin de bildiği üzere, neredeyse benim ikinci memleketim!

İlk defa tam 10 yıl önce bir Kasım ayında kendime 30. yaş hediyesi olarak verdiğim seyahatimle tanışmıştım Prag’la. O kadar büyülenmiştim ki tuttum annemi ve en yakın arkadaşımı götürdüm bir daha (1. Bölüm, 2. Bölüm ve 3. Bölüm). Daha sonra bir defa daha gittim ve en nihayetinde Prag’ı görmediğini söyleyen sevgili kocama mihmandarlık yapmak adına bir defa daha! Prag için tur düzenlememi öneren bir çok kişi oldu tanıdık-tanımadık. Son Prag tatilim sonrası bu fikre sıcak bakıyorum açıkçası 🙂 Prag yazısı, ki hala yazacak bir şeylerim var, bir sonra ki yazı olsun isterseniz. Bugün biraz Viyana’da gördüklerimi paylaşmak istiyorum.

Devamını oku

Londra Keşifleri II

me-myself-london

Londra’daki son günümüzü ve gecemizi efektif bir şekilde geçirme niyetiyle şöyle bir plan yaptık. Sevgilim beni, daha önceki gelişimde görme fırsatı bulamadığım “Camden Town“a götürecek, ben de onun daha önce gidip görme ihtiyacı hissetmediği “Nothing Hill” ve “Portobello Road“a götürecektim onu! Plan güzel başladı ve bir sürprizle taçlandı. Şöyle ki gündüz saatlerinde harika bir operasyonla burnumuzun dibindeki Dominion  Tiyatro’sunda gösterimde olan “We Will Rock You” müzikaline iki biletimiz oluverdi birkaç dakika içerisinde 🙂 Londra’daki ilk müzikalim!

Önce “Camden Town”da “Camden Town Market” gezisi. Pek sevdiğim ve çok erken kaybedişimize üzüldüğüm Amy Winehouse’un da yaşadığı yer olan bu semt inanılmaz enteresan bir yer. Alış veriş ve eğlencenin merkezi. 1000’in üzerinde irili ufaklı dükkan, mağaza ve tezgah var burada. Bir taraftan çok renkli, karışık, marjinal; diğer taraftan sanatçıların, yerli ve yabancı turistlerin göz bebeği. Hiçbir yerde görüp bulamayacağınız enteresanlıkta kıyafetler, aksesuarlar, dövme ve piercing dükkanları var. Bir çok ünlü grup üyesinin buradaki mağazalardan sahne kıyafeti ve aksesuarı aldığını öğreniyoruz.  Sanırım Londra’da yaşasam her dönemi yad edeceğimiz bir kıyafet partisi organizasyonu yapabilirdim evde! Burada bulamayacağınız bir şey olacağını sanmıyorum. Yolda yürürken simsiyah giyinmiş, siyah makyajlı bir rocker da görüyorsunuz, mavi saçlı punk bir genç kız da! Ayrıca kendi yaptığı el emeğini satan bir sürü sanatçının standının başından da ayrılmayacağınızın garantisini veririm. Birbirinden güzel Londra fotoğrafları ile hazırlanmış tablolar, saat ve bilgisayar parçalarından yapılmış kolye ve küpeler, ahşap yontularak ortaya çıkarılmış telefon ve ipad kılıfları ve daha nicesi!

camden-town-market,camden-town-market-01

Bir de kocaman başka bir pazar vardı ki “Camden Town Market” çevresinde burada inanılmaz bir alış veriş yaptım! “Stables Market“, eski ahırlardan bozma bir çarşı. Burada da oldukça fazla sayıda vintage kıyafet ve aksesuar bulabileceğiniz mağazalar var. İçinde ve çevresindeki devasa at heykellerini görünce anlayın ki doğru yerdesiniz 🙂 Sadece vintage dükkanlar değil, aynı zamanda yeme-içme üzerine de çok çeşitli alternatiflere rastlayabilirsiniz. Burada dolaşırken ilgimi çeken ve sadece deri kıyafetler, ceketler satan bir vintage dükkanından hayatımda yaptığım en  iyi alış verişi yaptım ve sadece 10 pound ödeyerek %100 deri, gri-mavi renkte bir ceket aldım 🙂 Aslında deri eteklerin yer aldığı bölümde de kendimi kaybettim, lakin hem ortamın ısısından hem de uygun bedende bir şey bulamadığım için üzülerek ayrıldım dükkandan! Bir sonraki gidişimde burada sadece alış veriş için bir tam gün ayıracağıma kendime söz verdim fakat. (Ceketimi her gün sevip okşadığım doğrudur 🙂 )

stablesstables-01

Buradan zorla ayrılıp “Nothing Hill”e doğru gezimize devam ettik o gün. Bu defa iki katlı, klasik kırmızı otobüsleri kullandık. Böylece bir ilk daha gerçekleştirerek, geçtiğimiz sefer kısmet olmayan otobüs turunu da yapmış oldum. “Nothing Hill”  bölgesi, özellikle “Portobello Road” benim severek, keyifli vakit geçirdiğim başka bir bölge. Her ne kadar özellikle hafta sonları kurulan antika pazarını görememiş olsak da, yol boyunca çok güzel bir meyve-sebze pazarına ve yol kenarındaki dükkanların kapı önlerindeki stantlarında yer alan minik antika eşyalar, taze çiçekler ve çok hoş aksesuarlara ilişkin sergilenen parçalara rast geldik. Semtin adıyla anılan filmdeki park ve kitapçıyı bulmayı da ihmal etmedik. Gösterişli Viktoryen tarzda evleri ile kozmopolit ve prestijli bir yer “Nothing Hill”. Huzurlu, sakin caddeleri, arnavut kaldırımlı sokakları var. O evlerden birkaç tanesini beğendik, hayal kurduk bile “bizim olsaydı acaba…” diyerekten 🙂

nothing-hillnothing-hill-01

portobello-road-o1

Buradan atladık metroya ve ver elini “Little Venice” kanalı, “Warwick Avenue“. Önceki kaldığım semt. Öğleden sonra içkisi için sevdiceğimi elinden tutup zamanında benim vakit geçirmekten çok keyif almış olduğum kanalın hemen yanındaki “The Waterway” adlı mekana götürdüm. (Mekan değerlendirmesini yine yan taraftaki YELP profilim üzerinden görebilirsiniz). Bu mekanın benim için kendisini hep özel kılacak bir tarafı var. Nedir bilemiyorum ama burada terasta oturmaktan, bir kadeh şarap içmekten ve kanal üzerinden gün batımını izlemekten çok keyif alıyorum. Şuraya tıklarsanız eğer, fotoğraf galerisinden mekanın keyif aldığım terası ile siz de tanışabilirsiniz 🙂 Adeta minyatür Venedik kanalı edasıyla bir sürü tekneye ev sahipliği yapan, çevresinde bir koşu-yürüyüş parkuru ve yemyeşil kocaman parkları olan bu kanal aynı zamanda metro istasyonuna iki dakikalık mesafede!

little-venicelittle-venice-o1

Keyifle geçirdiğimiz günümüzü tamamlamak için kaldığımız otelin yolunu tuttuk artık akşamüstü saatlerinde. Saat 19.30’da başlayacak müzikal için yerimizi aldık on dakika öncesinden Dominion‘da. Çok kalabalıktı “We Will Rock You” müzikali o gün. 10 yıldır sahnelenen bir müzikal olması ilgiyi hiç azaltmamış. Ben ki zaten çocukluğumdan beridir her türlü müzikali büyük bir heyecan ve mutlulukla izlerim, müzikal cenneti olan bir şehirde böyle bir tecrübe beni aldı götürdü diyebilirim. Youtube’da bulunan müzikale ait parçaların seslendirildiği videolarda bizim o akşam seyrettiğimiz kadro yok. Ama temin ederim ki, o gece bizim izlediğimiz kadrosu bence diğerinden çok çok daha başarılı. Muhteşem ve unutulmaz grup Queen’in en güzel şarkılarından oluşturulmuş, Ben Elton’ın kitabından uyarlanmış müzikalde müziğin, şarkı söylemenin ve müzik aletlerinin yasaklandığı, herkesin aynı giyinip, aynı düşünmeye zorlandığı, baskının hakim olduğu, Killer Queen karakterinin egemenliği altında sorgulamadan, düşünmeden, bilgisayar odaklı yaşayan topluluğun arasında var olma savaşı veren bir grup bohem gencin hikayesini anlatıyor.

Müzikal Innuendo ile açıldı, I Want to Break Free, Under Pressure, I Want it All, Crazy Little Thing I Love, Who Wants to Live Forever, Don’t Stop Me Now, Another Bites to Dust ile devam edip, We Will Rock You, We Are the Champions gibi muhteşem şarkılarla son buldu. (Bunlar sadece bir kısmıydı tabi). Bazı şarkılarda tempo tutup, çığlık çığlığa söylediğimiz doğrudur 🙂 Kesinlikle görün diyebileceğim, harika bir tecrübeydi. Umuyorum daha bir çok defa Londra’ya gider, diğer birbirinden ihtişamlı müzikal prodüksiyonlardan birkaçını daha görme fırsatım olur.

Ve işte Londra macerası da burada, bu şekilde -şimdilik- sona erer:)

**Bu arada bugün sabah saatlerinde spor yaparken büyük bir talihsizlik sonucu sağ ayak tarak kemiğimi kırarak, ayağımı 3-4 hafta alçıya aldırmış bulunmaktayım! Avrasya Maratonunda koşamayacak olduğum için çok üzgünüm. Umuyorum en kısa zamanda ayağa kalkar, kaldığım yerden antrenmanlarıma devam ederim. Zira benim gibi yerinde duramayan biri için hareket kabiliyetinin kısıta girmesi çok fena 🙁 **

we-will-rock-uus-in-london

Londra Keşifleri I

big-ben

*Gün batımında Parlamento Binası ve Big Ben*

Beş yıl önceki bir haftalık Londra seyahatimde gezilmesi gereken tüm turistik yerleri gezmiş; köprüsüydü, müzesiydi, parkıydı gün boyu dolaştıkça dolaşmış ve tüm yaşadıklarımı da burada, şurada ve dahi şurada üç bölüm halinde anlatmaya çalışmıştım. Bir hafta kaldığım için de tüm bunları yapmak bir sorun olmamıştı benim için o zaman.

Şimdi gelelim son seyahat notlarımıza:

Londra özellikle inanılmaz yaygın ve çok güzel işleyen metro sistemi ile ulaşımın sizin için bir sorun teşkil etmeyeceği düzenli, tertipli bir şehir. Biz de hava müsaade ettiği sürece ve “Merkez Londra” denilen bölgede kaldığımız için hep yürüyerek dolaştık bu güzel şehri üç gün boyunca (Evet, Londra şehir olarak çok güzel bir şehir kanımca. Sokaklarında yürümekten, park ve bahçelerinde soluklanmaktan; etrafı, binaları, estetiği seyretmekten, mekanlarında keyif yapmaktan, insanlarıyla sohbet etmekten hiç sıkılmayacağım bir şehir)!

İlk günümüze Londra’nın dibindeki “Kingston-upon-Thames“te yaşayan sevgili arkadaşlarımızın evlerine konuk olarak başladık ve bizim için hazırlamış oldukları zarif sofralarında Türk-İngiliz sentezi ile hazırlanmış güzel ve doyurucu bir kahvaltı yaptık. Sohbeti bir noktada evde sonlandırıp Thames kıyısına yürüyüşe çıktık ve yelken yapan, koşan insanlar arasında (Çoğunlukla bendeniz iç geçirerek)! merkeze kadar geldik. Pazar günü olmasından sebep, çevre alışveriş yapan insanlarla doluydu. Arabaya atlayıp iki güzel parka daha gittik sonrasında: İlki “Bushy Park“, diğeri ise “Richmond Park“. Bu parklarda koşan bir sürü insan vardı, hafif çiseleyen yağmura rağmen (Bir süredir koştuğum için gittiğim her yerde koşan insanların varlığına, fazlalığına, koşabildikleri alanların sonsuzluğuna takılmaktan kendimi alamıyorum)! Bushy Park, 445 hektarlık alanı ile ikinci büyük kraliyet parkı Londra’nın. İnanılmaz bir bitki ve hayvan çeşitliliğine (280 çeşit canlı) de ev sahipliği yapıyor. Bu canlılardan bizi en çok şaşkınlığa uğratan ise ihtişamlı boynuzları, cüsseleri ve gürleyen sesleri ile geyikler oldu. Zira Bushy Park, bir geyik parkı imiş aynı zamanda! Düşünsenize bir sürü insan, çoluk çocuk parkta bu geyikler ve aileleri arasında yürüyüş yapıyor, koşucular geyiklerin yanından koşarak geçiyor. Tüm hayvanlar özgürce parkta dolaşıyor! Diğer park, Richmond Park da bünyesinde geyikleri barındıran, araba ile neredeyse beş dakikalık bir mesafede Bushy Park’a. Orası da inanılmaz büyük, yeşil ve harika bir park!

bushy-park-red-deer

*Bushy Park’taki o muhteşem geyiklerden birisi*

Parklardaki gezintimizi bitirdiğimizde içimin cız ettiği gerçeğini paylaşmama izin verin lütfen. Çünkü ulaşımın yer altında geliştirilerek yer üzerini büyük metrekarelerle park ve bahçelere ayıran Londra Belediyesi ile ODTÜ ormanlarını bir gecede ezip geçen Ankara Belediyesi ve İstanbul’da küçücük ve gerçekten şu gördüğüm tüm parklara oranla az yeşil, az ağaçlı ve aslen gayet vasat bir park olan Gezi  Parkı’na aylarca ettiğini bırakmayan İstanbul Belediyesi’ni karşılaştırmaktan bir saniye uzaklaşamadım. Kraliyetin koruması altında onlarca devasa parkı, içlerindeki canlı çeşitliliğini, ücretsiz şezlonglarını-banklarını, çiçekleri, koşan-oynayan çocukları, piknik yapan, koşan, güneşlenmeye çalışan insanları gördükçe de bizim belediyecilik mentalitemize içimden de dışımdan da söylenmeye devam edeceğim. Ta ki biri çıkıp mucizeyi gerçekleştirinceye kadar!

*Geçenlerde sevgili Bahar Akıncı’nın Moskova seyahati sonrası yazdığı “Sen İstiyor Dünya Şehri Olmak Yiyecek Daha 40 Fırın Ekmek” isimli yazısını da okumanızı tavsiye ederim bu serzenişimin üzerine!

Park ve yeşilliğe doyduktan sonra midelerimizi şenlendirme vakti de gelip çatınca sevgili arkadaşım Ayşegül bana şu alternatifleri sundu. Harika bir İtalyan, sevimli bir İspanyol, lezzetli bir suşici ve pek eğlenceli bir Meksikalı! İngilizlerin her şeyi var, iki şeyleri yok dostlarım: biri mutfakları, diğeri yaz mevsimleri! Listeden pek eğlenceli Meksikalı seçeneğini seçtik ve doğruca kaldığımız yer olan Soho’daki şubesine gittik “Wahaca“nın.

Wahaca çok özel bir mekandı benim için. Neden mi? Öncelikle sayısız tekila, kokteyl ve Meksika birası var içki menüsünde.  Yiyecek menüsü çok güzel tasarlanmış, Amerikan servisi şeklinde ve tek sayfa ki, az ve öz çeşitler menülerde benim en takdir ettiğim şeylerin başında gelir. Dekorasyon çok ferah, kalabalık bir mekan ama sizi hiç yormayacak şekilde bir ambiyans yaratmışlar mekanda, kullanılan aydınlatmalar enerji tasarrufuna yönelik. Bir diğer güzelliği mekanın; çevreci, sivil toplum örgütlerine, fikir ve kampanyalara destekçi olup bunlara ilişkin her detayı gerek mekanda gerekse menülerinde yansıtmaları. Mesela “Streetfood Specials” başlığı altında her sezon ana menüye ek olarak paylaştıkları iki yemekleri var ve bunlardan sipariş ettiğinizde bu yemeklere ödediğiniz ücretin 20 pence’i Meksika’da ailesi sokakta yaşayan ve çalışan çocukları korumaya, eğitmeye yönelik kurulmuş olan EDNICA adlı yardım kurumuna bağış olarak gidiyor. Bir de yiyeceklerden kalan artıkları başka bir oluşuma, “The Pig Idea“ya gönderiyorlar. Yediğimiz tüm yiyecekler, içtiğimiz margarita lezzetli ve kararındaydı. On bir şubesi olduğu için mutlaka birine denk düşürebilirseniz yolunuzu, anlattıklarımı daha iyi anlayacaksınız sanırım 🙂

breakfast-club

*The Breakfast Club’daki kahvaltı tabaklarımız.*

Ertesi gün kahvaltı için uzundur aklımda, listemde olan “The Breakfast Club“a gittik. Buraya ilişkin yorumlarımı yan taraftaki YELP profilimde anlattım. Merak ederseniz oradan okuyabilirsiniz. Wahaca’nın notlarını oraya eklememiş olmamın nedeni internet bağlantımızı birkaç saat süreyle bu mekanda kaybetmiş olmamızdan sebep check-in yapamamış olmamdır 🙂

Kahvaltımızı bitirip önce çevrede biraz dolaşarak nostalji yapıp, sonra da alışveriş mağazaları ve kafelerle dolu 13 sokaktan oluşan “Carnaby Street“e gittik. Burada “The Great Frog” adlı aksesuar mağazasında hem sevgilimin hem de benim çok büyük takıntımız haline gelmiş olan kuru kafalı mücevher ve aksesuarları inceleyerek göz banyosu yaptık ve bu markayı takibe aldık! Sonra da daha önceki sefer kısacık ucundan gezindiğim “Covent Garden“a uğradık ve bu defa tüm sokakları, dükkanları dolaştık, harika bir klasik müzik konseri dinledik, kahve molası verdik.  Sonra klasik rotaları takip ederek “Trafalgar Meydanı“ndan “Parlamento Binası“na yürüyerek “Big Ben” çevresinde fotoğraf çektik. Özellikle gün batımına yakın Thames kıyısından burasının manzarasına doyum olmuyor. “London Eye” ve çevresindeki kalabalıktan hemencecik sıyrılıp yürüyüşümüze devam ettik. Bir zaman sonra yağmur hızını o kadar arttırdı ki kaçıp sığınacak bir yer ararken karşımıza bir anda çıkıveren bir Irish Pub’a attık kendimizi. Nedense ben bu tarz -aslen bir özelliği olmayan- publarda yanımdakiyle güzel vakit geçiriyorum. İngiltere’de olunca birasever sevgili kocamın “Ale” deneme turlarında kendisine bir miktar eşlik ettim tabi ben de. Bulunduğumuz pub, Londra’nın en taze ve pastörize edilmemiş Guiness’ine ev sahipliği yapınca ondan da tatmadık dersem yalan olmaz! Velhasıl akşam üstü saatlerinde işten çıkanların yavaş yavaş doldurmaya başladığı mekanda hava iyice ısınınca biraz nefes almak için kapının önüne çıktım ve yirmi beş kişilik yağmurluklu bir koşan ekip gördüm. “Vay anasını” dememe kalmadı, yine o yağmurda bir sürü bisikletli insanın trafikte rahat bir şekilde gideceklere yere ulaşmaya çalıştıklarına şahit oldum.

london-eye

*London Eye ve Thames Nehri*

london

O akşamki son uğrak noktamız bir caz bar oldu. Tavsiye üzerine, yine semtimizin yakınlarında bulunan, “Ronnie Scott’s Jazz Club“a girdiğimizde program henüz başlıyordu. Her Pazartesi Akustik Caz programı yapan Renato D’Aiello’ya her seferinde farklı bir solist eşlik ediyormuş. Çok hoş, hafif loş bir ortamda dinlediğim tüm programdan inanılmaz keyif aldım. Zaten hafiften çakırkeyif geldiğimiz kulüpte bir de en güzel parçalardan sololar falan dinleyince ben çok güzel oldum o akşam 🙂 Burasını da güzel bir keşif olarak tavsiye edebilirim.

Biliyorum artık insanlar internette bloglardan uzun uzun yazılar okumaktan sıkılıyorlar ya da zaman bulamıyorlar! Elimden geldiğince kısa anlatmayı hedeflemekle birlikte baktım ki bu yazım da yine aldı başını gitti. Bu sebeple sıktıysam sizi kusura bakmayın lütfen ve Londra Keşifleri II için bir sonraki yazıyı okuyun 🙂