Seyahatname Konulu Yazılar

Hayırlı Bir İş İçin Gidilen İngiltere Seyahati!

Bournemouth pier

Çok sevdiğim, benim için değerli, yıllar boyunca bir sürü iyi-kötü olayın üstesinden birlikte geldiğimiz, uzaklara da gitsek birbirimizden bir şekilde hiç kopamadığımız sevgili dostum Evren’in düğün törenine katılmak üzere İngiltere’ye gideceğimiz birkaç ay öncesinden belliydi! Yıllar önce şurada anlatmaya başlayıp, şuraya ve şuraya da taşıdığım ilk Londra seyahatimde de Evren’e misafir olmuştum belki hatırlarsınız (Bu tecrübeme ilişkin yazıları bağlantılardan okuyabilirsiniz).

Bu seyahatimizde önce Evren ve Mark’ın yaşadığı yer olan Southampton‘a, sonra düğünün gerçekleşeceği Winchester‘a gidecek; dönmeden önce de Londra‘da üç gece dört gün geçirerek seyahatimizi tamamlayacaktık. Londra sevgilimin yıllar boyunca defalarca gittiği, çok sevdiği, bu sebeple de avucunun içi gibi bildiği bir şehir olunca o son dört gün de tadından yenmez ve bol aksiyonlu geçti 🙂 Bir sürpriz de Evren’den geldi ve bir günümüzü de onun ve Mark’ın sayesinde Bournemouth‘da geçirdik. Bir haftaya bayağı yolculuk, mekan, koşturma, düğün, yeme-içme sığdırarak döndük anlayacağınız 🙂

Bournemouth-cabins

İngiltere’nin güneyinde yer alan Bournemouth, upuzun sahili, plajları; bizim göremediğimiz gece hayatı ile meşhur bir şehirmiş. Bizim gittiğimiz gün hava çok güzel, güneş ışıl ışıldı. Sahilde uzun yürüyüş yapıp güzel bir mekanda soluklanarak bir şeyler yedik içtik. Ben, geçen sefer denemediğim “fish&chips” olayına burada girdim. Burada dikkatimizi çeken şeylerin başında etrafta çok fazla yaşlı, hakikaten yaşlı ve engelli insanların varlığı oldu desem yalan olmaz. Elektrikli-tekerlekli sandalyeleri, bastonları, tutamakları ile sahilde gezinen, yürüyüş yapan, hatta el ele yaşlı çiftler gördük (O yaştaki bu dinçlik, bu azim beni çok etkiledi. Tanrı uzun ömür verirse bana ve ben de o yaşları görebilirsem, bu kadar dinç ve ayakta kalmak, yine hep dışarılarda olmak istiyorum). Bir de sahilde ister dönemsel, sezonluk; ister hafta sonu için kiralanan rengarenk kabinler çok hoştu. Tek bir gözden oluşan kabinlerin içerisinde iki şezlong, bir minik masa, ufak bir tezgah, elektrikli ısıtıcı ve ocak bulunuyormuş. İçerisinde kalması, yatması mümkün değil. Sadece kapısını açıp şezlong ve masayı dışarı çıkartıp ayaklarınızı uzatıp, kabinin önündeki alana minik veranda muamelesi yapıyorsunuz. Sahil boyunca görüntü çok güzeldi kabinlere ait.

Günü birlik Bournemouth gezintisi sonrasında Southampton‘a döndük. Çevreyi keşfe çıktığımız gün yağmurlu ve oldukça soğuk bir gündü. İngiltere vatandaşlarının olmazsa olmaz eşyaları şemsiyelerden bir tane de biz edindik (Ve biz Londra’dan dönene dek o şemsiyeyi hiç bırakmadık ne yazık ki)! Southampton, güney sahilinin en büyük liman şehri. Dolayısıyla oldukça büyük gemilere, cruiselara ev sahipliği yapan bir limanı var. Merkezde ise 800 yıllık tarihi “Bargate” kapısından geçerek “Old Town”a giriyorsunuz. Burada “Tudor House & Garden” görülesi bir mekan. Şehir zamanında Jane Austin’e, William Shakespeare’a ev sahipliği yapmış. Sokaklar, binalar hala eski dokusunu muhafaza ediyor bu bölgede. Sakin bir şehir. Oldukça işlek bir tren istasyonu var. İnsanlar burada yaşıyor ve bir buçuk saat uzaklıktaki Londra’daki işlerine trenle gidiyor mesela. Trenler konforlu.  Ulaşım, her Avrupa şehrinde olduğu üzere tıkır tıkır işliyor! Olur da bir şekilde yolunuz Southampton’a düşerse, bizim çok keyif aldığımız bir mekan olan Turtle Bay‘i not düşmek isterim buraya. Kendisi bir Karayipler restoranı 🙂 “Happy Hour” saatlerinde bir kokteyl ücretine iki tane içiyorsunuz. Denediğimiz tüm kokteylleri çok başarılı bulduk. Yemekler bol baharatlı ve benim çok sevdiğim üzere tatlı-ekşi soslu. Meyvelerle et yemeklerini bir arada sevdiğim için kesinlikle bana hitap etti diyebilirim.

Winchester streets

Cumartesi günü sabah erkenden bir taksiye atlayıp düğünün gerçekleşeceği tarihi şehir Winchester‘a on beş dakika içinde ulaştık. Winchester İngiltere’nin eski başkentiymiş ve savaş sırasında bombardıman görmemesinden sebep, tarihi dokusunu tastamam korumaktaymış. Düğün için seçilme nedenlerinin başında da bu geliyor. Daracık sokaklı, arnavut kaldırımlı, şipşirin bir yerdi Winchester. Avrupa’nın en büyük katedrallerinden birisi olan ve ünlü yazar Jane Austin’in de mezarını barındıran 900 yıllık “Winchester Katedrali” ise görülmeyi hak eden bir yapıydı. Ayrıca Kral Arthur’un şövalyeleri ile toplandığı meşhur “Yuvarlak Masa” da yine bu şehirde, “Great Hall”da bulunuyor.

Nikah saatine kadar var olan vaktimizde biraz gezinip, minik alışverişler yaparak gelinimizin yanına döndüğümüzde heyecanımız başladı. Birlikte giyindik, makyaj yaptık. Gelinimin giyinmesine yardım edip en son ayakkabılarını da giydirince inanılmaz duygu yoğun bir halde gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim 🙂 Gözlerim tüm tören boyunca hep ıslaktı, zira inanılmaz güzel bir yerde kıyılan nikahta birbirlerine ettikleri yeminler, arada arkadaşlarının okuduğu şiirler ve nikahı kıyan resmi görevlinin evlilik üzerine söylediği tüm sözler beni inanılmaz etkiledi:

“Birbirinizin yaşamı boyunca öncelikle en iyi arkadaşı olmalısınız. Evlilik, körü körüne birbirine bağlanmak değildir”

Winchester streets-01

Düğünün unutamayacağım güzel anlarından biri de dans ettiğimiz zamanlardı. Damadımız İskoç olunca, geleneksel “Ceilidh” (Kay lee) dansını yaklaşık iki saat boyunca icra ettik tüm konuklarla. Bu sayede ortamdaki tüm kadınlar ve erkekler birbirleriyle tanışma, hatta daha da ileri gidip el ele tutuşma ve “kızlı-erkekli” gülüp eğlenme fırsatı buldular! Yemek yerken masamızda fıkra gibi bir durum söz konusuydu ayrıca. İki Türk, İki İspanyol, bir İngiliz, bir Avustralyalı, bir Yeni Zelandalı ve bir Alman şeklinde 🙂 Bir defa daha gördük ki bize göre seyahat, yaşamın anlamı, hayata bakış, genel kültür, siyaset, görmüş-geçirmişlik, farkındalık gibi konularda karşılaştığımız yabancılar arasında yine efsane bir çiftiz 🙂 *Nazar değmesin lütfen, bir tahtaya vuruveriniz*

Düğün sonrası Pazar sabahı trene atladığımız gibi Londra’ya doğru yola çıktık. Kalan günlerimizde neler yaptık, benim için unutulmayacak anlar hangileriydi Londra’da isterseniz bir sonraki yazının konusu olsun.

*Tüm fotoğraflar telefonumla çekilmiştir. Ne yazık ki fotoğraf makinamız bizi ilk gün ilk pozda yolda bırakmıştır :(*

Merhaba Ekim!

samsun-02

Gelmesi için gün saydığım yaz mevsimi bitti gitti bile!

İnanamıyorum nasıl geçtiğine günlerin hızlıca, göz açıp kapayıncaya dek.

*

“Evet Sevgili Ekim,

Serinlemeye başlayan havalar neticesinde yine karşılaştık seninle. Karşılaşmanın şerefine alkış, kıyamet ne bileyim bir tezahürat falan bekleme yalvarırım. Benden eksik olsun. Serin havanı, adındaki hüznü sevemedim gitti kendimi bildim bileli!

Sana merhaba derken geçtiğimiz ay sonunda danışmanlığını yürüttüğüm ilk projemin başarıyla denetimden geçmesi sebebiyle mutlu oldum, rahatladım haliyle. Aylardır büyük bir özveri ile çalışan, daha iyi-daha güvenli bir sağlık hizmeti sunabilmek için uğraş veren bir kurum daha, yol arkadaşlığımız neticesinde akredite olmaya hak kazandı JCI‘dan.

Ben bulduğum her boş zamanımda, mümkün olduğunca koşmaya ya da egzersiz yapmaya devam ediyorum. Hatta daha iki gün önce  koştum Run Istanbul 2013’te. One Life Be Fit‘te anlattım nasıl geçti diye. Evde sık sık değişik tarifler deniyorum “sağlıklı” diye nitelendirebileceğimiz. Yalnız tabi ki ne kadar sağlıklı, o kadar “tatsız-tuzsuz-lezzetsiz”den hareketle sevgilim pek beğenmiyor da bulaşmıyor da yaptıklarıma 🙂 Bir nevi “Kendin pişir kendin ye Dilara” olayı!

Yeni bir diziye sardık, pek severek izliyoruz. Adı: Downton Abbey 1. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere’de Crawley ailesinin konutu olan güzeller güzeli Downton Abbey malikanesinde geçen olayları anlatıyor dizi. Hem sahipleri hem de malikanedeki yardımcı, hizmetli ekibin gözünden. Dizideki favori karakterlerim Mr. Carson ve Dowager Countess of Grantham!

Önümüzdeki günlerde, bayram tatilini de fırsat bilip İngiltere’ye kaçıyoruz. Çok sevdiğim, can bir arkadaşım evleniyor Southampton’da! Bu sebeple önden benim gibi lacivert pasaportlu Türk vatandaşlarının ömür törpüsü sayılabilecek “vize” işlemleri sarmalından geçerek, şaşırtıcı derecede başarılı bir operasyon ile iki yıllık vizemi alıp cebime koymuş bulunmaktayım. Haliyle uzun süreli vize alınca, üzerimize gelen haller neticesinde havayolları tarifeleri arasında gezinmekten kurtulamıyorum! Önümüzdeki dönemlerde uygun bir bilet yakalar da gider miyim diyerekten!

Bir de bir çılgınlık yaptık sevgilimle ve dün günübirlik bir seyahat yaptık Samsun’a, çok öncesinden planladığımız! Sabah erkenden gidip, sevgilimin de çocukluk yıllarını geçirdiği bu şehirde anılar tazeleyip, keşfe çıktık. Keşif kısmı benim içindi, zira daha önce Samsun’da bulunmamıştım hiç. Gitmeden önce okuduklarımız neticesinde “lezzet keşfi” için de uygun bir yer olduğu kanısında hemfikir olunca, lezzet için sevdiklerime önerebileceğim iki adresimiz oldu elimizde günün sonunda: İlki döneri ile meşhur Lezzet Lokantası, diğeri ise Samsun pidesi ile meşhur Gülhan Restoran. Her ikisi ile ilgili tecrübelerimi hemen yan tarafta bulunan YELP Profilime ekledim.

İşte böyle sevgili Ekim. Seni böyle karşılıyor ve geçiriyor olacağız Kasım ayının başlangıç noktasına dek! Kasım, benim doğduğum ay. Bir sürü sevdiğim insanın doğduğu ay. Benim için hep anlamlı izler bırakan bir ay hayatıma. Bakalım bu yıl ne gibi bir iz bırakacak?

Ne olur fazla üşütme bizi olur mu? Şu an hava sıcaklığı 11 derece ve yağmur yağıyor dışarıda 🙁

Sevgiler,

Dilara”

Kastellorizo Ya Da Bildiğimiz Adıyla: Meis Adası!

myself

Uzun bir aradan sonra tekrar klavye başına geçmiş bulunuyorum. Tamı tamına on yedi güzel günden oluşan tatilimizin sonunda her ne kadar küçücük tatil kasabasından, denizden, parmak arası terlikten, tiril elbiselerden ayrılmak ve tekrar şehir hayatına, kaosa, trafiğe dönmek zor geliyor olsa da; hemen hayatımıza kaldığımız yerden başlayıverdik.

Kaş’taki ilk haftamız bol misafirli, bol eğlenceli, ikinci haftamız biraz daha sakin, hastalıkla mücadele ederek ve daha çok yan gelip yatarak geçti. İkinci haftanın bir Çarşamba günü sabah erkenden tam karşımızdaki Yunanistan’a ait olan Meis Adasına geçtik ve gece 23.30’daki son feribotla dönene dek çok güzel bir gün geçirdik. Aşağıda, aylardan sonra elime aldığım fotoğraf makinesi ile gün boyunca çektiğim fotoğraflar eşliğinde Meis Adası’nda bir güne ait notlarımı bulabilirsiniz:

meis-kastellorizo

* Meis Adası’na Kaş’tan her gün feribot ile, 20 dakikalık bir yolculuk sonrası ulaşabiliyorsunuz. Feribot için 25 Euro, yurt dışı çıkış harcı olarak 15 TL, eğer vizeniz yok ise 60 Euro da vize ücreti ödediğiniz takdirde, beş günü geçmeyecek şekilde adada konaklamalı kalmanız mümkün. Altı kişilik ekibimizin geçerli Schengen vizesi bulunduğu için vize ücreti dışında diğer ücretleri bir gece önceden ilgili seyahat acentasına ödeyerek ve pasaportlarımızı bırakarak bir sonraki günün sabahı için heyecanla beklemeye başladık 🙂 (Eğer geçerli bir Schengen vizeniz yoksa yapmanız gerekenler için sizi bu linke alayım).

* Çarşamba gününü seçme nedenimiz, Çarşamba günleri için ek gece feribot seferi koyulmuş olmasıydı. Böylece saat 10.00’da gidip 16.00’da dönmek yerine, gece feribotu ile 23.30’da dönecek ve bir koca günü dolu dolu, akşam yemeği keyfi ile birlikte yaşayacaktık.

meis-01

* Bu güzel ve minicik adanın bizi karşıladığı noktada zaten kendisinden çok hoşlanacağımı anlamıştım. Sezonda 300-400 kişi olan ada nüfusu, sezon kapanınca 150 kişi civarına düşüyormuş. Oldukça dağlık, kayalık olan adada yerleşim sadece kıyıda. Adaya yaklaşırken size kucağını açmış gibi duran rengarenk ve şipşirin evleri, tekneleri görüyorsunuz 🙂 Ada küçük falan lakin Rodos’a uçak seferleri için kullanılan bir hava alanı bile varmış!

* Adaya gelir gelmez en çok hoşumuza giden şey Turkcell’in tam kapasite çekiyor olmasıydı. Ekibimizin sosyal medya ile ilişkili ve meraklı üyelerden oluştuğunu düşününce bu durum bizim için altın bulmuş olmak kadar önemli bir hale geldi 🙂 Hep yurt dışına çıkışta bize sıkıntı yaratan Turkcell bu defa mutlu etti.

meis-02
meis-03
meis-04

* Adaya ayak bastığımızda zaman öğleden hemen önce bir saatti, dolayısıyla önce biraz yürüyüp bir yerde soluklanalım ve buzz biralardan tadarak serinleyelim diyerek yürüye yürüye “Athena” adlı bir restorana geldik. Daha önceki yıllarda Kos Adası’na yaptığım seyahatte denemiş olduğum Yunan birası Mythos’un yanı sıra öğlen soluklanmasında Alfa tercih ettik (Bana sorarsanız Mythos daha başarılı!).

* Kıyı boyunca mavi-beyaz sandalyeli-masalı-örtülü küçük lokantalar var. Geçim kaynakları bu, adada yaşayanların.

* Adada su yok, haliyle tarım da yapılamıyor. Cuma günleri Kaş’ta kurulan pazara geliyor, sebze-meyve, giyecek ve dahi diğer bütün ihtiyaçlarını Kaş’tan karşılıyorlarmış. Bu sebeple de Türkçe ile araları çok iyi 🙂 Hemen hemen karşılaştığımız herkesin Türkçe konuşmasına şaşırmadık tabi.

meis-05
meis-06
meis-07

* Öğlen birası keyfinden tam kalkıyorduk ki kocaman bir Caretta başını sudan çıkarıp bizi selamladı 🙂 Adada geçirdiğimiz gün boyunca birkaç defa daha değişik mevkilerde Caretta’lar ile burun buruna geldik. Gerçekten çok büyükler.

* Adada kredi kartı geçmiyor sanıyorum.(Bakkalı, lokantası nereye gittiysek kredi kartlarımız geçmedi)! Lakin Türk Lirası ile rahatça harcama yapabilirsiniz. Dükkan sahiplerinin açtıkları çekmecelerde kah defterlerin arasından, kah zarflardan Türk Lirası çıkıverdi hep.

* Bu adada yapmanız gereken en güzel şey, sakin ve huzurlu ortamında gündüz vakti güneşten faydalanmak, gece vakti denizin kenarındaki masalardan birine kurularak leziz mezelerin ve uzonun tadına bakarak güneşi batırmak! Güneşlenmek için hemen adanın girişinde sol tarafta yer alan caminin önünde, ya da tam tersi istikamette yer alan bir iki otelin önündeki şezlonglara kurulabilirsiniz. Denize buralardan girmek mümkünmüş.

meis-08
meis-sokaklar-04

* Bunların dışında bize önerilen St. George Plajı’nda da güzel bir gün geçirebilirsiniz. En altta iki fotoğraf buraya, sonuncusu Mavi Mağara’ya ait. Deniz taksi ile anlaşıyorsunuz ve sizi kişi başı 10 Euro karşılığında önce Blue Cave’e (Mavi Mağara) sonra da St. George Plajı’na götürüyor, akşam da anlaştığınız saatte sizi plajdan alarak Meis merkeze getiriyor. Mavi Mağara çok güzel bir tecrübeydi. Burayı mutlaka görün ve yüzün derim.

* St. George Plajı, aynı zamanda Meis’in içinde lokantası olan bir hatunun kardeşleri ile birlikte işlettiği bir yeme-içme yerine de ev sahipliği yapıyor. Minik sayılabilecek bir adanın üzerinde şezlonglar, tuvalet, duş ve bu küçük mekan var sadece. Teknelerle buraya geliyor ve akşamüstü saatlerine kadar güneşlenip, yiyip-içiyorsunuz. Çok sakin bir yer. Denizi çok güzel, pırıl pırıl. Akvaryumda yüzüyor gibisiniz. Çevresinde irili ufaklı tekneler, yatlar var demirlemiş. Suyu Kaş’a kıyasla oldukça ılık. Birkaç gece Meis Adası’nda kalırsanız eğer, bir gününüzü burada geçirebilirsiniz.

meis-09
meis-kapılar
meis-sokaklar-02
meis-sokaklar-03

*  Akşamüstü yemek yemek için arkadaşlarımızdan birinin Trip Advisor’dan bulduğu ve çok güzel yorumları olan “Old Story- Old Time” adlı bir lokantaya rezervasyon yaptırmıştık. Akşamüstü 19.00 civarı yerimize yerleştik (Hemen bir alttaki fotoğrafta, asmalarla çardağı olan mekan! Koyun, indiğinizde feribottan, tam ortasında yer alıyor). Sahibi Komninos çok sıcacık bir adam. Tek tek menüdekileri anlattı bize. Masaya sipariş ettiğimiz her şey harikuladeydi tek kelime ile. Yediğimiz sarma mesela, bizim sarmalar gibi incecik ve uzun değil de daha gevşek ve minik sarılmıştı. Ama masaca hemfikir olduk ki, yediğimiz en güzel sarmaydı! Mesela bir nohut köftesi kılıklı bir şey vardı ki, tam benlik. Minik çimçim karidesleri çekirdek gibi yenecek hale getirmişler mesela. Ağzınıza atıp çerez niyetine yiyorsunuz. Nefisti. Hatırlayamadığım kadar çok şey denedik ve hepsine bayıldık. Uzolar minik şişelerde servis edildiği için, kişi başı bir şişe içtik. Mekanda bıraktığımız keyifli, sohbetli üç buçuk saatin sonunda ödediğimiz hesap, kişi başı yaklaşık 25 Euro’ya denk geldi, bahşişlerle birlikte.

* O gece meydanda bir kutlama vardı. Azizler için geleneksel yapılan bir kutlama. Meydandaki kilisenin önünde ücretsiz yiyecek ve bira vardı. Ada sakinleri en güzel kıyafetlerini giymiş, çalan müzikler eşliğinde dans ediyorlardı. Çok keyifli bir akşamdı. Sadece yarım saatine katılarak, dönüş feribotunu kaçırmamak için limana geri döndük.

* Bu kadar yıl boyunca Kaş’a gidip hiç Meis’e geçmemiş olduğum için ayıpladım kendimi. Bundan sonra, mutlaka en az birkaç gece kalmak koşulu ile bu huzurlu, sıcak, sakin adaya tekrar gitmek istiyorum.

* Bu arada küçük bir bilgi notu daha adaya ilişkin: İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen ve bir adaya gönderilen bir avuç İtalyan askerinin keyifli maceralarının anlatıldığı 1991 yılı yapımı Mediterrano filmi burada çekilmiş. Bu sebeple adanın ziyaretçileri sıralamasında İtalyanlar başı çekiyor. Hatta biz bile St. George Plajı’ndaki saatlerimiz sırasında tekneleriyle seyahate çıkmış bir İtalyan aile ile tanıştık. Aile reisinin Toscana dolaylarında üzüm bağları ve şarap üretim tesisleri varmış!

meis-sokaklar-06
meis-stgeorge
meis-stgeorge-01
blue-cave-meis

Brüksel’e Sebebi Ziyaretimiz!

3doorsdown

3doorsdown.01

* Yukarıdaki fotoğraflar telefonla çekilmiştir!*

Mart ayında Aslı-Baler çifti ile klasik bir şarap&peynir gecesinde iken internette takıldığımız bir haberin peşine düştük. Dördümüzün de en sevdiği gruplardan biri olan 3 Doors Down, 15 Haziran’da Brüksel’de, Ancienne Belgique Konser Salonu’nda konser verecekti. Dahası biletler 31 Euro’ydu. E, millerimiz de duruyordu bir kenarda. Vizemiz vardı. Helva yapmamak hata olurdu dedik 🙂 Dedik ama, yolculuk zamanı geldiğinde aklımız çok karıştı. Gezi Parkı direnişini bırakıp eğlenmeye gitmek içimize hiç sinmedi, iptal etmeyi planladık; ama son günlerde kafamız o kadar dolmuştu ki, hazır tüm ödemelerini yaptığımız bu seyahat ile kafamızı boşaltmak iyi bir fikir gibi göründü. Yine de bedenimiz Brüksel’de, aklımız gönlümüz memlekette; sürekli olarak elimizde bir “#direngezi” yazısı ile dolaştığımız ilginç bir seyahat oldu.

direngezi

direngezi

Hep böyle akşamların sonunda çıkan bir takım programların peşinden gidip hayatımın en hoş anılarını biriktirdiğim doğrudur! Bu defaki de farklı olmadı pek. Brüksel’e ilk defa gidenimiz, çok defa gidenimiz, orada bir müddet yaşayanımız falan değişik bir dörtlü olduk. Adım attığımız gibi Kwak içmeye gittik. İki binin üzerinde biranın sergilendiği, bir çoğunun satışta olduğu Delirium Cafe’yi mesken tuttuk iki akşam. Paris’te nikah sonrası gittiğimiz zaman var olmayan, yeni açılmış; sevgilimin mutlaka uğranmazsa olmazlarından Hard Rock Cafe‘de soluklandık. Waffle yedik, teyzoşumu ve kuzenlerimi ziyaret ettik. “Artık yurt dışında bir yerde benim de müdavimi olduğum bir mekan var” dedirten Samourai‘de inanılmaz bir akşam geçirdik. Brüksel’in son dönem yükselen değeri Saint Gery’i pek bir sevdik. Konserimizi izledik. Şaşkınlıkla elimizde fazla kalan iki bileti son dakikaya dek kimselere satamadık!!

details

details.01

colours

Brad Arnold’a hayranlığımız bir kat daha arttı. Benim kıymetlilerim “Landing in London“, “Kryptonite“, “When I’m Gone“, “It’s Not My Time” çalarken kendimden geçmiş bile olabilirim. Bir taraftan olmayı hayal ettiğimiz konserde, hem de en ön sıralardaydık; diğer taraftan ülkede bırakıp geldiğimiz haberlerin etkisi altındaydık. Çok değişik, çok farklı; çok güldüğümüz, gülerken ağladığımız bir seyahat oldu bu defaki Brüksel seyahatimiz bizim için.

Bir günümüzü de Brugge’de geçirdik. Fotoğrafların çoğu Brugge’de klasikleşen kanaldaki tekne gezintisinden.

statue.brugge

fromcanal-brugge.01

brugge-canalview-01

brugge-canalview-03

Temmuz ayına geldik göz açıp kapayıncaya dek.

Çok zor geçen bir Haziran’dı.

Benim kişisel tarihimde hiç unutmayacağım bir ay olarak kalacak 2013 Haziran’ı. Aynı zamanda yeni bir dergiye fotoğraf ve yazılarımla katkı yapmaya başladığım ay da olacak 🙂 Sevgili Gamze Alpar’ın yayın yönetmenliğindeki bu dergi: Mata Hari! Dergiyi Nişantaşı, Galata, Karaköy, Cihangir ve Bebek’te yer alan bazı kafelerden temin edip okuyabilirsiniz. İlk yazım Sevilla seyahatimiz üzerineydi. Umuyorum uzun soluklu bir birliktelik olur bizimki. Çünkü yazmayı, yazdıklarımı paylaşmayı, dergi-kitap şekliyle elimde tutmayı dünyadaki her şeyden çok seviyorum galiba!

matahari

Granada Duvar Sanatı Örnekleri-Granada Wall Art!

wall-art-from-granada

Duvar Sanatları konusunda beni şaşkınlığa uğratan, kendine hayran bırakan yer San Fransisko olmuştu hatırlarsanız! Clarion Alley ve Balmy Alley‘de genç sanatçılara tahsis edilmiş duvarlarla karşılaşmıştık. Evet, resmen tahsis edilmiş bu duvarlarda harika işler çıkaran bu sanatçı ruhlu insanlar sayesinde San Fransisko’da gidince “mutlaka” görülecekler listesine girmiş iki koca sokak var Mission Bölgesi’nde!

Granada’da dolaşırken beni çok mutlu eden bu duvar resimleri ile karşılaştım. Bunların özellikle birkaç tanesinin aynı kişinin işi olduğu çok belli. Alttaki resim hemen otelimizin sokağındaydı. Alttaki son dört tanesi ise bir kolejin duvarlarında yer alıyordu! En sondaki ise çizerinin yaratıcılığıyla bizi kahkahalarla güldürdü 🙂

wall-art-from-granada-03

wall-art-from-granada-02

wall-art-from-granada-05

wall-art-from-granada-04

wall-art-from-granada-01

wall-art-from-granada-06wall-art-from-granada-08

wall-art-from-granada-09

wall-art-from-granada-10

wall-art-from-granada-11

wall-art-from-granada-07