Aylık Arşiv: Ağustos 2008

Global Isınma Mı Dediniz?

Secuk

Ben ki sıcak havaları severim. El insaf be anacım..

Eskiden İstanbul’da Büyükçekmece ve Küçükçekmece Askeri Kampları’nda yazlarımızı geçirirdik. Yaşım 10-13 arasında değişiyor o yıllar. Mütemadiyen sabah kahvaltısı sonrası soluğu plajda alıyoruz annemle. Annem de ben de -ki anasının kızıyım- bir güzel güneş yağları, sütleri ne bulursak sürünüp yatıyoruz plaj havlularımızın üzerine 1.68. (Zira anne kuşum da ben de o yıllar aynı boylardayız.) Denize de giriyoruz çokca, ama güneş altında birer marsığa dönene kadar yatmaktayız daha çok. Simsiyah olduğum zamanlarım oldu yani benim şimdinin aksine. Okula döndüğümüzde yarıştırırdık kim daha çok yanmış bu yaz diye. Hiç mahçup olmadım evelallah okul arkadaşlarıma:)

Antalya maceraları da aynı şekilde gelişti: Bu defa Konyaaltı Plajı mekanımız oldu. Yaşım 17 civarı, 2 numara ufaklığım Tuna Can daha bir yaşında bile değil!Cümbür cemaat Konyaaltı Plajına gidiyoruz sabah erkenden, hatta kahvaltıyı falan orada yapıyoruz. O kadar tahammülsüzüz güneşle geç buluşmaya. Tuna Can kucağımda, biz sudayız. Çocuk yürümeden yüzmeyi, ilkokula başlamadan benim en taptığım stil olan kelebek yüzmeyi öğrendi! Her daim bronz dolaşırdım, pek de gurur duyardım. İlk sevgilimi de o yıl yaz aylarının başında o plajda tavlamıştım:) Saçlarım belimde upuzun böyle, renkleri güneşten açılmış yer yer açık kumral, kulakta kocaman halka küpeler (Hala hastayım halka küpe olayına ben..), bronz ten.. Yabancılar yanıma gelip benimle İspanyolca konuşmaya başlarlardı İspanyol zannedip beni.. Zaten şu hayatta en çok İspanyol, Yunanlı, Arap:) en az da Türk kızına benzetildim!!

Yaşım 25 oldu, bundan yaklaşık 8-9 yıl kadar önceydi:) Güneşle buluşuyorum, amma velakin fazla kalamıyorum altında! Bir fena oluyorum böyle nefes falan alamıyorum. Resmen etimi kesiyor bu güneş ışınları.. Sonra hadi deyip bir gayretle biraz altında kalma süremi uzatmaya zorluyorum kendimi, olmuyor zira önce ayaklarımın üzeri, bacak içlerim, sonra göğsümün arası, göbeğim böyle kırmızı, gittikçe kabaran noktalar tarafından istila edilmeye başlanıyor! Kaşındıkça kaşınıyor üzüyor beni güneşin altında vücudum! Doktorda alıyorum soluğu, diyor ki “Güneşe alerjiniz var hanımefendi”. Ne, nasıl yani? Yıllardır öyle sere serpe yatıp güneşlenmişiz en iyi yakan faktörlü güneş kremleriyle bişeycikler olmamış, şimdi ne oluyor ki acaba vücuduma? Niye bu reaksiyon böyle aniden?

Şimdilerde güneş kremim yok! Koruma faktörü 50+ olanı vücuduma, 100+ olanını (Abartmıyorum, hakkaten var böylesi) yüzüme kullandığım 2 adet güneşten koruma kremim var! Güneşlenmiyorum yıllardır havlunun üzerinde serilerek. Denize girdiğimde ne görüyorsa vücut o kadar! Ama nefes alamamaya, terlemeye, bunalmaya, buzz gibi içeceklere sarılmaya devam ediyorum. Misal, geçen gün evde 2 litrelik çalkala ayran mı ne var Sütaş’ın o bitti mesela yemek saatine kadar! Evimizde şimdi böyle tam Güney cephede mi? Yanıyoruz ki ne yanıyoruz. Yerler, duvarlar her yer sıcak. Klima alsak mı ne yapsak hey allahım derken, dün 365deki MMM  Migros’a alışverişe gittiğimizde sebze-meyvanın yanına bir de kocaman bir vantilatör alarak olayı noktaladık. Gece mis gibi geçti. Şimdilik kurtardı bizi sanırım.

Ben ki sıcak havaları severim. Yağdır Mevlam Su diye kalkıyorum her sabah!

** Allah rızası için benim şu banner işime bir el atanınız olur mu yahu? Photoshop’tan sıfır çeken bir kadınım, bir halt edemiyorum. Eli yüzü düzgün bir banner yapanın kırk gün ayranı benden:) Öyle demeyin, bu sıcaklarda acayip makbule geçiyor. **

Antalya

Yatch Harbour

Sicak, cok sicak bir memleket bu Antalya! Anne kusum ne olur kizma bana, ama benim orada yasamam mumkun degil ne simdi ne ilerideki bir tarihte:( Eridim bittim resmen, ilk gun yattigim yerden -ki klimali bir odaydi- kalkamadim. Oturdugum yerden sicim gibi terledim durdum. Ben ki normalde gunde 3 litreye yakin su tuketirim, orada bu rahat 2 katina yaklasti. Oldukca uzun bir sure olmus yaz aylarinda Antalya’ya gitmeyeli. Megersem ne iyi ediyormusum!

Ilk 2 gun anne kusumla vakit gecirdim, babami gordum, kardeslerimle muhabbet ettim; tam bir aile saadeti yasadik sanirsam:) 2. gun sabahin kor kokunde, saatlerimiz 06:00`yi gosterirken gecen yillar bahsettigim deniz-havuzumuzda idim. Ellerimle balik tutmadim bu defa, zira balik-malik kalmamis. O saatte yaklasik 20-30 kisiydik denizde. Insanlar sicaklardan sebep normal saatlerde denize falan giremiyor herhalde, sabahin o saatlerini degerlendirmeye calisiyorlardi. Yuzdum bol bol. 1,5 saat kadar kaldik denizde. Ama deniz suyu da disaridaki havadan farkli degildi cok. Banyo suyu tabir ederiz biz, hatta benim dus aldigim sudan bile sicakti. Velhasil tek bir defa yuzmus oldum 4 gunluk mini-tatilim sirasinda.

Cumartesi sabahi Sevgili geldi:) O gun babamlarla mangal muhabbetine davetliydik. Ailemin bir kismi ile orada tanisti Sevgili. Kalan kismi ile de Pazar sabahi Brunch yaptik. Bende anne-baba ve kardes cok olunca, anca 2 ayri organizasyonla ailemin tumune erisebiliyoruz:)

Cumartesi aksami 2. tanisma faslina gectik. Sari Papatya olarak bana biraktigi yorumlardan, ve de benim “Izlediklerim” kosemden tanidiginiz sevgili Seda ile bir aksam yemegi organizasyonunda biraraya geldik:) Aslen Seda’ya “Hosgeldin” yemegine biz de davetli olduk diyelim. 8 kisilik keyifli bir masada Seda da dahil kimse ile yuzyuze tanismisligimiz yoktu. Bir sure sonra sanki 40 yildir birbirimizi taniyormuscasina keyifli sohbetlerin edildigi bir masa haline geldik. Hatta dunya kucuk diye bosuna dememisler: Sevgili‘nin muzikle ugrastigi yillardan tanidigi bir arkadasi ile masada ortak arkadaslar cikti. Geceyi zaten hep beraber sabaha karsi 05:00 civarlarinda corbacida ayrilacak sekilde tamamladik:) Boylece Antalya’nin Rock Barlarindan 2 tanesini bizzat gorme ve Ekim ayinda yapilacak bir dugune davet edilme serefine nail olduk.

Sicaklardan bayilmis halde yurduma, haz etmedigim ama yasamak konusunda inat ettigim Ankara’ma doner donmez bir suredir takip edilen bazi saglik problemlerim dolayisiyla birkac test, girisim vs. daha yapildi bana. Birkac gundur evdeyim, nahos haller icindeyim. Sicak Ankara’ya agzimi acip bir sey diyemiyorum, zira Cehennemden gelmis gibiyim:)

Saglikli, az bunaltan, cok keyif veren gunler gecirmenizi dilerim dostlarim. Yine gelecek ben:)

E Özlemiştirler Beni:)

Anne kuşum, kardeşlerim, babam..

Antalya’ya yolcuyum bu akşam ben. Uzun, çok uzun olmuş gitmeyeli Antalya’ya. Kepez’den otobüsle aşağıya inerken denizi ilk gördüğümde yüzüme bir gülümseme yerleştirmeyeli.. Kardeşimle ve bıcırık hatunu ile koyun koyuna oturmayalı.. Anne kuşumla dedikodu yapmayalı.. Çok olmuş babamla sohbet etmeyeli karşılıklı.. Kaleiçi’nde dolaşmayalı.. Yat Limanı’na tepeden bakan Tophane Çay Bahçesi’nde bir demli çay içmeyeli:)

Bu defa gidişimde biraz süprizler de olacak:

Sadece ailemi görmeyeceğim misal, büyük bir ihtimalle 2 blog dostumla daha tanışacağım. Birinin daha haberi yok gerçi:)

Bir de hafta sonu Sevgili‘mle buluşacağım kendisini bizimkilerle buluşturmak için:)

Keyifli, Olimpiyat seyriyle dolu dolu, az hüzünlü, barış içinde bir hafta diliyorum..

Bir Sörf Macerası Sonunda Elde Ne Olabilir?

Surf Adventure

A) Sol bacağın hemen dış bilek kısmında 3 cm. boyunda, bayağı derince bir kesik mi?

B) Sol ve sağ ellerin küçük, yüzük ve orta parmaklarında su toplaması sonrası soyulan derilerin bıraktığı kırmızı-pembe görüntü mü?

C) Her iki bacakta dizlere kadar varan morluklar, şişlikler mi?

D) Sırt, boyun kasları ağrısı mı?

E) Hepsi mi?

Tabiki bildiniz: Bendeniz için geçerli olan şıkkı işaretlemem gerekiyorsa bu kesinlikle E olacaktır! Tabi tüm bu yara-berelere ek olarak 3 günün sonunda kendi kendime bir sörf kiralayarak, yapacak duruma da geldim. Hani kazanımlarımız da olmadı değil.. İlk şıktaki kesik biraz sörf ile alakasız bir alanda gerçekleşti bu arada. Bir kayanın üzerinden basıp geçerken ayağım kaydı ve ciddi derin bir kesiğe sahip oldum. Bugün olayın gerçekleşmesinin üzerinden tam 13 gün geçti, velakin pek bir iyileşme belirtisi yok. Olmayacak gibi aslına bakarsanız, iz kalacak! Bende gidip üzerine bir dövme yaptıracağım misler gibi tam olacak! Zaten istiyordum o bölgeye, bahanem oldu:) Diğer parmak derisi yüzülme ve bacak morarma hikayeleri direkt olarak sörf tahtası ve yelken ile bağlantılı:) Kas ağrılarından bahis bile etmiyorum:) Hatta edeyim, şöyle ki;

….

Gittim, başlangıç paketi aldım; 5 saat hoca ile 5 saat kendi kendine pratikle toplamda 10 saatte sörf kullanır hale getiriyorlar adamı. İlk gün az rüzgar ile resmen oyun oynadık. Hatta ben bir ara yelkenime “püf püf” şeklinde elimden geldiğince, ciğerlerim yettiğince hava pompalamaya bile çalıştım, o kadar rüzgar yoktu yani yılın neredeyse 360 gününü rüzgarlı geçiren Alaçatı’da. O gün daha çok dengede durma, yelkeni sudan kaldırma, rüzgara göre yelkenin açısını değiştirme, sörfe yön verme gibi durumların bol bol pratiğini yaptık. Ben ve bir hatun kişi daha. Hocamız ikimize resmen özel ders verdi, bence de gayet iyiydi dersler.Bu arada ilk gün o rüzgarsız havada bile bol bol düştüm suya. Dizimdeki morluklar, biraz açıkta bordun üzerine çıkmaya çabalamamla meydana geldiler! Ellerimdeki yaralar yelkenin ipini çekerken meydana geldiler! Amma kalın halatvari ipti onlar öyle kuzum! Ertesi gün şiddetli rüzgarda yaptığım self-practise sonrasında da rüzgarla ve yelkenle cebelleşirken sırt ve kas ağrılarımla tanış olduk!

Sevgili, “Vallaha en son 15-20 yıl olmuştur herhalde sörf tahtasına çıkmayalı, yelkeni tutmayalı” dediydi bana giderken biz. İlk gün sörf hocamızın yakın markajında biz kendi kendimize ufak adımlar atarken o da sahilden bizi görüntüledi birkaç kare. Sonra bir baktım adam yok! E denize girmeyi sevmiyordu hani. Zaten Alaçatı’da yüzmek için sörfle açığa, 300 mt. kadar ileriye gidip orada girmeniz lazım.. Güneşlenmekten de fellik fellik kaçardı.. Nerdeki bu adam demeye kalmadı, yanımdan bana el sallayarak hayvani boyutlu bir yelkenle süzülüp açıklara doğru ilerledi kendisi:) “Hani 15-20 yıl olmuştu sen yapmayalı bu işi, bu ne ya, süper gidiyorsun işte” dediğimde bana “E şekerim kasların hafızası var bence diyorum sana da inanmıyordun, al sana kanıtı.” dedi. Aslında bu konularda ona bu tarz tepki gösterek ağzım bir karış açık “hakkaten mi bu kadar senedir uğraşmadın bu işle” falan dememem lazım! Tenis kortundaki ilk günümüzden sonra bu konuyu anlamış olmam gerekirdi: Evet, kasların hakkaten hafızası var! Ya da bu adam beni uyutuyor:) Uzun süredir yapmadığını söylediği başka bir spor yok allahtan, konu burada nihayetlenecek. Kış geldiğinde ne kadar iyi bir kayakçı olduğunu bilhare yazacağım, inşallah ölmez de sağ kalırsak:)

Surf Adventue 1

İkinci gün benim en eğlendiğim gün oldu. Özellikle öğleden sonra müthiş bir performan gösterdim. O gün itibariyle yelkenin yönünü değiştirebiliyor, üzerime doğru gelen acemi:) arkadaşların sörfleri ile çarpışmamak için değişik yönlere kurtarabiliyordum kendimi. Yelkenim sevgiliye göre küçük olmasına rağmen, beraber birkaç tur bile atabildik, süperdi:) Hatta selibiritylerimizden sayın Tan Sağtürk ile bile çapraz bir geçiş gerçekleştirdik açıkta. Güzeldi yani, memnun kaldım. Tabiki benim sörf yapıyorum dediğim şey ile Çağla Kubat‘ın ya da Bora Kozanoğlu‘nun çalışmaları arasında Toroslar kadar fark var, kabul. Ama ben bu işi sevdim ve diyorum ki bir dahaki sefere bir eldiven edinmeyi başarırsam daha az zarar görerek, daha az eğlencesi olan bir yazı yazabileceğimden de eminim:)

Merak ediyorsanız, gidin yapın hayatınızda eksik kalmasın derim. Deniz sever, mavi sever, macera sever, adrenalin tutkusu olanlar için bir kayıp bence denenmemiş olması itibariyle. Sürekli yapacağım bir spor olamayacak ne yazık ki. Bir defa çok pahalı bu kiralama işleri bana.. İkincisi uzak anacım Alaçatı! Denizle ilgili her aktiviteye uzak kalmayı başarabilen tek şehir olan Ankara’da yaşıyor olmam da cabası! Dalarken de ben böyleydi, anam ağlardı yazık kadıncağıza. Her cuma gecesi bin otobüse, git en yakın! dalınacak mevkiye, 4 defa dal sonra dön gel Pazartesi sabahı otobüsten sersem sepelek bir halde inerek işinin başına! Bir arkadaşım var kulakları çınlasın, Barış. İzmir’de yaşıyordu İstanbul’a taşındı. Ama duyduğuma göre Alaçatı’dakiler onun taşındığından bir habermiş, zira Barış her hafta sonu azimle sörf yapmaya devam ediyor!! Bana zor, beni aşar. Ama tatillerde gittiğim yerde sörf yapabilme imkanı doğarsa hiç durmayacağım bunu biliyorum, bu da yetiyor bana:)

Bir tatil güncesi daha burada bitiyor dostlar. Son dönemlerde oldukça az sıklıkta yazdığımın farkındayım, bu konuda beni maillerinizle taciz etmenize hiç gerek yok. İçim daha çok acıyor zira. Neden derseniz, eskisi kadar laptopımla haşır neşir değilim takdir edeceğiniz üzere, e beş ay olmuş hayatıma bir adam gireli:) Aynı evde yaşıyor, hayatı paylaşıyor olmamızda cabası. Kendimize ait zamanlar daha yeni yeni yaratılıyor, yeni yeni birbirimizi 5 dk. da olsa rahat bırakıyoruz:) Birde fotoğraf çek-e-miyor olmam, tatile gittiğimde 60-70 pozla dönüyor olmamında JTB’yi ihmal etmemle alakası var. Biliyorsunuz ki burada sadece yaşadıklarımı ya da hissettiklerimi paylaşmıyorum. Aynı zamanda çektiğim fotoğrafları, hoşa gideceğini düşündüğüm an’ları da paylaşmaya çalışıyorum. Fotoğrafsız bir yazı yayınlamak pek bana göre değilmiş gibi. O yüzden bazen yazacak birşey olmuyor, bazen de fotoğraf olmuyor yazdığımla alakalı sunabileceğim göz zevkinize. Bir görev gibi görmemekle birlikte, burada olmayı seviyorum. Buradan ulaştığım insanlarda uyandırdığım hisleri, iyi şeyleri seviyorum.

Velhasıl, en kısa zamanda yeni bir yazı ile buluşmak üzere diyerek huzurdan ayrılıyorum. Bu da haftalık planlı-aktivite listesinden geride kalanlar, bakın görün ne kadar meşgul bir kadınım:)

06 Ağustos Çarşamba gecesi Dostlarla tatil dönüşü Balıkçıköy buluşması

07 Ağustos Perşembe?akşamı Spor Okulunda 19:00-21:00 arası tenis

08 Ağustos Cuma gecesi Sevgili arkadaşımız Natali’yi Amerika’ya uzun tatile uğurlama okasyonu

09 Ağustos Cumartesi sabahı Spor Okulunda 07:00-09:00 arası tenis

10 Ağustos Pazar sabahı Spor Okulunda 07:00-09:00 arası tenis

Alaçatı ~ Mavi Kapı:)

Blue Door

Alaçatı’da tüm evler taş, kapı-pencereler de mavinin envaye çeşit tonunda. Türkiyenin tek sakız ağacı bahçesine sahip beldesi Alaçatı. Bu sebeple kendisine karşı hislerim çok derin, beni çok etkiledi. Bir kere ben taş ev konseptini çok hoş bulurum. Mavinin her tonuna tabir yerindeyse “hastayım”. Damla sakızının kokusuna ve tadına bayılırım.

Kendisiyle tek sorunu topuklu ayakkabılarımla merkezinde arz-ı endam etmem sırasında yaşadık o kadar:) Sokaklar dar ve arnavut kaldırımlı olunca, haliyle akşam yemekleri için giydiğim uzun ve ince topuklu ayakkabılarımla bir hayli zorlandım. Hatta bir gece topuğum direk taşların arasına girdi ve ben bir sonraki adımı atamadım:) Zaten döndükten hemen sonra ayakkabıları elime almamla, tamirci ustasıyla buluşma vakitlerinin ivedilikle gelmiş olduğunu görmem de bir oldu.

Genel bir tabir vardır “yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğin gördüğün yerleri anlat” diye hani. Alaçatı’da görülebilecek çok fazla birşey olmamasından sebep sanırım benim kendisine ilişkin söyleyebileceğim şeyler de sınırlı kalacak: Alaçatı beldesine otobandan gelirken görülen sıra sıra dizilmiş Türkiye’nin ilk rüzgar enerjisi üreten devasa rüzgar gülleri, merkezin girişinde yer alan eski değirmenler, oldukça sığ ve üzerinde rengarenk yüzlerce kelebek konmuş hissi uyandıran serin denizi, akşam üstü saatlerinde kalabalıklaşmaya başlayan sokakları, özel ve güzel birkaç bina ve eski kiliseden bozma cami. Hepsi bundan ibaret.

Street From Alacati

Biz sörf dışında yeme-içme ile ilgiliydik her zamanki gibi:) O sebeple birkaç güzel keşfi paylaşmak istiyorum gidecekler için:

İlk akşam çok hoş bir mekan keşfettik ara sokaklardan birinde, Kalamata‘nın çaprazında: Barbun BAR. O akşam çok aç değildik dolayısıyla sadece birkaç kadeh içip sohbet edebileceğimiz bir yer bakınıyorduk. Çok isabetli bir seçim yapmışız. İçeri baktığımızda kocaman bahçe çok güzel dekore edilmiş, ışıklar, mumlar ve çiçekler çok özenli yerleştirilmişti. Kapı girişinin hemen sol tarafında bir uzunca masa ve üzerinde taze bir sürü baharat, soya sosu, zeytinyağları, çeşitli sebzeler ve çiğ deniz ürünleri ile değişik boyutlarda wok tavalar ve bir ocak bulunuyordu. Ocağın başında da çok şeker genç bir hanım. Bahçeye doğru ilerlediğinizde ise bu defa girişteki masanın bir boy küçüğü, üzerinde henüz hazırlanmış mezeler ve çeşitli kaseler içerisinde sizin isteğiniz doğrultusunda salata olacak yeşillikler bulunuyordu. O masanın da başında bir hanım vardı takdir edeceğiniz üzere. Evet, Barbun Bar hanımlar elinden çıkma bir mekan. Sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz orta yaşın biraz üstü bir hanım, daha sonra  yemek yemek için gittiğimizde rezervasyon yapılmış birkaç masanın çiçek-böcek düzenlemesi ile uğraşıp, etrafındakilere ne yapmaları gerektiğini söylüyordu zira. İlk akşam Lounge tarz müziği, ve uzun zamandır içmediğimizi farkettiğimiz Jack Daniels‘ları ile bizi -elektrikler kesilene kadar- fethetti Barbun. (Şansımıza bir çalışma nedeniyle elektrikleri kesilince mekandan erkenden ayrıldık.) Son akşamımızda da burada yemek yedik. Erken gidip içkilerimizle oyalandıktan sonra geçtiğimiz şirin masamıza peynir-kavun ikilisi, güzel bir ege salatası, midye dolma (tadı damağımda, muh-te-şem-di!), kalamar tava, deniz börülcesi ve tahinli patlıcanı konuk ettik bir küçük 35.lik Tekirdağ ile beraber.

Alacati Street

Oradan ayrılıp bu defa ters istikamette güzel müzik yapan bir yer ararken Rolling Bar‘ı bulduk.Şarabi‘nin karşısında hemen. Dışarıda bira içebileceğiniz, arada sapıtsalar da güzel rock parçaları dinleyebileceğiniz bir mekan. Sonraki akşam yemeğimizi ise Şarabide yedik. Ambiansı çok hoş, yemekleri lezzetliydi ve pek tabi seçtiğimiz 2002 Chianti şarabı duble harikaydı. Yemeğin üzerine içtiğim damla sakızlı türk kahvesi geceye son noktayı koydurttu bana:) Gelirken birkaç paket getirdim yanımda. Ayrıca söylemeden geçmemek lazım, İmren Pastanesinden aldığımız damla sakızlı kurabiyelerin tadını da hiç unutamayacağım sanırım, kesinlikle tatmaya değer.

Ilıca‘da bir akşamüstü, tavsiye üzerine, gittik Kumrucu Şevki‘yi bulduk. Birer kumru yedik. Ne menem birşeydir hep merak ederdim. Nasıldı derseniz, benim için müthiş bir deneyim olamadı. Zira ben daha güzelini evde hazırlayabiliyorum:) Sadece ekmeği farklıydı, ama yakında ekmek makinası alacağım için onun da hakkından gelirim diye tahmin etmekteyim:) Ve fakat bu Kumrucu Şevki Baba bu işten oldukça para yapmış olmalı ki, 3 tane dükkanı vardı küçücük Ilıca’da!

Kumruları yedikten sonra, rüzgarda uçmamaya çalışarak sığınacak bir yer ararken Yıldız Burnu mevkiinde çıktı karşımıza Cafe No:15. Eski Cumhurbaşkanlarımızdan rahmetli Celal Bayar’ın evinin ön tarafı, aile efradı tarafından cafe olarak halka açılmış. Özellikle çalan jazz albümleri beni mest etti. Biraz kendimize gelince aynı sıradaki Pechos adlı rock barına gittik. Ilıca’da daha fazla vakit geçiremeden döndüğümüz için bir dahaki tatilimde Çeşme-Ilıca-Aya Yorgi Koyu, Dalyanköy ve civarını da görmek istiyorum çok.

Öğlen yemeklerimizin tümünü Alçatı Surf Paradise Clup‘da yedik. Bence yemekleri ortalama idi, fiyatları ise tavan! Bir akşam da önce liman üzerindeki Shaka Pansiyonun o güzel ve ferah barındaki bir R&B Partisine katıldık, daha sonra da soluğu Babylon‘da aldık. Naim Dilmener vardı DJ olarak, eski Türk Hafif Müziği parçalarına ait bir gece oldu. Çok eğlendim, çok içtim, topuklarımı yüzlerce defa aralıklı her yere taktım dans ederken. Ama çok çok çok eğlendim:) Ne kadar da kalabalıktı Babylon, gözlerime inanamadım!

Bunlar yapabildiklerimiz. Elimde güzel bir liste olmasına rağmen sadece 4 günümüz ve sörf öğrenmek için çok isteğim olunca bütün günü plajda geçirmemizden sebep çoğunu yapamadık. Ama özenle oluşturduğum listemi burada paylaşıyorum. Siz gidin bari, ühühhühü..

Detail From The Table

………..

~ Alaçatı ve Çevresi Gidilecek Mekan-Yenecek Yemekler ~ 

İmren Tatlı ve Helva Evi: Sakızlı ve mercan köşklü dondurma, Sakızlı Kurabiye (Mercan köşklü limonata içdim, bayıldım.)

Yıldız Restoran: Selanik usulü soğan böreği

Tuval: Gül Baklavası, Zom Patlıcan, Muska böreği, Paşa mezesi, Sucukaki köftesi.. (Burası her daim inanılmaz kalabalık olduğu için önünden her geçtiğimizde içimiz giderek bakakaldık! Sosyetik ve ünlü çoğu insan buranın müdavimiymiş.)

Köşe Kahve, Merkez Kahve

Fahir Balık Restorantı: Salaş bir mekanmış, ama kömür ateşinde lezzetli balık alternatifleri mevcutmuş.

Büke Pansiyon: Güngör hanımın özel asma filizi yaprak dolması ve sörfçü böreği çok meşhurmuş!

Ilca-Şifne Koyu: Balık yemek için en uygun mekanlar buradaymış!

Dost Pide: Ilıca’da. Tahinli pidesini denemek lazımmış.

Aya Yorgi Koyu’nda Paparazzi: Çok güzel müzikler yapan, jazz çalan, yemekleri ve ambiansı ile çok popüler bir mekanmış.

Can Baba: Çeşme Çiftlikköy’de balık-rakı muhabbeti için tavsiye edilmişti.

……………….

Ünlü şahsiyet olarak Köşe Kahve’de sakin ve asil bir biçimde otururken selamlaştığım, eski okul arkadaşım, Ece Sükan ve hemen hemen her gün ve akşam kendisiyle burun buruna olduğumuz Tan Sağtürk vardı Alaçatı’da gözüme çarpan. Tan Sağtürk’ün çarpmaması olası değildi zira pek neşeli, enerjik, yüksek sesle konuşan, biraz göbek salmış, tüm gün sörf üzerinde ve dibimizde röportaj vermesinden sebep bu tatilimin en akılda kalıcı ünlüsü kendileri oldu efendim. Kendi deyimiyle Bergü ile (Bergüzar Korel) bundan sonra nerede tatile gideceklerini biliyorum, ama ı-ııh söylemem:)

Sörf deneyimim ile ilgili olarak son bir yazı yayınlayarak noktalayacağım Alaçatı tatilime ilişkin izlenimlerimi. Süper bir haftasonu diliyorum:)