Aylık Arşiv: Kasım 2012

“Kırk”a Adım Adım!

Hayat kırkında başlar” derler ya..

Hah işte, önümde bugünden itibaren koskocaman bir yılım daha var heyecanlı, keyifli, sağlıklı ve mutlu yaşamak için “başlamaya” 🙂

..

Yaş aldıkça kendimi daha güzel,

daha akıllı,

daha farkında,

daha mutlu,

daha değerli,

daha iyi,

daha “az yalnız”,

daha “kalabalık”,

daha pozitif hissediyorum!

..

İyi ki doğurmuş annekuşum beni be…

 

New York City: Parklarda Hayat Var!

Battery Park 25 dönümlük bir park ve Manhattan adasının hemen aşağısında, New York limanının dibinde! Adını bir zamanlar buralarda yerleşmiş olan topçu bataryalarından alıyormuş. Şu bağlantıda parkın yukarıdan görünüşü çok güzel 🙂

Financial District gibi kalabalık, gökdelen yoğun bir bölgenin ardından gelen ve Hudson Nehrine bakan bu güzel park; uzun yürüyüşler yapmak, içerisindeki yer alan fıskiyeli alanda eğlenen çocukları seyretmek, konserler izlemek; yine sayısız banklarına, ya da yeşilliklerine oturarak Özgürlük Heykeli’ni, Ellis Adası’nı seyretmek için ideal bir yer.

Washington Square Park kaldığımız yere oldukça yakın, yaklaşık 10 dönümlük bir arazi üzerinde kurulu meşhur parklarından biriydi Manhattan Adası’nın. Yolumun üzerinde bulunan Magnolia Bakery‘den aldığım süslü keklerle ve kahvemle burada da kaliteli, huzurlu zaman geçirdim; geçirdik. Burada bizi en keyiflendiren şeylerin başında ise minik sincapların ellerindeki meşe palamutlarını sağımızda, solumuzda ya da karşımızda yer alan çiçeklikli alanlara götürerek gömmeleriydi. Açtıkları çukurlara gömdükleri yiyeceklerinin üzerini örtüp, “pıt pıt pıt” şeklinde minik elleriyle düzeltmeleri pek komikti 🙂 Başıboş köpek yok, ortalıkta hiç kedi yok; lakin sürüsüyle, artık kedi gibi yanınıza-yakınınıza gelip size sokulan sincaplarla dolu ortalık. Bu parkta da günün her saati çeşit çeşit insan olduğunu söylememe gerek yok sanırım! En dikkat çekici şey, insanların yemeklerini ya da kahvelerini -10 dakikalık zamanları bile olsa- kapalı alanlarda değil de dışarıda, parklarda yemesi-içmesi.

Bryant Park, benim en sevdiğim parktır Manhattan’da. Yaklaşık 10 dönümlük bir araziye kurulu parkın altında New York Kütüphanesi’nin arşivlerinin yattığını biliyor muydunuz peki? Zaten bir köşesinden bu güzeller güzeli kütüphaneye çıkıyorsunuz. Kütüphaneyi -benim gibi- Sex and the City filminde, Carrie ile Mr. Big’in evlenecekleri, ancak Mr. Big gelmeyince Carrie’nin merdivenlerden ağlayarak kaçarak kendini sokağa attığı bina olarak hatırlayabilirsiniz.  Bryant Park, şehrin en civcivli bölgesi olan “Midtown Manhattan”ın göbeğinde ve kar amacı gütmeyen özel bir şirket tarafından idare edilen halka açık bir parktır. Parkta yazın birbirinden güzel konserler ve özellikle siyah-beyaz film gösterimleri düzenleniyor. Kışın ise park buz pateni pistine dönüştürülüyor. İçerisinde yiyecek ve içecek satın alabileceğiniz minik büfeler var. Biz gittiğimizde Waldorf Astoria piyanistlerinden Daryl Sherman tarafından verilen piyano resitalini dinledik keyifle. Piyano ise rengarenk boyalı ve özel yapım, üzerinde “Bryant Park’ın piyanosudur” benzeri bir tabelası olan pek şirin, ortalık yerde duran bir piyanoydu 🙂

Brooklyn Bridge Park, 85 dönümlük bir park ve Brooklyn Köprüsü’nün Brooklyn ayağının hemen altında. Yukarıdaki fotoğraf Manhattan tarafından çekildi. Ayaklarını uzatarak dinlenen, kitap okuyan insanların kafalarını kaldırdıklarında gördükleri yeşil alan. Köprüden yürüyerek karşıya, Brooklyn’e geçtiğimizde bu parkın bir kısmında biz de yürüdük, hatta dinlendik çantamızdaki kuruyemişlerimizi yiyerek. Özellikle akşamüstü saatlerinde bu parktan Manhattan gökdelenlerini fotoğraflamak çok güzel!

Central Park Manhattan’ın göbeğinde, New York City’nin en büyük alana sahip beşinci, en çok ziyaret edilen ilk parkı ve 843 dönüm. Şu linkten panaromik olarak görebileceğiniz park, daha önce şurada yedinci madde altında bahsettiğim üzere insan eliyle yapılmış bir park!

Sevgilimi gezdirmek için sabırsızlandığım parka elimizde yiyeceklerimiz ve çimenlere sereceğimiz örtümüz ile gittik. Hava mis gibi olduğu için herkesler parktaydı: Bizim gibi turistler, öğle yemeği saati olduğu için -yine bizim gibi- öğle yemeklerini alıp gelmiş takım elbiseli New Yorkerlar köpeklerini gezdirenler, koşanlar, bisiklete binenler ve tabii ki çocuklar. Örtümüzü güzel bir yeşillik alana serip yemeklerimiz yedikten sonra bir miktar uyukladığımızı itiraf etmeliyim 🙂 Tepede güneş ağaçların yapraklarının arasından gözümüze doğru sızıverirken ona karşı koymak gerçekten zordu zira!

Park, dikdörtgen şeklinde. Başladığınız noktadan itibaren parkın tamamını sadece yürüseniz başlangıç noktasında dikdörtgeni tamamlamanız üç-dört saatinizi alabilir. Parkın içerisinde beyzbol, softbol sahaları, amfitiyatrolar, yapay göller, hayvanat bahçesi, müzeler, kafe ve restoranlar mevcut. Parkın her yeri yeşillik; yani ayağınızı basabileceğiniz, üzerinde oturabileceğiniz şekilde. Buna rağmen yeşilin kenarlarında da yüzlerce bank var!

Başlıkta “Parklarda Hayat Var” dedim. İster yurdumun dışında, ister yurdumun içinde. Parklar, bahçeler, halka açık yeşil alanlar olmalı, çoğalmalı.

Ne acı ki birkaç önceki yazımın birinde, “Amerika gibi kapitalist bir ülkede, Manhattan gibi metrekaresi altın değerinde olan bir şehirde bu kadar çok halka açık park-bahçe, bank-masa-sandalye-şezlong olması da oldukça ilginç gelen bir durumdu.” demiştim hatırlarsınız. Bizi ne yazık ki kapalı mekanlara, dört duvarlara, alışveriş merkezlerine mahkum ediyorlar gitgide. Otoyol kenarlarında piknik yapan insanlara ağırlıklı olarak ülkemizde rastlanır sanıyorum.

Yeşil alan yerine alışveriş merkezleri, gökdelenler dikme derdinde milletimin müteahhitleri. Varsa yoksa “daha” çok girsin cebime! Bu kadar açgözlülüğü aklım almıyor,  “kanaatkar” olmanın en büyük zenginlik sayıldığı bir inanca sahip bir milletin evlatları iken hem de!