Aylık Arşiv: Şubat 2013

Runtalya’da İyilik Peşinde Koşacağım!

adimadim

Ve inanılmaz heyecanlıyım 🙂

Yaklaşık bir yıldır koşuyorum biliyorsunuz ve bir süre önce de uzun zamandır başardıklarını hayretler içerisinde izlediğim ve bireysel olarak beni inanılmaz motive eden, güzel dostlarım-arkadaşlarımın da bir parçası olduğu harika bir oluşuma üye olarak koşularıma devam ediyorum. Bu oluşumun adı Adım Adım. Olur da hiç duymamışsınızdır diye size kısaca bu muhteşem oluşumu anlatmak istiyorum. Adım Adım Oluşumu, kısaca “AA”, Türkiye’nin ilk ve tek yardımseverlik koşusu oluşumu. Sadece koşmayan, koşarken başkalarına da yardım etmeyi ilke edinmiş gönüllülerden bir araya gelen bir sivil toplum oluşumu. İlk toplumsal yardımseverlik koşularını yaptıkları 2008 yılından bu güne dek, yaklaşık 5 yıldır Avrasya ve Runtalya koşularına katılarak ve koşarak/yürüyerek, koşuları/yürüyüşleri sırasında kendi çevrelerinden 3 milyon TL bağış toplanmasına aracılık etmiş bir oluşum. (En kurumsal ve en kısa tanıtıcı broşürleri için:  www.bit.ly/adimadim)

Bir süredir bu oluşumda yer alan insanlarla birlikte antreman yapıyor, onlarla Belgrad Ormanları’nda koşuyorum. Birliktelikleri, heyecanları, tutkuları inanılmaz. Bu insanlar bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirebilmek, fark yaratabilmek, yardım edebilmek için yapabilecekleri bir yol bulmuşlar: Koşmak! Hem kendi sağlıklarına fayda, hem de binlerce yardıma ihtiyacı olan için destek sağlıyorlar. Onları daha yakından tanımak için lütfen şu bağlantılara da uğrayın: Facebook:  www.facebook.com/hareketegec ve Twitter: @AdimAdimAAO

Adım Adım’ın destek verdiği STK’lardan ben bu yıl AKUT‘u seçtim:

AKUT’un gönüllülük,

karşılıksız yardımseverlik,

insan hayatına değer vermek,

güvenilirlik ve dürüstlük gibi değerleri ile

NEFES adını verdikleri projelerini destekliyor ve

3 Mart 2013 tarihinde Antalya’da koşarak onlar için destek toplamak, bu sayede de koşarak fark yaratabilmeyi hedefliyorum!

*

Hiç ihtiyacımız olmamasını umut ederek, AKUT’un ihtiyaç doğduğunda yeni hayatlar kurtarabilmesi ve zorda olan daha çok insana NEFES olabilmesinde sizin de katkınız olsun isterseniz eğer; lütfen “AA” koşucularıyla birlikte Runtalya Maratonu’nda yapacağım bu İLK yardımseverlik koşum ile bu projeye küçük/büyük; ister beş, ister beş yüz lira ile destek olun.

Destek yapabileceğiniz banka detayını aşağıda bulabilirsiniz:
AKUT Arama Kurtarma Derneği
Türkiye İş Bankası Gayrettepe Şubesi
Şube Kodu: 1080
Hesap No: 786615
IBAN: TR43 0006 4000 0011 0800 7866 15
Açıklama: AA/Dilara Erdem/Bağışçı Adı Soyadı (Kendi Adınız ve Soyadınız)
Özellikle bu bölümü boş bırakmayın ki size bağışçı sertifikalarınızı hazırlayabilelim 🙂

Runtalya sonrası hem Adım Adım olarak, hem de AKUT adına, NEFES projesi adına neleri başardık birlikte yine sizinle paylaşacağım buradan. Desteğinize şimdiden binlerce teşekkür ederim.

“Her Nerede Değilsem, Orada İyi Olacakmışım Gibi Geliyor”

me-in-london

*Fotoğraf, Universal Stüdyoları, LA*

Baudelaire sağ olsun.

Söylenen o ki her hafta ayrı bir eve taşınır, oturduğu yere ısınamaz, orada uzun süre durmayı beceremez ve hep yeni evlerin hayalini kurarmış. En sonunda dayanamayıp sormuşlar, “Hayırdır?” O da bu meşhur cevabını vermiş: “Her nerede değilsem orada daha mutlu olacakmışım gibi geliyor” diye.

Onun ruhu evlere sığmamış sanırım, benim de ruhum bulunduğum şehirlere sığmıyor! Hep başka bir yerde, başka bir kültürde, başka bir mahallede, kahve dükkanında, yollarda olmayı; başka denizlere, nehirlere, insanlara bakmayı istiyorum. Deli gibi seyahat etmek, oradan oraya üç günde bir savrulmak değil: Bu yaz yaptığımız gibi yapabilmek, bir şehirde en az bir-iki ay geçirmek, turistlikten çıkıp, “oralı” olabilmek, ruhumu biraz dinlendirmek sonra devam edebilmek istiyorum. Hele ki yaş aldıkça, bu duygum tavan yapmış durumda!

Ama tabi ülke şartlarında (neredeyse seyahat hakkımızı engellemeye yönelik çalışan pasaport-harç-yurt dışı çıkış zımbırtıları), diğer ülkelerin Türk vatandaşlarına uyguladıkları vize ve bu süreçteki gün geçtikçe sıkıntı veren noktalara (en son Shengen vizesi için başvuru yaptığımızda kalınlığı kişi başı üç-dört cm. bulan evrak hazırladık. Bir ton fotokopi ücreti ve kağıt israfı da cabası), bir de varlığımıza falan  bakınca kısa süreli yapabildiğimiz kaçamaklar bile bir nefes alış, bir mutluluk sebebi benim için. Velhasıl bu hafta sonu ilk defa olarak hiçbir zaman “illaki de görmeliyim” diye çırpınmadığım Viyana‘ya seyahat ediyor olacağım. Sevgilim sağ olsun, işi çıkmasaydı yine de yakın zamanda listemde değildi 🙂 Vize başvuru süreci sonrası en memnun edici nokta vizeyi bir yıllığına almış olmamdır. Bu da demektir ki bu yıl yine seyahat şansımızı da hakkımızı da sonuna kadar zorlayacağız 😉

..

Zamanımız kısıtlı, hava da buz olacağı için nokta atışı yapacaksanız, “mutlaka” diyecekseniz eğer, lütfen öneri-tavsiyelerinizi aşağıya yorum olarak eklemekten çekinmeyin. Hayatımız yeme-içme üzerine kurulu olunca önerilerin de buralara ait geleceğini tahmin ediyorum 🙂 Zaten Instagram’a bakarak benim hakkımda fikir edinmek isteyen birisi muhtemelen şu cümleyi kurabilir: “Bu kadın yiyor, içiyor; sonra da bunları eritmek için ölümüne spor yapıyor!”

Yolculuk 22 Şubat’ta. Sizden haber bekliyorum 🙂

 

Mini Kutlama ve Teşekkür!

happy-eight

Uzun bir zamandır yazmıyorum, farkındayım. Çok da üzülüyorum açıkçası! Eskiden haftanın en az iki, üç günü yeni yazılar yazar; anlatır da anlatırdım.  Bloğum Journey To Blue‘nun ilk yazısını 2 Şubat 2005 tarihinde yazmış ve orada çıkacağım yolculuğumun her adımını burada paylaşacağım demiştim. Aradan tam sekiz (8) koca yıl geçmiş.

Her ne kadar eskisi gibi aktif yazı yazamasam da, sekiz sene çok şey demek:

Yaşadığım evler, çalıştığım işler, hayatıma giren ve çıkan insanlar, acılar, sıkıntılar, mücadeleler, mutluluklar, seyahatler, alınan kilolar, verilen kilolar, zamanla değişen öncelikler, dualar, gelecek güzel günlere inançlar, oturulan sofralar, gidilen konserler… Kısacası paylaşılan bir dolu, dolu dolu yıllar demek. Hepsi bana ait, Dilara ERDEM’in tarihçesi gibiler. Çocukken de genç kızlığımda da günlükler tutardım. O beyaz sayfalara içimde kopan fırtınaları, sevinçlerimi, heyecanlarımı anlatmayı çok severdim. Sadece bana aitlerdi onlar; dertleşecek pek kimsem yoktu zira. Ta ki bir gün, sanırım lise son sınıftaydım, babam birini bulup paramparça edene kadar!

Sonra işte tekrar yazmaya başlamam 2 Şubat 2005’te oldu. Ve artık buraya yazmaya başlamamla sadece bana ait olmaktan çıktı yaşadıklarım. Paylaştım onları hiç tanımadığım insanlarla. Paylaştıkça iyi hissettim kendimi, yazdım. Yazdıkça, iyi hissettim, paylaştım. Alkışlayan da oldu, tebrik eden de, örnek alan da; yeren, ayıplayan da oldu, hakaret eden de!

Aradan geçen yıllar içerisinde çok kırıldım, çok yalnız kaldım. Yapayalnız! Parasız kaldım. Bir ara yuvasız kaldım. İşsiz kaldım. Eşsiz kaldım. Hastalandım, ameliyat oldum, tedavi oldum. Hep dimdik ayakta kalmaya çabaladığım için çok sıkıntılar çektim. Journey To Blue‘da geçmişe dönüp ara ara yazdıklarımı okuduğumda gözyaşlarıma engel olamıyorum. Ama bir taraftan da ne kadar büyük engelleri aşmış, tepeleri değil dağları aşmış olduğumu da görüyorum (Ve evet, farkındayım, o aştığım dağlar dağ değil 🙂 Her zaman biraz daha yükseği çıkacak karşıma). Ne güzel seyahatlere çıkmışım mesela. Hanginiz kendine 30. yaş günü hediyesi olarak üç günlük bir Prag seyahati hediye etti bakayım? Tek başına gezdi, 30. yaş gününde bir tarihi barda kadeh kaldırdı tek başına kendine. “Aferin be sana” dedi. “Aferin, hayal ettin oldurdun. Sadece sen istedin ve sadece sen yaptın. Dur daha neler yapacaksın” dedi.

Edebiyat yapmaya çalışmıyorum 🙂 Demek istediğim, Journey To Blue benim hayatım. Hem de katıksız. Eksiği var, fazlası yok. (İçimin yandığı zamanları açık etmediğim zamanlar da oldu elbet. Ben okuduğumda hatırlıyorum aslında o yazıda ne demek istediğimi :)) Burada bu kadar uzun var olmasının sebebi de sizlersiniz. Evet, şu anda bu yazıyı okuyan, sizler! Çoğunuzla tanışmadık, bazınızla elektronik ortamda yazıştık, azınızla karşı karşıya geldik ve bir elin parmaklarını geçmeyenenizle arkadaş, dost olduk 🙂

Hepinize teşekkür ederim. Hiç olmadık zamanlarda, hiç beklenmeyen desteği sizlerden gördüm ben. Buraya gücüm oldukça, sağlığım elverdikçe yazmaya devam edeceğim.

Yaşamımın en önemli kararlarından biriymiş Journey To Blue‘ya başlamak meğer. Aradan geçen yıllar sonrasında daha iyi anlıyorum. Ve aslında adındaki “blue”ya gün be gün yaklaştırıyormuş beni çıktığım yollar.  İngilizcede “hüzün” anlamına gelen “blue”ya değil; “mavi” anlamına gelene. O en sevdiğim, kendimi içinde, dışında, üzerinde en mutlu hissettiğim yer olan büyük, engin “mavi” deniz hatırına Journey To Blue demiştim buraya ben zira 🙂 Biliyorum ki çok değil, kısa bir süre sonra bu yolculuk hakikaten de asıl anlamında, “mavi” kıyılarında devam edecek. Bu hayattaki en büyük motivasyonum budur benim.

Teşekkür ederim 🙂