Aylık Arşiv: Haziran 2006

“Bahçemizle Tanıştım Sonunda…”

 

“Evet, evet.. Tam olarak bu pazar sabahı, pencerelere sıçramaya başladığım andan itibaren içim giderek bakakaldığım ve adına ‘bahçe’ dedikleri yerle tanıştım sonunda. Önce annem razı olmadı onlar dışarıda kahvaltı yaparken benim de bahçede oynama işime. Ama allahtan yan komşusu ve arkadaşı Çiçek sağolsun, benim kaçıp gitmeyeceğime inandırdı annemi de ben de biraz keyif yapma şansı buldum.

Çok güzelmiş bu bahçe, ben çok sevdim. Hem kocaman bir kiraz ağacı da var. Ona koşup koşup tırmanmak o kadar zevkliydi ki.. Bunu evde annemin -kardeşine göndermek üzere sarıp, duvara dayadığı- halıya yapıyorum diye bana çok kızıyordu zira!! Neyse, annemle komşusu bahçede güzel güzel kahvaltı yaparlarken ben de önce bahçeyi keşfettim. Sonra da çimenlerde yuvarlanmak, çiçeklerin diplerini eşelemek pek güzel geldi doğrusu.. Hoş, buna annem yine kızdı ama!! (Anlamıyorum ki, ne yapsam kızıyor bana:(( Ha, unutmadan bir de benden büyük bir kedi daha geldi bahçeye. Önce benimle hiç oynamak istemedi, salına salına duvarda yürüyüp annemin sandalyesinin dibine oturdu. Annem onu severken habire “Ay benim kızım da olacak mı acaba senin gibi, böyle uslu uslu yatacak mı dizimin dibinde” dedi durdu. Çok içerledim aslına bakarsanız. Ne varmış halimde? Ne yapayım yani daha 3 aylık bebek sayılırım ben. Akşama kadar evde oturup annemin gelmesini beklemek hiç de eğlencelikli olmazdı ki, çok canım sıkılırdı benim.. Ama şimdi öyle mi ya?? O kızsa da ben pencerelere çıkıyorum, hem de perdelerden aşağı sallanabiliyorum rahatça:)) Sonra banyoda annemin bornozlarına da atlayıp sallanıyorum, çok zevkli.. Balıklı boncuklarsa hala en favori eğlencem. Onların kafalarını koparırken çok eğleniyorum:))Ha, bu aralar başka bir favorim oyun daha buldum, ama annem buna herşeye kızdığndan fazla kızdı!! Annemin boynuna tırmanıp kolyesine pati atıyorum. Ona da asılıp sallanmak istiyorum, ama tırnaklarım annemin boynuna batıyormuş ve her tarafı çizik içinde kalmış.!! Çiçek teyzeye söylüyordu bahçede. Tam 4 tane çizik olmuş boynunda.. O kadar olmuş mu farkında değilim, ben annemin yalancısıyım vallaha.

 

İşte böyle tanıştım bahçeyle.. Annem de benim fotoğraflarımı çekebildiği için çok sevinçliydi. Zira ona göre 2 sn. hareket etmeden duramadığım için fotoğraflarımı çekemiyormuş!Bahçede 2,5 saat kadar kalabildim, sonra annem beni yine eve soktu:(( Ama o kadar yorulmuşum ki, herhalde 3-4 saat uyumuşum! Annem de ben uyurken kitap okuyordu, uyanınca baktım ki bitirmiş kitabı..  Sonra da film seyrettik annemle beraber. Çok güzeldi! Yok filmi demiyorum.. Annem film seyrederken çok uysal oluyor, benim de kucağında yatmama izin veriyor. O yüzden birkaç saat daha uyudum sıcacık.. Pazar günlerini seviyorum, annem genelde evde oluyor.. Akşamları gidiyor bir yerlere yine duramıyor, ama olsun. Benimle en çok pazar günü oynuyor:)

İşte böyle.. Annem Temmuz ayında uzun bir süre olmayacakmış buralarda. ‘Sana Çiçek bakacak ben yokken’ dedi dün. Sonra da bana ‘Sakın beni unutma emi benim güzel kızım’ dedi. Çiçek de anneme “O seni kokundan tanır, hiç merak etme sen’ deyip sevindirdi annemi. O sevinince ben de seviniyorum. Annem gülünce çok şeker oluyor. Öyleki o neşeliyken ben balıklı boncuklara saldırsam da bir şey olmuyor. Sadece ‘ Ah küçük cadım benim, ne yapacağım senle ben’ dedikten sonra beni yere yatırıp karnımı gıdıklıyor:))

Bu hafta da inşallah annem çok sevinir ve hep güler. O zaman benim de değmeyin keyfime….”

imza: MIA

                                                                                                             theçükcadı“..

Cuma Hikayesi…

“Gençken, güzelken, karnimiz asagiya dümdüz inerken, sevinçler, üzüntüler, varolusumuz ve gece yatagimizda düsündügümüz seyler sonsuza kadar sürecek zannederken…”

İşte tam da Ahmet Güntan’in ilk siir kitabi ‘İlk Kan’in (1983) arkasina yazdigi gibi.. “Karnımız aşağıya dümdüz inerken”.. Yani rejim falan yokken daha hayatımızda. Genç ve dinamik olunduğundan sebep, her yenilenin anında yakıldığı, depolanarak yağa dönüşmek üzere uzun uzun vücudumuzda ikamet etmediği o yıllarda yani.. Hiç birşeyin umursanmadığı, hayatın pembe renkli, kalp çerçeveli gözlüklerle görüldüğü, yatağa yatıldığında erotik düşler kurmaktan bir türlü uyunamayan yıllarda.. Gündüz düşlerimizde sadece güzel şeyler; kulaklarımızda hippi şarkıları, çiçek çocuklarla beraber şimdiki tabirle “lay lay lom” geçirilen o yıllarda işte.. Aşık oldum ben.. Gece yatağıma yattığımda düşündüğüm erotik düşlerime ek olarak sonsuza kadar sürecek bir yaşam planlıyordum sevdiceğimle ama.. Yıllar geçse bile evdeki hesabın çarşı fiyatlarına hiçbir zaman denk gelmeyeceğini, ayağını her zaman boyuna uygun bir yorgana uzatmak gerektiğini ve dahi nice atasözlerinin anlam ve önemini bu aşk sayesinde keşfettim yıl 1980’de. Yaşım mı? Daha 18..

Aynı okula gidiyor, ama ayrı bölümlerde okuyorduk. İlk aşkımdı. İlk kanımı kaynatan, içimi hoş eden adamdı.. Kalbimin bu kadar hızlı atabildiğinin hiç farkında değildim ondan önce. Bir bakışın ya da “yemyeşil” bir bakışın kalbimi delip geçebileceğinden, oradan bir kısmının başıma ulaşıp beni sersemletirken, diğer bir kısmının da kasıklarıma kadar uzanıp yanaklarımı kıpkırmızı edeceğinden; ağır kokulu bir çiçek koklamışcasına gözlerimi kapatma ve bir yere uzanma ihtiyacı hissettireceğinden bu kadar bihaberdim.! Ben yaşadığımı, sevdiğimi, sevindiğimi, “güzel”i tanımlayabildiğimi bu kadar zannederken, aslında ne kadar yanıldığımın da farkına vardım o yıllar! Aşık oldum ben..!

Köküne kadar yaşanılacak hayat sanırken, o ana kadar karşılaşmış olduğum sorunların sınav-ödev ikilemi içinde kaybolup gittiğini düşünürken, her bahar geldiğinde “ben her bahar aşık olurum” şarkısının sözlerini anlamı hakkında tek bir saniye bile düşünmeden spontane bir biçimde söylerken, “kadın-erkek ilişkilerinde taviz vermeyen taraf olacaksın kızım” diyen sıra arkadaşımın ağzından çıkanları çıtım çıkmadan dinlerken, erkekler benim için hep arkadaş, voleybol oynarken karşı taraf, okul kantininde sigara istediğim, sigaramı yaktırdığım, içki masasında güzelce içip o yıllarda bir nebze sorun sayılmayacak sorunlara çözüm bulup, beraber kafa bulduğumuz yaratıklarken.. AŞK’ın sözlük anlamı dışında herhangi bir tanımını bilmek için hiçbir gayret sarfetmemiş ve bunun için uğraşan ya da konuşan herkesi önemsiz bulan, garipseyen ben: Aşık oldum..!

Yemyeşil, delip geçen bakışların sahibi ile yemyeşil çimenlerde oturmuş, sırtımı koca gövdeli emektar çınarlardan birine vermiş, elimdeki –tesadüfe bakın ki- yeşil kaplı kitabı okumaya çalışırken tanışmıştım. Ben dalmış –yine tesadüfe bakın ki- sevdiğim şairlerden Ahmet Hamdi Tanpınar’dan AŞK isimli şiiri okumaktayım!

….


Aşk dediğin nedir ki
Histen nefesten varlık
Umutsuzluk içinde
Karanlığa son ıslık”

Kendi kendime son mısraları sesli tekrarladım: “Umutsuzluk içinde karanlığa son ıslık”. Çok geçmedi arkamdan bir ses: “Umutsuzluk var ve karanlık da var ise.. Son bir çaba, yakarış, bir haykırış var ise.. AŞK’tan mı bahsediyor bu okuduğun şey ?” Kim olduğuna bakmak için arkama dönüverdim aniden. Bizim emektar çınara arkasını vermiş, sakince oturup sigarasından nefes çekmeye devam ederken diğer taraftan da elindeki mektubu okuyan biri. Uzun bacaklı, elleri ince uzun. Yüzünü görmek için sola doğru kaykıldım oturduğum yerde. O anda o da sağ tarafına doğru uzattı başını hafifçe. Ben meraklı gözlerle, öylesine bir dönüş yapmışken soluma ama sadece meraktan; çok ışıklı, çok renkli çakan bir şimşek gözlerimi kör ediverdi birkaç saniyeliğine. Sonra gözlerimin önüne renkli pullar, konfetiler ve kurdeleler iniverdi gökten.. Arada birkaç havai fişeği patladı, birkaç top atıldı. Bunlar olup biterken karşımdaki elindeki mektubu bırakıp elini uzattı bana biraz zorlanarak.. “Merhaba, ben şimdiye kadar o varlığından hiç haberdar olmadığın histen, nefesten varlığım.. Hani umutsuzluk içinde karanlığa fısıldadığın adını..” Gerçek adını söyledi mi hatırlamıyorum, ama ben onu hep AŞK diye çağırdım.

AŞK ve ben o gün orada karışık bulutların, engin mavinin, yemyeşil çimenlerin huzurunda birbirimize bağlanıverdik gizli bir bağla. Ellerimiz kenetlendi, hiç ayrılmamak için yeminler ettik. Sarıldık birbirimize, ve söz verdik birimizin nefesi kesilene kadar diğeri onu bırakmayacak, hep böyle sarıp sarmalayacak diye.. Birimiz anlattığında diğeri dinleyecek, birimiz ağladığında diğeri gözyaşlarını silecek, birimiz tembellik yapmayı seçerse, diğeri canı ne isterse onu yapacak evde, kahvaltılar hazırlanacak beraber, kafa dağıtmak için içilecek yan yana, belki de üzülünülecek beraberce; ama ne olursa olsun her sabah aynı yatakta uyanıp birbirimizi öpeceğiz “günaydın” derken gülümseyerek, sıcacık ve içtenlikle..

Beraber ve yan yana, aynı yatakta sabaha uyanılarak geçirilen koskoca 5 yıldan sonra bir gün sabah uyandığımda onu yanımda bulamadım. Önce korktum, endişelendim; sonra merak ettim. Yataktan kalkıverdim çabucak, üzerime sabahlığımı bile almadan.. Balkondaydı, sigara içiyordu. Elleriyle balkonun korkuluklarına dayanmış, başını öne eğmiş, biraz bitkin ve gardı düşmüş görünüyordu. Yavaşça gittim yanına, sarıldım.. Bir gün bu sahnenin yaşanacağından o kadar emindim ki.. Başımı dayadım sırtına, son bir nefesle “Gitme ne olur?” dedim. “Düşünme bile bunu..” Kıpırdamadı, öylece durdu bir an için. “Gitme desen de, kalmamaı istediğinden değil bu. Gitmezsem sen gideceksin nasılsa bir gün. Karanlık hep olacak, ama sonrasında gün doğacağını bileceksin. Ve ıslık çalmak için kullanacağın nefesin son nefesin olduğunu sanacaksın.Ama hep bir nefes daha olacak.! Ve o zaman bir defa daha bana bırakılan, ya da sana bırakılan üzünyü ve pişmanlıkla yazılmış, ama geri dönüşe yardımcı olamayacağı kesin bir mektupla elimizde kalakalacağız bir yaşlı çınar ağacı gölgesinde.. Ve belki de okurken birbirimize vedamızı, başka bir çığlık duyacağız karanlığın içinden aslen farkında olmadan söylenilen…” Bana döndü, sigarayı attı elinden, elleriyle kavradı tuttu ellerimi sıkıca. “AŞK’la defalarca tanışacağız, ama hep bir öncekini arayacağız, ya da bir sonrakini. Aramaktan vazgeçmez isek, bulduğumuzdan nasıl emin olacağız?”

No Titled!

“Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.”  Emerson

*değil mi ya??*

+

All paid jobs absorbs and degrade the mind.” Aristotle

*hay ağzına sağlık!”

+

“I never think of the future-it comes soon enough.” Einstein

“bunu hatırlamasak da olur!”

+

“The purpose of life is to live it, to taste experience to the utmost, to reach out eagerly and without fear for newer and richer experience.” Eleanor Roosevelt

“sen büyük kadınmışsın Eleanor!”

=

Uzun lafın kısası, Birşeyler Yapmak Lazım.. Hayat kısa:)) Bir ofiste saat 08:30-17:30 değil de, işte ne bileyim yollara düşerek, bir şeylere katkıda bulunup, kendine kattıklarınla yola devam ederek yaşamak istiyorum ben bir süre… Dün gece yine dağ-tepe keşif gezilerindeydim rüyamda!

Serin Bir Hafta sonundan…

 

Özledim JTB’yi..

Yok yok, burası benim sığınağım. Burada olmazsam rahata eremiyorum ben. Hoş şimdi, sığınak denen yer genelde çok kişinin bilmemesi tercih edilen, kendimizi dışarıdan gelebilecek ya da gelmiş bulunan her türlü olumsuzluk ya da korkutucu, can sıkıcı olaya karşı isole ettiğimiz ya da sadece kafa dinlediğimiz bir yerdir ama.. Benim sığınağımı herkesler biliyor, o ayrı:))

Geçtiğimiz hafta sığınağıma kaçma fırsatı pek bulamadım.. Buna çok ihtiyaç hissettim ama, olmadı. Önemli bir hafta geçirdik iş yerinde. Akşamları da çoğu zaman geç saatte evde oldum. Hatta MIA bile akşam yemeklerini geç bir satte yemek zorunda kaldı bundan sebep. (Küstü bile bana 1-2 gün bu yüzden yaramaz böcüm benim..)

Cumartesi günü saat 15:30 itibariyle ise herşey duruluverdi.. Sanki dalgalı, fırtınalı bir havada yelkenliyle boğuşup boğuşup, bir anda güneşi bulutların ardından gördüğün ve denizin sakinleşerek huzurlu bir uykuya dalması gibi oldu.. Sakinleştim ben de.. Evime gittim, evimin keyfini çıkardım. Yaramazımla boğuştum. Günlerdir ucundan sonunu anca yakalayabildiğim Fransa Açık Tenis Turnuvası Bayanlar Final Maçı‘nı izledim.. (Favorim aldı: Justine Henin-Hardenne) Sonra Ayşegül Sultan’la benim bahçede güveç-salata-rakı üçlemesi yaptık. (Ayşegül Sultan’ı rakıdan hariç tutun, araba kullanıyorum diye 1 kadeh bile içiremedim..) Üzerine bir de film izledim: The Eyes of Laura Mars!!!

Pazar günü danışmanlarımızdan Helen ile buluşacaktım öğle yemeği için. İlk geldiği gün onu götürdüğüm Schnitzel Restoran’a gittik yine, çok beğenmişti.. Ona yıllar önce Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir antikacıyı talan ederken bulduğum, üzerinde 1907 tarihi olan eski İstanbul kartpostallarımdan birini çerçeveleterek hediye ettim. Galata Köprüsü’nün ve arka fonda Sultanahmet Cami’inin yer aldığı bir kartpostaldı.. Sonra Selam’ın geçmiş doğum günü için ona hediye seçtim, biraz alış-veriş yaptım ve yaklaşık 1 kg. gelen gazetelerim ile eve dönerek tüm serin Pazar’ımı evde geçirdim.. TV’den uzak bir Pazardı, daha çok müzik dinledim; Patricia’nın bu albümü ve çok sevgili Dany’ciğimin şu albümünü.. Dinlendim sanırım..

Artık enerjik olmam lazım.. Bu hafta JTB’yi ihmal etmemem ve gece geç saatte bitirip uykuya dalmamdan sebep geçtiğimiz Cuma gününe yetiştiremediğim Cuma Hikayesi’ni paylaşmam lazım:) Biraz yediklerime dikkat etmem ve spor da yapmam lazım tabi.. (Her ne kadar geçtiğimiz hafta 2 kilo vermiş de olsam!) Sonra ödevlerden birini Minnesota’ya göndermem, bu yılki kayıt formunu yollamam, uçak biletimi ayırtmam, sonraki ödeve başlamam lazım!! Cumartesi günü danışmanlarımızla birlikte yaptığımız aksiyon planları için çalışma programı yapmam lazım.. Canımın içi Aydın’a upuzun bir mail yazmam, annemi aramam lazım! Hafta sonu için aklımın bir köşesindeki planın uygulanabilirliği açısından biraz araştırma yapmam lazım!

E bu kadar şeyin üzerine “Benim kızgın kumlardan Serin sulara atlamam lazım”!!!! :)))

Denetim İçindeyiz, Bir Garip Hallerdeyiz..

Yorgunum çok.. Boynum tutulmuş nedendir bilinmez.. Bacak kaslarım ve belim iflas etti, onun nedeni belli: “Sabah 08:00 akşam 17:00 dolaş babam dolaş” yüzünden.. Joint Commission International‘dan 3 danışmanımızla bol bol turluyoruz hastanenin içinde; servisler, laboratuvarlar, depolar, yoğun bakımlar, ameliyathaneler, eczane… Hemşire, hekim, yardımcı personel kimi bulursak konuşuyoruz, bazen hastalarla bile, kendileri müsade ettikleri sürece.. Hastane politikalarımızı, prosedürlerimizi, bakım planlarımızı, acil durum planlarımızı ve izlediğimiz performans kriterlerini değerlendiriyoruz masa başında saatlerce.. Velhasıl 2 yıl önce başladığımız bu süreçte önemli adımlar atmış olmamıza rağmen daha yapılacak şeyler, yeni uygulamalar çıkıyor karşımıza.. Daha fazla çalışmamız gerektiği çıkıyor ortaya.. (Mükemmelliğin sonu yok malum:) İç iletişim denen şeyin ne kadar da önemli olduğu gerçeği bir defa daha karşımıza çıkıyor.. Eğitimin, oryantasyonun önemi kavranıyor yine, yeni, yeniden..

Yorgunum çok.. Vücudumdan çok beynim yorgun. Bir deniz kıyısında, akşamüstü saat 18:30-19:00 civarlarında, suya yansıyan akisime bakmak; bir elimde cımbız, bir elimde ayna ile “Umurumda mı Dünya?” demek istiyorum!!!

YALAN!! Adım Dilara Erdem. Babasının kızıyım ben. Ölürümde umursamadan yaşayamam.. Hep üzülür, hep önemser, hep tartışırım doğruluk adına.. İnatçıyım, sabırsızım, bir akrep burcuyum ben.. Mükemmeliyetçiyim, az biraz haylazım; ama inandıklarının peşinden gitmeyi tercih eden, ağlasa da tüm olumsuzluklara, sıksa da dişini sinirden stresten VAZGEÇMEYEN biriyim. Burada yapılacak işler hiç bitmeyecek. Burada bittiği düşünülse bile, bitmeyecek olan başka projeler takip edeceğim. (Ben biliyorum kendimi, ben adam olmam!)

“Yeni bir hayat
Gerisi bayat
Kendime yeni bir ben lazım.
Kendime yeni bir neden lazım”… demek istiyorum.. Ben, denize girmek, dibe dalmak, beyaz yassı taşlar çıkarmak istiyorum yüzeyden.. Çılgınca dans etmek, sabaha kadar içmek, bağıra bağıra “Loosing My Religion” şarkısını söylemek istiyorum.. Ateşin üzerinden atlamak, nedensiz ağlamak, içimi boşaltmak istiyorum.. Bu haftanın sonunda “pause” düğmesine basmak istiyorum..!