Aylık Arşiv: Nisan 2009

Bir Öyle Bir Böyle..

Spring Time

~ Eymir Golu’nden Bahar Dallari- Nisan 2009 ~

Sağanak yağmur yağsın istiyorum. (Demisim Cuma sabahi:) Su anda aptal bir hava var, hava acik ama yagmur yagiyor.)

Böyle toptan indirsin de hem gökyüzünün o kasveti, gri-siyah anlamsız rengi dağılsın; hem de bir nokta koysun artık bu yağmur işine Nisan ayının sonunda Tanrı!

İçim bir kıpır kıpır oluyor, acayip mutlu-şen’im.. Bir an yine sıkılıyorum, daralıyorum neye uğradığımı şaşırıyorum:( Tam da Nisan ayına yaraşır bir şekilde geçiriryoruz kendisini kapıya kadar! Temennim arkasından gelmeye hazırlanan Mayıs’ın daha bir canlı, daha bir renkli ve bir o kadar da sıcacık teşrif etmesi. (Yukselenimin Ikizler oldugunu soylemis miydim?)

Hevesle bekliyorum sıcacık Mayıs’ı, Haziran’ı, Temmuz’u. Bir sürü elbise, bluz aldım rengarenk buradan. Kendimi durduramıyorum, her gördüğüm renkli şeyin üzerine atlıyorum:) Geçenlerde mesela kozmetik mağazasına bir girdim, dedim ki “Ben kıpkırmızı bir ruj istiyorum!” Önce kendimde inanamadım duyduklarıma, ama elimde parlak kırmızı bir ruj ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile çıkıpta eve geldiğimde hemen sürüp gösterdim Sevgilime. Ben beğendim vallahi, kırmızı rujun dudağıma ilk teması 34’ümde kısmet olacakmış demek ki:)

Sabah cok sevdigim, artik Istanbul’da yasayan bir arkadasim ve bizim ekip kahvalti ettik Funda Pastanesinde. Koroglu’nun hemen basindaki bu pastanenin Cumartesi sabahi kahvaltilarini kesinlikle tavsiye ediyorum. (Daha once yazdim miydi hatirlayamadim.) Sonra Sevgilimle dolastik biraz Tunali’da. Ama -bunu anlattigimi biliyorum- azicik hava iyilesince herkesler kendini ve dahi araclarini buraya ativeriyorlar! Benim gibi asabi biri icin tabi hicte mantikli bir hafta sonu gecirme sekli degil bu. Hemen eve donduk ve Sevgilime artik motoru garajdan cikarmasini rica ettim. Gerci garibim gecen hafta sonu ugrasti, ama aku probleminden dolayi henuz beni kendisiyle bulusturamadi! Su anda disarida ve motorumuzu yarina hazirlmaya calisiyor..

Dilara and Her Mother

 

~ Eymir Golu’nde Annekus&Ben – Nisan 2009 ~ Photo by Aysegul Sultan

Annekusumla gittigimiz Eymir fotograflarini henuz yukleyebildim:( O’nu ozledigimi soylemis miydim??

Leon Jackson’dan dinledigim Creative adli parca bugun benim motivasyomun oldu:) Bu kadar eglenceli, guzel ve hos tinili bir parca olamaz.. Dinleyin derim:) Sevgili arkadasim ‘AlipBasiniGidenKadin‘ icin doldurdugum CD’ye de koydum. Bakalim o da begenecek mi??

Ilk defa- uzun aradan sonra- Cumartesi gunu bir seyler yazmis oldum. Kalan gunumuz, yani Pazar super gecsin:) Aksama ben dagitmaya niyetliyim.. Son 3 gundur ictigim ickilerin haddi hesabi yok ama, olsun ben seviyorum.

Muckhaaa:)

Cuma Hikayesi

Elif Şafak’ın Siyah Süt’ünü okuduktan sonra yazdımdı bunu:) Yine NYC2IST’dan..

İçimdeki Kadınlar

— “Nasıl oldu da ilk ben akıl edemedim içimdeki sesler korosunu bu şekilde tasvir etmeyi, kâğıda dökmeyi?” diye az düşünmedim, dövünmedim Elif Şafak’ın “Siyah Süt” isimli otobiyografik romanını okuduktan sonra! (Birisi benden önce, bence dâhice bir şeyi kâğıda dökebilmişse eğer, hem de bu birisi benim kalemini zekice kullandığına inandığım ve takip ettiğim birisi olursa hem de önce çok kıskanır, dudağımı ısırır, yumruklarımı sıkar; sonra toparlanır, ona ve tanımlamalara hayran, saygıyla önünde eğilirim.)

Kitapta Elif Şafak, iç seslerinin hepsini ete kemiğe büründürmüş, boylarını-kilolarını, giydikleri kıyafetlere kadar onlara özgü tüm ayrıntıları tanımlamış, onlara isimler vermiş. Hepsi birer parmak kadın olmuş çıkmış iç seslerin: Entelektüel, her konuda tartışma ortamı yaratabilen ama biraz ezik tarafının adını “Sinik Entel Hanım” koymuş. Hırslı, tahakküm altına giremeyen, isyankâr tarafını “Hırs Nefs Hanım” olarak ifade etmiş. Pratik ve akılcı tarafını “Pratik Akıl Hanım”, dine ve tasavvufa olan ilgisini ise “Can Derviş Hanım”da vuku buldurmuş. Bir sure sonra yıllarca bilmediği, bir şekilde bastırılmış olan iki tarafını daha ortaya çıkarmış: “Anaç Sütlaç Hanım” ve “Saten Şehvet Hanım”.

Yıllardır iç seslerimle bir mücadele içindeyimdir bende, belki de birçoklarınız gibi: Biri der ki mesela; en gür sesli, en maceraperest, en özgür ruhlu, en asi ve isyankâr tarafım:

— “Yahu yeter artık, amma fazla kaldık bu evde, bu şehirde, bu işte.Toparlan da gidelim, sıkılmadın mı hala aynı pencereden aynı bahçeye bakmaktan, aynı işe yürümekten her gün? Koltuğun aynı tarafında oturuyorsun ne zamandır yer yapmış bak popon, kalk da değiştir yerini, hatta belki de koltuğun yerini. Hem diyorsun gitmelere takıntılıyım, iyi ya işte durmasana, öyle aval bakmasana hala! İstemiyorum aynı havayı solumayı uzunca müddet, dayanamıyorum. Öyle ki artık nefes bile alamıyorum. Rüyalarıma giriyor yeni yerler, yeni çevreler, otlar, dağlar ve maviler. Beraberce ne mutluyduk journeytoblue hayalleri kurarken. Ne oldu sana kuzum, ses ver, unuttun beni burada…”

Diğeri mesela; hassas, kırılgan, aslında bende nasıl var olduğuna zaman zaman şaştığım, cılız sesli naif, duygusal tarafım. Biraz cesaretini topladığında:

—“Nasıl dayanabiliyorsun tüm bu olanlara anlamıyorum hiç. Yüreğin acıyor bak, ağlıyorum senin yüzünden için için mütemadiyen. Onu kırmayayım, bunu üzmeyeyim, şuna gönül borcum var, bunun bende anısı var diyerek yıprattın kendini de beni de. Bıktım savrulmaktan, darmadağın olmuş saçların gibi karışıp düğüm olmaktan. Takdir bekliyoruz biraz fena mı? Sırtımız sıvazlansın, güzel şeyler getirilsin önümüze istiyoruz dostumuz, arkadaşımız, ailemiz, patronumuz, çalışma arkadaşlarımız tarafından. Yükseltilmiş seslere, sinirli hallere, asabi ve her daim bıkkın insanlara tahammülümüz yok anlasana. Gel diyorum gir kabuğunun içine diyorum, gel yanıma, yanı başıma. Koru kendini onlardan, kırılma, ağlama artık ha, yetmez mi” diyor.

Biri var ki mesela, onu da kendime ait hissetmemekle birlikte, bir bakıyorum ki çoğu zaman en baskın seslerden biri içimde. Yüksek topuklu ayakkabı giymekten, göğüs dekoltesinden hoşlanıyor. Çapkın çapkın bakmaktan, kısık sesli konuşmaktan, ince bedenlerden, 60 cm. belden haz ediyor:

—“Al dedim o kırmızı deri pantolonu dinlemedin yine beni. Yok nerede giyecekmişiz, yok deri pantolon bacaklarımıza yapışınca kilolu gösterirmiş. Hadi oradan be, sütun gibi bacaklarım var benim, o senin hüsnü kuruntun. Oldum olası beğenemedin gitti zaten kendini. Saçlarını da örme öyle köylü kızları gibi demekten dilimde tüy bitmişti hatırlarsın. Upuzun, canım saçlarını toplar dururdun. Neyse ki kestirdin, bir nebze rahatladık sayende. Hayır, eskisi gibi savuramıyoruz ama hiç olmazsa kabartınca falan bayağı göz alıcı oluyoruz. Bir de eskiden ne makyajlar yapardın, şimdi bir allık bir ruj modundasın. Hayra alamet değil diyorum. Yaş oldu 33 diyorum, çevrendeki insanlara hoş gözükmen, onları etkilemen lazım diyorum. Azıcık akşamları dışarı çık, kız grubundan ayrıl, ne bileyim güzide bir lobide takıl diyorum. Ama nerde? Beni dinleseydin şimdiye daha süslü, bakımlı, siyah stilettolar içinde ve bir adamın kolunda olurdun!”

Yoruluyordum önceleri. Çoğunlukla geceleri daha bir yoğun seyrediyorlar tepemden beni zira. Bir o konuşuyordu, bir diğeri. Bunalıyordum, uyku tutmuyordu. Ama artık onları Elif Şafak’ın tanımlamaları ile bedenlere soktum; hani şu neden benim aklıma gelmedi daha önce dediğim şekilde. Şimdi seçebiliyorum kim konuşuyor ve o hangi tarafımı temsil ediyor. Hepsine bir beden buldum. Şu an için saydım 4 taneler. Gördüğünüzle mücadele etmeniz daha kolay bence. O yüzden bu dönem kendilerini tanıma ve onlarla konuşmaya, anlaşmaya çalışmakla geçiriyorum. Düşmanımı ya da dostumu tanıma evresindeyim yani. Aslına bakarsanız onlarda bu vücuda gelme durumundan dolayı şaşkınlar biraz. Devamlı kendilerini incelerken buluyorum onları aynanın ya da metal kül tablasının karşısında. Bakalım bu beraberlikten neler çıkaracağız. Nasılsa onu da yazacağım burada bir günJ

DLR (Ocak 2008)

Anne Kusla Gunler Gecerken..

 

London Bridge

Beraber alis-veris yapilir, ki uzun zamandir yapilmasi lazim gelmekteydi! Bol bol tabak canak magazasi gezilir. Malum bu yasinda sifir ceyizli bir kadindim ben! Hala sonsuz eksik olmasina ragmen kaydedilen ilerleme ile gurur duyuyoruz an itibariyle ana-kiz:)

Beraber eski bir arkadas ile bulusulur, en favori mekanda, Cafe Lins‘de. Anne kusumun da tanidigi, bildigi, neredeyse evlatlari kadar sevdigi biri ile. Oglen vakti koca bir Frontera Merlo’nun dibi bulunur o ayilip bayildigim Lins Peynir Tabagi esliginde:)

Beraberce evde aksam yemekleri hazirlanir, afiyetle yenir. Aysegulum Sultanim da eslik eder bize. Yeni alinan guzeller guzeli karafimda kirmizilarin biri gelir biri gider. Tamamen spontan bir bicimde elimden cikiveren sebzeli lazanyaya bayilir annekus. Karsilik olarak yaptigi bademli-visneli pastadan ikinci gun sonunda eser kalmaz. (Verilen kilolar bu gidisle cabucak alinacak gibi:)

Sevgilimin anne-babasina yemege gidilir beraberce. Cok keyifli, bol sohbetli, sicak ve samimi bir yemek yenir. Raki icilir, baliklar, mezeler mideye indirilir; yasanilan o anlar icin sukredilir:)

Ve her guzel sey cabuk bitiyor gelir insana iste, ister 1 hafta ister 1 yil sursun! Annekus geldi gidiyor.. Ama soz verdi daha sik gelecek ve ben de ona soz verdim bu yil bitmeden onu hep gormek istedigi bir Avrupa ulkesine tatile goturecegim. Tek dilegim saglikli olmamiz, oyle kalmamiz. Gerisini halledecegim her zaman yaptigim gibi:)

Pazar gunumuzu Sevgilimle birlikte Segmenler Parkinda yayilip kitap okuyarak, sohbet edip insanlari seyrederek gecirdik cimenlere serdigimiz uyku tulumumuz uzerinde.

Bir kisa tatilim daha bitti iste. Annekus gidecek. Okul ve is stresi tekrar baslayacak. Havalar bir iyi bir kotu. Ama hicbir sey umurumda degil. Cunku COK MUTLUYUM, COK IYI HISSEDIYORUM ve bunun bu sekilde surmesi icinde gereken herseyi yapmaya niyetliyim.

~

Annekusa sordum, “Benim icin birseyler yazmak ister misin?” diye.. Dedi ki;

“Guzeller guzeli yavrum.

Seni cok seviyorum, yaptigin her seyde seninle gurur duyuyorum. Her seyin en iyisini, en guzelini hakediyorsun. Hakettigini bulacagina da eminim.

Sen benim dayanagim, arkadasim, herseyimsin. Iyi ki seni dunyaya getirmisim. Iyi ki senin annen olmam icin beni secmissin.”

~

Iyi ki anne olarak seni secmisim kusum benim. Daha guzel gunler gorebilmen dilegimle:)

Kısa Kısa..

Annekuşla günler geçmekte. Ne kadar özlüyor yavru kuşlar annelerini böyle değil mi? Yaş oldu 34, ama kim takar? Kendimi hala 5 yaşında sanıp koynuna sığmaya çalışıyorum mesela:)

Hafta sonu yemeğe götürdük Ayşegül Sultan’la annemi: “Fevzi Hoca” diye bir yere. Orman Bakanlığı’nın lojmanlarının içerisinde, ya balık ya köfte yiyebiliyorsunuz. Garsonlar zaten tercihinizi ve içeceğinizi soruyor. Gerisi kendi insiyatifleri doğrultusunda önünüze koydukları “ikramlar”dan ibaret:) İkram konusunda başarılılar. Biz köftesinden tattık, başarılı bulduk. Açıkhavada, bahçede güzel bir yerdi. Aklınızda olsun derim değişiklik isteyenlere.

Cumartesi sabah Eymir Gölüne yürüyüşe gittik. Arabayı arka kapıda parkettik. Yanımıza poğaça, sandviç ve termosta çay almıştık. Önce uzun bir yürüyüş, sonra Yelken büfe civarlarındaki minderlerde piknik:) Annekuş ilk defa bulunduğu Eymir’i çok sevdi. Zaten durup durup “Memleketimin havası da bir başka canım” diyor:) Özlemiş, e en son 2 yıl önce bu zamanlarda gelmişti ve sonra biz Prag’a gitmiştik beraber:) Geçen yıl benim bir Sevgilim olması ve onunla birbirimizi tanıma-anlama-kaynaşma çalışmalarımız içerisinde beraber bolca vakit geçirmemizden sebep annekuşuma söz verdiğim “Her yıl bir ülke” hayalimizi gerçekleştirememiştik:( Bu yıl biraz yaz sonuna denk getirip acısını çıkarmayı planlıyoruz.

Annekuş yeme-içmesine gayet dikkat eder bir halde, pek mutluyum haliyle. Eskiden elinden ekmekleri alırdım, şimdi bakıyorum da ekmek sepetiyle hiç yakın istişarelerde bulunmamayı öğrenmiş: “Aferin annecim” diyorum, “kızının anası oldun şimdi:)”

İzin alıyorum bu hafta. Bir öğrendim meğer benim daha kullanmadığım 30 güne yakın bir iznim varmış işe girdiğim tarihten beridir! Dedim hemen kullanalım o zaman, bundan iyi zaman mı olur? Bu haftanın planları arasında Kale’de Pirinç Han ağırlıklı bir öğleden sonra, mani&pedi seansı, Panora’da annekuşla dolanmaca, Kebap 49 ya da Uludağ Kebapçısında kısa bir mola, belki Beypazarı günübirlik (başarabilirsem..) ve azıcık da alış-veriş var.

~

1.78 boyundayken 56 kg.dayım an itibariyle. Hemde sıfır rejim gailesiyle! Son 2 haftada verdiğim 4 kg.’nun ne siz sorun nasıl kaybolduğunu, ne de ben anlatayım olmaz mı? İlk defa anlatmak istemediğim birşey var JTB’de. Bir daha da asla anlatmayı arzu etmediğim cinsten hemde. Kabuslarımı kovabildiğimi sanıyorum demek istiyorum, ama aslında hiç uyumuyorum ki günlerdir kabus göreyim. Gözü açık görülen kabustan beteri yoktur zaten!

Kovaladım, benden çook uzaklara gittiğini düşünmek istiyorum şimdi. Bir daha benim yakınlarıma asla yaklaşmasın. Sevdiceğimle mutlu olmak, normal bir kg.’da normal bir kadın gibi yaşamak istiyorum! Birde.. Birde ben burayı çok seviyorum:)

Annekuşa bahsettim “konuk yazar” olma hadisesini. Çok heyecanlandı. Gitmeden yazısı burada olabilir mi acaba dersiniz:)

 

Cuma Hikayesi

NYC2IST’da yayınlanan başka bir yazı daha:) İyi okumalar.

“Good Morning Sunshine”

Her sabah aynı güzel iki kelime ile uyandım güne ben: “Good Morning Sunshine”

Hava güzel ve parlak, ışıl ışıl güneşli de olsa,

Karanlık, biraz sisli ve puslu; henüz ağaramamış da olsa gün,

Sonbaharın o uğultulu rüzgarıyla bürülü kasvetli bir sabahı,

Ya da kışın kar-buz içinde iliklerimizin döndüğü bir güne bile uyansak beraber…

Ben her zaman O’nun Sunshine’i idim. Bu böylece yaklaşık 3 sene kadar sürdü.

Derken o gün geldi ve ayrıldık ciddi bir sebepten ötürü; ben İstanbul’a taşındım apar topar işimi, evimi, arkadaş-eş ve dost ahalisini, bahçemdeki açmaları için neredeyse her bahar yalvardığım çiçeklerimi, sümbüllerimi, mor menekşelerimi, o en sevdiğim salaş cafeyi ve bitişiğindeki kitapçıyı, sadece yazın akşamüstleri iş çıkışı gidip bir kadeh kırmızı şarabımı içtiğim minik pub’ımsı mekanı ve daha nicelerini ardımda bırakarak.

….

Güzel bir yaz sabahı, günlerden Cumartesi. Aldım yaklaşık 1 kg. gelen gazetelerimi attım kendimi Ortaköy’deki o şirin cafelerden birine. I-Pod’umda La Boum filmi soundtrack albümünden “Your Eyes”çalıyor. Etkileyici, romantik bir parça ile etkileyici ve unutulmaz olacak bir güne başlangıç yapıyorum. Kahvaltı tabağımda hayatımda olmazsa olmaz çeşitli peynirler, biraz tereyağı ve bal var. Kahvem geldi sütsüz ve sade; yanında taze sıkılmış portakal suyumla beraber. İstanbul Boğazı ışıl ışıl parlıyor henüz doğan güneşın de etkisiyle, çevrede elele çiftler bazılarının yanında çocuklar. Çocuklar küçücük meydanımsı yerde uçuşan bir sürü güvercinin arasında koşturmaya başlıyor. Yaşlı bir çift gelip hemen yanımdaki masaya oturuyor. Masaya gelişlerini izliyorum; eleleler. Gözlerinin altları kırışmış, yanakları biraz içe çökmüş, gözlerinde gözlükler, tonton mu tonton bir çift. Olsa olsa 70’lerindedirler diyorum kendi kendime. Masalarına otururlarken bana başıyla selam veriyor erkek olanı: “Günaydın hanım kızım” diyor. Ne güzel! Hala hiç tanımadıkları insanlara selam verenler kalmış bu İstanbul’da demek diyerek ben de selamlarına karşılık veriyorum.

….

Bir taraftan kahvaltımı yaparken, bir taraftan müzik dinlemeye devam ediyor; diğer yandan da gazetelerimi okumaya başlıyorum. Arada mis gibi havayı içime çekiyorum, gözlerimle etrafı tarıyor ve İstanbul Boğazı’na; boğazın o güzel görüntüsüne bir defa daha aşık oluyorum. İstanbul’a gelme nedenlerimin başında bu boğaz geliyor zaten. Ankara’da en çok özlediğim yer hep burası olurdu; buradayken de yine boğaz’ı ozledim. Bana çocukluğumu hatırlatıyordu zira, en güzel tekne gezilerimizi, Kavakları, midye tava ve birayi.. Şimdi kulaklarımdaki müzik “Someone Like You”, Dina Caroll’dan..

….

Kahvaltımı bitirip türk kahvemi içerken birden bir ses duydum, tanıdık bir ses. Bana aslında çok yakın, şimdilerde uzak, sıcacık bir ses: “Good Morning Sunshine” dediO bana. Karşımda gülümseyen gözleriyle bana bakan O vardı şimdi. Ne arka fondakı boğazı görüyordum, ne elimdeki kahveyi, ne de yanımdaki yaşlı çiftin konuşmaları duyuluyordu.. Hepsi bir bir silindi. Sadece O ve O’nun gözleri kaldı sahnede. Oylece ne kadar O ayakta, ben oturduğum sandalyede kaldık, ne kadar süre geçti, biri bizi gördü ve ne düşündü bilemem. Tek duyduğum “Good Morning Sunshine”, tek gördüğüm O’unun gözleri oldu.

…..

 

Biraz konuştuk birbirimizden uzaktayken ne yaptık, ne yaşadık diye. İş seyahatı için geldiğini ve hafta sonu da kaldığını söyledi. Beraberken en çok yapmaktan keyif aldığımız şeydi İstanbul’a geldiğimizde Ortaköy’e uğrayıp kahvaltı etmek. “Bu ara seni çok düşündüm” dedi. “Aramak istedim, ama yapamadım. Hep uzaktan uzağa senden af dilemenin yollarını düşündüm; ama bir türlü de yanına gelmeye cesaret edemedim. Bu sabah kalktım ve birden içimden bir ses Ortaköy’e gitmeden, dönme dedi bana. Aslında kahvaltımı otelde yapıp sonra da yola çıkarım diyordum ama..”

….

 

Şimdi elimde bir mektup var. O’nunla Ortaköy’deki o sabah karşılaşmamızın üzerinden tam 6 ay geçti. Bana, üzerinde “To My Sunshine” yazılı bir zarfın içinden çıkan bir mektupla salonumdaki kanapede şaşkın bir vaziyette oturuyorum. Mektubun sadece ilk cümlelerini okudum, ve bir daha da elime alamadim:

“Gün ışığım, bir tanecik sevdiğim,

Gitmeye karar verdim, ama sana söylemeden de edemedim. Sen sessiz sedasız, habersiz ve kırgın gitmiştin; ben aynısını yapmak istemedim. Gidiyorum, çünkü sensiz sabahlara uyanmaktan, gün ışığına bakıp o güzelliğini ve ışıltısını görememekten bitap düştüm, yoruldum artık.”

Artık Ortaköy’e gidemiyorum, gün ışıdığında içim acıyor ve hala bana selam veren insanlar görünce şaşırmaya devam ediyorum. Ama bir tane hayatımız olduğu, acılar, ayrılıklar, hüzünler ve vedalarla hayatımızı sürdürmemiz gerektiğini de biliyorum.Her şehrin bir hikayesi vardır ve de her insanın.. Her insanın her şehirde bir hikayesi vardır. İstanbul’un bana merhabası, Ankara’nın vedası ile oldu, bir de o üç kelime ile: “Good Morning Sunshine”

DLR

(Nisan 2007)