Aylık Arşiv: Nisan 2010

Gölgeli Gözlerim Var Benim..

 

Evimde Bahar Ciceklerim

Biraz da kısık.

Böyle hafif kısarak bakıyorum gözlerimi çevreme bu aralar.

Zaman zaman da gölgeler belirmeye başlıyor göz bebeklerimin üzerine incecik bir tabaka şeklinde düşüveren.. -O gölgeleri doğru tanımlamayı çok isterdim.- Daha çok hissiyatımın kapalılığıyla beliriveriyorlar zannediyorum. Bunu da zaten anca, gözlerimin içine gözlerini kaçırmadan bakabilme cesaretini gösteren çok az sayıdaki insan fark edebiliyor:)

Diyeceğim, hissiyatım kapalıydı birazcık benim..

Kapanma sebebi ufacık şeyler aslında, hatta tefecik.

Ve o kadar benim dışımda ki!

Kendimle ve hayatımla ilgili bir çok şeyde bu kadar özgür ve geniş olmaya çalışabilen ben, tamamen dışımda gelişen ufak tefek arızalara hassasiyet göstermekten kendini -hala- alamıyorum!

Oysaki benim dışımda dert eden yok olanları.

Ve olanların da benle ilgisi yok aslında. Acayip bir döngü!

Bir de o kadar “hayatı bu kadar ciddiye alma!” söylemlerinde bulunuyorum kendime sıkça. Olacak iş değil!

*

Liman

 

Denizle kucaklaştım uzaktan da olsa.

İçine alamadı beni bu defa. Hazırlığımı yapmamıştım ona göre ne de olsa.

Sadece birazcık uzağında, (+) 30 derecelik hava sıcaklığı altında hayallerim-buzz biram ve ben şeklinde oturduk uzunca:)

Kokladım mis gibi tabiatı, yer yer de şehri. Kokusuyla bir yeri, ya da birini hatırlamak ne kadar da güzeldir bilir misiniz? Bazı kokularla öyle bağım var benim;

Old Spice babamı (gülmeyin:)),

Davidof Cool Water sevgililerimden birini,

Kızarmış ekmek kokusu çocukluğumun en güzel kahvaltılarını,

Portakal Çiçekleri Antalya-Side yolunu,

Lavanta temiz çamaşırları,

Vanilya ilk parfümümü,

Döner kokusu dişlerimle başımın derde girdiği 80’li yılları!!

Balık kokusu rakıyı hatırlatıyor bana.

*

Bir de şunu gördüm ki, milyonuncu defa;

Ben ne kadar “iyi” niyetli olursam olayım, karşımda hep içi “kötülük” dolu insanlar olacak.

Ben ne kadar “özlesem”de, karşımda benden köşe bucak “kaçacak”,

Ben ne kadar “göstersem”de, karşımda bunu “anlamayacak” insanlar olacak.

Ve Ben ne kadar “sevsem” de, asla benim gibi “sevemeyecek” insanlar,

Ben ne kadar “doğru” olsam da karşımda bir o kadar “yalan” insanlar olacak…

*

Boş verin:)

Hayat hem çok güzel, hem acayip.

Aynı ben gibi!

İçimde deli bir kız çocuğu var şu dönem.

Bir an güzelim böyle fena halde, bir an acayipleşiyorum derin, gölgeli dehlizlerinde kaybolurken göz bebeklerimin!

Bir Nefes İstanbul’dan…

 

Tekne

“Yaşam çok garip. Bu, çok klişe bir laf biliyorum. Yaşamın garipliği, tıpkı o gece yayın yönetmenlerini ne kadar doğal, sıradan bulduğum gibi, aslında çok basit olması. Onu karmaşıklaştıran, kaosa çeviren sensin, benim, biziz. Aslında hepimiz birer ampul gibiyiz. İçimizdeki, bizi oluşturan sonsuz enerjiyi, sonsuz boşluğu yansıtan ampuller gibi. Olmadı hologramlarız. Yansımalarız. Kapkaranlık, tanımlayamadığımız evrenin içindeki bir nokta olan dünyanın içindeki noktacıklar olarak kendimizi her şeyin ekseninde görüyoruz. Doğrusun aslında senin dışında hiçbir şey yok, sen her şeysin. Kafan karıştı değil mi bu adam ne diyor demeye başladın. Dur hoşuma gitti devam edeceğim.

Sen değişmedikçe çevrendeki hiçbir şeyin değişmeyeceğini kabul et. Sen değişmedikçe yaşam tekrarlardan ibaret olacak. Geçmişinin tekrarı. Tıpkı her seferinde sıfırlanıp, sonrasında limitini dolduran kredi kartı borçların gibi. Bir sebepten dolayı ayrıldığın iş yerinden sonra bir başka iş yerinde aynı sıkıntıları yaşadığını göreceksin. Sıkıldıkların, yaşadıkların tekrarlanıyor. Belki başlıkları, kişileri değişiyor ama sorun aynı. Ne zamanki sen değişeceksin, o zaman o zincir kırılacak. Ve dostum, insanın en büyük sorunu sorunsuzluğu. O yüzden belki sorunlu olmayı tercih ettiğini sana söylemek zorundayım.

Yaşamanın ağırlığı ağır geliyor. Ölüm korkusundan sıyrılamıyorsun. Bunu bilinçli yaşıyor olman gerekmiyor. Yetişme telaşın, yaşamı hep yükselen bir merdiven gibi görüyor olman, yaşlanma endişen… Oysaki zaman denilen şey bizim bildiğimiz günler, saatler, aylar değil. Bunları insan evladı yarattı. 1 gün 25 saat, 1 ay 50 gün olabilirdi. Zamanın başı sonu yok. Zaman, senin benim algıladığımızdan çok daha öte. Yarattığın geçmiş çoktan yok oldu, yarınsa bir sır. Bilmediğin şeyin de garantisi olmaz ki biz her şeyin garantisini almak istiyoruz. Sevdiğimizin, bizi, bizim onu sevdiğimiz kadar sevmesininin, aldatmamasının, hep yanımızda olmasının bile garantisini istiyoruz ilişkiye girdiğimizde. Nitelikten çok niceliği istiyoruz. Uzun ilişki, uzun yıllar aynı işyerinde kalmak, büyük ev, büyük araba, duble hamburger… Kalitesinden çok çokluğu önemli oluyor.

 

Hele bir de büyük şehirde yaşıyorsan. Binlerce mesaj tarafından bombalanıyorsan. Köydeki adamın derdi, tavuğunun kaç yumurta verdiği, buğdayının tarladaki hali. Senin karmaşık yaşamının yanında ne kadar basit değil mi? Ve senden daha mutlu. Ki mutluluk dışarıdan alamayacağın tek şey. Tıpkı paranın istendikçe kazanılamayacağı gibi. Vermeden alamayacaksın. Mutluluk dediğin bir tercih. Her koşulda mutlu olmayı seçebilirsin. Mutluluk bir şeylere bağlayabileceğin bir duygu hali değil. Tatmin ile mutluluğu karıştırıyoruz. Tatmin olmayı mutluluk sanıyoruz. Yakaladığımız anda beklediğimiz her şeyin tatmin duygusu doğal olarak kayboluyor. Kaybolan mutlu olma halin değil.

Galata Köprüsü

Yalnızlık da korkulacak, kaçılacak bir şey değil. Yalnızsın ve yalnız öleceksin. Kabul et. Kabulleneceğin her sorun’un, her soru’nun üstesinden gelebilirsin. Varlığını kabul etmediğin bir şeyi nasıl çözebilirsin ki?

Ölümün ne olduğunu da bilmiyorsun ki. Bizim yaşamak dediğimiz boyuta geçmek için de ölüyorsun. Yaşam damarın, göbek bağın kesilerek yuvanı bırakıp bilmediğin bir dünyaya geliyorsun. Hangisi ölmek, hangisi yaşamak. Rüya gibi. Rüyan mı rüya, yoksa uyandığında başladığın süreç mi rüya?.

Günlük yaşamda üzüldüğün şeylerin neredeyse tamamı bir deprem anında anlamını yitirmiyor mu?

Kendini bilmek, kendini tanımak, maskelerini kaldırıp atmak, sen olmak.. Her şeyin abc’si…

Bu proje, benim kendimle yolculuğumun, kendi içime doğru yolculuğumun bir başka hali. Bir yansıması. Yaşamında karşılaştığın herkes senin bir yansıman. Birini sevmediğini söylerken kendinden bir parçayı sevmediğini itiraf ediyorsun. Nefret ettiğinde, kendinden nefret ediyorsun. Birine kızdığında, o kişinin haklılığını kanıtlıyorsun. Sedat, Reşo, Zeynep, Şebnem, hatta Önder bey benim dışıma taşan ben’in parçaları. Biraz ağır bir felsefe oldu farkındayım. Paylaşmak istedim. Ben yaşamımı didik didik ettim, ilmik ilmik ayırdım. Sonra baktım ki.. Ne gördüm biliyor musun? SENİ..”

..

~ Aret Vartanyan, Bir Nefes İstanbul, sf:325-327

**Fotolar 2007 yılındaki klasörlerden çıkanlar.. **

**Ben biraz yokum buralarda. 4 gün kaybolacağım.. Yukarıdaki cümleler kitabı bitirmeye yakın karşıma çıktılar. Siz de okuyun istedim.

Hayatınızı keyifle yaşayın. Kimseyi de karıştırmayın. Ben demez miyim One Life Live It diye hep:)**

Wouldn’t It Be Good?

 

Aksam Yemegi

I got it bad

You don’t know how bad I got it.

You got it easy

You don’t know when you’ve got it good.

It’s getting harder just keeping life and soul together.

I’am sick of fighting even though I laiow we should.

The cold is biting through each and every nevre and fibre

 

My broken spirit is frozen to the core.

I don’t want to be here no more.

Aksam Yemegi 1

Wouldn’t it be good to be in your shoes even if it was for just one day

And wouldn’t it be good if we could wish ourselves away.

Wouldn’t it be good to be on your side

The grass in always greener over there.

Wouldn’t it be good if we could live without a care.

 

Spring

You must be joking

You don’t know a thing about it.

You’ve got no problems

I’d stay right there if I were you.

I got it harder you couldn’t dream how hard I got it

Stay out of my shoes if you know what’s good for you.

The heat is stifling

Bunding me up from the inside.

The sweat is coming through each and ev’ry pore.

I don’t want to be here no more. I don’t want to be here no more.

Wouldn’t it be good …

 

Cim Kafa

Parca Nik Kershaw’in en sevdigim parcasi:) Fotograflar ise sirasiyla benim evde bir aksamustu keyfi, balkon sezonunu acmam onuruna verilmis bir micro-ziyafet masasi, Segmenler Parki sabah yuruyuslerimin iki seker goruntusune aitler:) Sondaki cim kafa bir agacin dibinde yatiyordu aslinda. Ben onu biraz dolastirdim parkin muhtelif yerlerinde fotografladim ve yerine koydum:) Onunda dolasmaya ihtiyaci varmis gibi geldi:)

Bu hafta yogundu. Hafta sonu bir arkadasim geldi uzaklardan, Moldova’dan. Aysegulum Sultanimi yanina alan Tunc:) Balikcikoy, Jazz Clup dolastik, hasret giderdik.

Bakalim yeni hafta nelere gebe? Super gelsin hepimiz icin:)

~Bu Aralar..~

From Barselona

* Rengarenk bir sürü oje aldım kendime. Her ne giyiyorsam ona en yakın renkte oje sürüyorum. Ojelerimi kendim sürmek konusunda da oldukça uzmanlaştım sayılır son bir kaç ayda. Bu zamana dek tırnaklarımda french dışında ya koyu kırmızı ya bordo oje gören dostlarım şaşkınlık içerisindeler:) İşin ilginç tarafı ben 20’li yaşlarımda hiç meraklı değildim uzun-süslü tırnaklara, renkli ojelere. Sadelikten ölecektim bile denebilir. “Hayatta da.. ” şeklinde başlayan cümleler kurardım hatta. Demek ki neymiş? Büyük laflar edilmeyecekmiş:) Bunu derken ellerime bakıyorum, çok güzel görünüyorlar:) Şımarık gülümsüyorum şu anda.

* Aynı anda bir sürü kitap okuyorum, yine. Bir sürüsü de yolda, amazon’dan sipariş ettim: Bir Nefes İstanbul bitti bitecek. Varolmanın Gücü‘nde ilerledim bayağı. Başak‘ın tavsiyesi Map of Journey ise notlar alınarak okunuluyor tarafımdan, sindirile sindirile. Canımın İçi’nin tavsiyesiyle okumak üzere Kafka on the Shore ve Norwegian Wood sipariş ettim Murakami’den:) Kitaplar bu ara beni çok heyecanlandırıyor:)

* Malum halen TV’im yok, bu nedenle de izlemekten hoşlandığım birkaç diziyi netten takip etme şansı buldum. Dizi portallarından birinde CSI NewYork ilk sezonu bitti. Sex and the City’nin seyretmediğim 6. sezonuna başladımdı, dün gece bitirdim. Çevremdekiler ısrarla Flash Forward ve Fringe öneriyorlar. Lost ise artık uzak bir hatıradan başka bir şey değil benim için! Bir dönem deliler gibi sardırmıştım, 3 yıl kadar oldu sanırım. 3. sezonun başında bırakmıştım. Herkes, “İyi ki seyretmiyorsun, zira iyice yoldan çıktı senaryo” diyorlar. Bilemiyorum, açıkçası merak da etmiyorum şu an.

* Yüzme iyi gidiyor. İlk zamanlardaki düşük performansım artık düzenli antremanlar sonucunda bir üst seviyeye taşınmış durumda. Tek sorunum havuzun sıcaklığının 29 derecede seyretmesi. İnsan yüzerken terler mi?

* Balkondaki çiçeklerime dua ediyorum her sabah “Sakın bu soğuk havalarda boynunuzu bükmeyin, dayanın birazcık daha” diye. Elimden geldiğince bakıyorum, ama bir taraftan da bir gelip bir giden, ne yaptığı belirsiz Bahar sebebiyle üşüyüp beni terk edecekler diye de endişelenmiyor değilim! İKEA kataloglarına bakıp bakıp balkonuma fenerler, aksesuarlar seçiyorum. Masayı balkona taşıyacağım zamanın hayalini kuruyorum. Her sabah biraz daha yeşillenen asma filizleriyle mutlu oluyorum. Balkonumla fena bir aşk yaşayacağız bu yaz içimden bir ses öyle diyor:)

 

Madrid

* Ben hayatımda tek bir defa operaya gitmiştim:( Geçenlerde Ferzan Özpetek’in son filmi Mine Vaganti‘nin seyri için -kesinlikle görülesi bir film. yan tarafta yorumumu yapmıştım zaten- Panora’ya Cinebonus Sinemasına gittiğimizde 29 Nisan’da başlayacak ve yaz sezonu boyunca devam edecek “Cinebonus’ta Opera” etkinliği ile karşılaştık. İlk gösterim 29 Nisan akşamı La Scala Tiyatrosundan canlı yayınlanacak olan VERDI’nin “Simon Boccanegra” Operası. Placido Domingo başrolde. Ve biletimiz var bu gece için:) Bu operayı bir opera sanatçısı ile izleyecek olmam da ayrı bir heyecan tabi:)

* Bestekar Sokakta bulunan Marmaris Balıkçısı’na açıldığının ertesi akşamı, Cumartesi akşamı yani, gittik. İçerisi diplere doğru sempatik görünüyor dekorasyon anlamında ilk etapta, ama bir buzz hava mevcuttu neden bilmem genel atmosfere bakarsanız. Servis aksaktı, ki tüm masalar fena halde dolu değildi. Soğuk meze anlamında vasat altı bile diyebilirim. Sıcaklarda değişik bir iki şey gözümüze çarptı. Mesela dil peynirine sarılmış karidesli kalamar! Dedik bu nasıl bir şey acep? Kalamar ve karidesi ayrı ayrı bin bir şekilde yiyoruz zaten. İlginç geldi istedik. Siparişi verdik, ara sıcağın gelmesi yarım saati buldu! Artı dil dedikleri peynir bayağı tuzluydu, ki bunun hellim olduğunu keşfettik. Daha da ileri gidip tüm bunların yanında bir de kalamarların içinde karides yoktu! Gerekli açıklamalar sevimli görünen şef garson tarafından yapıldı, ama takdir edeceğiniz üzere hiç de tatmin edici değildi. Haklı olduğumuza kanaat getirildi, ama telafisi yapılmadı. Denedik, merakımızı giderdik ve kürkçü dükkanında mutlu olduğumuza karar verdik:) Şimdi yeni yerine taşınmasını bekliyoruz dükkanımızın:)

* Bir Cumartesi gecesi klasiği Manhattan’da ise Anonim vardı yine:) Çok eğlendik, çok dans ettik, az içtik. Tabi bunda öncesinde 3 duble rakı içmemizin de etkisi vardı yemekte! Uzun zamandır ilk defa eve dönerken günün ağardığına şahit oldum. Bir dönemim hep böyle yaşayarak geçmişti, özellikle üniversite sonrasında. Şimdi yıllar sonra gece ve gündüzü karıştırınca Pazar günümü sersem gibi geçirdim haliyle:) Bu pazar hava güzel olacak ve ben sersem geçirdiğim gün için planladığım, ama hava muhalefeti nedeniyle de bir miktar ertelediğim bir aktivite için yollarda olacağım.

Şimdiden süper bir hafta sonu diliyorum. Sevdiğiniz şeylerle uğraşın, sevdiğiniz insanlarla vakit geçirin. Bolca gülümseyin, bolca şükredin ve yeni tatlar keşfedin.


BAHARın Getirdikleri..

 

Biz

~ Biraz hüzün getirdi bu yıl BAHAR bana;

Sevgili dostum, sırdaşım Ayşegülüm Sultanım -bir süreliğine de olsa diyerekten kendimizi avutmaya çalıştığımız- bir işin içine girdi ve biraz uzak kalacak bizden. Ama fiziken! Kalben, ruhen olabildiğince birlikte olmaya gayret edeceğiz artık. Teknolojiye teşekkürü borç bileceğim zamanlar yakındır yani:)

Kendisine unutamayacağı olmasa da, hatırladıkça gülümseyeceği bir gece yaptık Cumartesi. Yedik, içtik-klasik evet-, sonra da biraz dans ettik. Sesini larenjite kaptırmasından sebep pek yüksek volumlü çıkartamayan dostumuz, elinden geldiğince laf yetiştirdi hepimize. Çok ağlatmayalım demiştik, başardık sanırım. Ona hazırladığımız defterin sayfalarına bakarken gözleri doldu, ama ağlamadı.))

..

~ Daha da hareket getirdi bizzat kendime, bana;

Birkaç yıl öncesine kadar daha yoğun spor yapan biriydim ben. Şimdilerde eskiye bu özlemimin artmasıyla ve havaların ısınmasını da fırsat bilerek kendimi spora adadım. Tabi hep yemek, özellikle de içmekle olmuyor! Bir miktar hareket, ama en önemlisi, düzenli hareket lazım geliyor bedene. Hafta sonları zaten sabahları klasik yürüyüşlerime devam ediyordum. Hafta içi ise 3 gün işe yürüyerek gelmeye başladım! Bu kabaca 45 dk.lık bir rotaya denk düşüyor. Evim Yukarı Ayrancı, işim Sıhhiye’de! Hesap edebilen etsin:) Akşamları ise eve kadar olmasa da, haftanın 5 günü Kızılay’a kadar yürüyerek oradan vasıtayı bulup eve dönüyorum.

Yüzmeye başlamıştım da bir ufak aksilik sonucu ona da ara vermiştim bir müddet, şimdilerde toparladım. Haftanın 2 günü yüzmeye:) Tenis için de partner arayışlarım devam ediyor. Daha önce birkaç yerde ilan vermiştim, hatta ilanıma cevap veren 2 kişi ile oynamıştık da. Biri sonradan arkadaşım da oldu, onunla bayağı devam ettirdik. Sezon açıldı malum. Hafta sonlarının 1-2 saatini tenis antremanı yaparak geçirmek isteyen Ankara’daki tenis severlere açık ilanımdır bu. Lütfen e-mail atın bana. Spor Okulu ve ATK’da, ODTÜ’de oynayabiliriz.

..

 

 

Defter

~ Keşfetmek için bakmam gerektiğini, ertelememek gerektiğini hatırlattı;

Trekking gezileri ve dahi başka aksiyonlu keşif gezilerine ilişkin bir planlama içerisine giriverdim bu BAHAR’la birlikte ben. Yıllar önce giderdik her hafta sonu olmasa da. Hatta sevgili Evren’le kendimize özel gezi turları planlardık. 2 hatun çıkardık pazar sabahı 06:00 civarlarında evden, elimizde harita. “Bugün Sünnet Gölü ve civarına gidelim”, ertesi hafta “Mudurnu mu yapsak, Yedi Göller mi?” şeklinde dolaşırdık:) Işık Dağı’na, Abant’a, Sünnet Gölü’ne, Bolu Dağına kahvaltıya kaçmışlığımız çoktu keşfetmek için.

Şimdi bir planım var yakın tarihte, günü birlik değil de birkaç günlük bir rota bu. Bakalım, şekle girdikçe haberdar ederim. Hep hayalimdeydi zaten. Benim üzeri çizikler atılası listem var ya hani:) İşte orada da kendine bir yer edinmişti bu rota birkaç yıl öncesinde. Bu yıl gerçekleştirebilmek istiyorum. İstemek başarmanın yarısıdır diye de hatırlatıyorum:)

..

~ Balkon-Bahçemi adam etmemi söyledi BAHAR;

Şanslıyım ben, daha önce de söylemiştim zira kocaman bir balkonum var. Hem de kendiliğinden dekoru var sağını solunu örten, böyle yemyeşil kafeste gibiyim. Her taraftan asma dallarıyla sarmalanmış bir kafes. Oldukça da geniş balkon, yani benim için harika bir ölçüde. Pazar günümün bir kısmını balkonu temizlemeye, yıkamaya, saksılardaki toprağı havalandırmaya, tozlanmış saksıları yıkamaya ve çiçeklendirme çalışmalarına ayırdım. Geçenlerde Tolu ile kendimize saksıda yetiştirilen maydonozlardan da almıştık. Artık onun da balkondaki camın önünde bir yeri oldu. Çok komik geliyor bana, başarabilirsem maydonoz büyütebilmeyi sanırım yemeye kıyamayacağım onları ve hatta korkarım ki daha da ileri gidip birkaç tane daha alıp pencere önü bostanı hikayesini seyre dalma amaçlı bir hale getireceğim:) Menekşelerin yanında güzel duracaklar diye tahmin etmekteyim!

..

Daisies

 

Öyle işte bu BAHAR yine bir dolu zıpırlıklarıyla, hoşluklarıyla, heyecanlarıyla misafir oluyor bana. Birkaç mekan haberi vereyim kaçayım:

* Tunalı Hilmi Caddesine Sephora açılıyor. Ertuğ Pasajının yanında. Çok kozmetik bir kadın değilim, ama yine de koklamaya, dokunmaya, bakmaya doyamıyorum malzemeleri:)

* Bestekar Sokak’tan geçerken gördüm Marmaris Balıkçısı açılmış! Her ne kadar mekanlarıma ve onları benim için vazgeçilmez yapan şeylere bağlılığım tam da olsa bir gidip denemek lazım derim.

* Balıkçıköy‘ümün yeni yerinde VIP statüsünde ağırlanacağım haberi ile keyiflenmiş olup, gönlümüz Tunalı ile bir olsa da artık Kırlangıç Sokakta olacağımızı haber ederiz:)

 

Söylesenize kuzum, size ne getirdi bu BAHAR?