Aylık Arşiv: Aralık 2010

Happy New Year :)

Me

Bir yılda hayatım değişti!

2010’dan ne istediysem fazlasıyla verdi bana. Dileğim yeni gelenin de aynı nazik tavrı göstermesi hem bana, hem de kalbi iyi tüm sevdiklerime:)

Öyle stresli ve yoğun ötesi, öyle kavgalı-sinirli günler geçiriyorum ki.. Her defasında hastanede çalışmanın getirdiği farkındalıkla gözüme sokulurcasına sağlık için dua ediyorum hep!

Önce sağlık! Sonra sevgi. Sonra huzur. Sonra keyif, eğlence, yaşam! Sonra para:)

Daha iyisi sizin olmuştur umarım. Olmadı diyorsanız da üzülmeyin. Doğru şeyleri istediğinizde Tanrı veriyor hepsini size.

Bu stresli ve sinirli, bana kaskatı eklemler bırakan günler içinde en keyif aldığım 2 gece vardı: Biri yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz, bu yılki 10. Şapka Partisi için hazırladığım el emeği tacımla ve dahi bir sürü güzel dostum-arkadaşımla olma şansı bulduğum parti. Diğeri ise benim geleneksel erken yılbaşı partim. Yine benim evimde, bu defa 21 kişiydik:) Nasıl eğlendik, nasıl keyif aldık anlatmam mümkün değil.. Hepsini yazacağım. Fotoğraflar koyacağım.

Ama önce iş!

Yeni yılda evdeyim. Hafta sonu hepsini anlatacağım.

Sevgiyle, sağlıkla kalın. Canınızı sıkmayın. Bir tane hayatımız var:)

Milano

Duomo

Milano için çok fazla söylenecek ve de yazılacak bir şey yok benim gözümden! Türklerin alışveriş için tercih ettikleri bir şehir olmasının yanı sıra gezilecek-görülecek bir kaç anıtı, yapısı mevcut ve İtalya’nın en modern şehri. Modanın merkezlerinden biri olmasının hakkını verircesine sayısız ünlü mağaza, stil sahibi ve şık İtalyan erkek ve kadınlar var sokaklarda. Hakikaten de gezdiğim ülkeler arasında şıklıkta ilk sırayı hep İtalya alıyor. Erkekler zarif, janti. Kadınlar hoş ve güzel giyimli.

Milano’ya Levanto’dan sabah kalkan trenle seyahat ettik. İtalya’da trenle seyahat, yapılması gerekenlerin başında geliyor. Milano Centrale Tren İstasyonu‘na vardığımızda gözlerimi alamadım diyebilirim. Bir tren istasyonu bu kadar mı güzel olur. Dışarıdan bakıp, “Milano Centrale” yazısını görmeseniz Viyana veya Paris’tekiler gibi bir opera binası zannedebilirsiniz. Milano’da bulunan La Scala mesela beni inanılmaz şaşırttı. Meşhur opera binası herhangi bir binadan farksız zira.

From Duomo

Meşhur Duomo Katedrali, Sforza Kalesi, Galleria’sı, La Sala Opera Binası, Santa Maria Kilisesi ilk anda turistlik ziyaret mekanları. Duomo beni büyüledi. Prag’daki St. Vitus’umu geçemedi ama oldukça etkileyici bir yer olduğunu söyleyebilirim. İçerisi de en az dışarıdan göründüğü kadar güzel. Şanına yakışır bir yer Duomo. Üzerindeki mermer heykeller, katedralin kapısı başlı başına gözünüzü alamayacağınız detaylar içeriyor. Hava ilk gün yağışlı olduğu için tam karşısındaki turistik bir kafede soluklandık ve birer kahve daha içtik. (Bu İtalya seyahati ve aldığımız espresso makinası sayesinde selülitlere de merhaba dedik ne yazık ki..)

Galleria

Katedralin bulunduğu meydanı çevreleyen alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerde Vittorio Emanuele IL Galleria, Milano’nun en önemli merkezi olarak yer alıyor. Şehrin sosyal ve politik hayatının merkezindeki Galleria’da sayısız mağaza ve güzel restoranlar, kafeler mevcut. Milano Cafe tercih edilebilir burada.

Meydanda vakit geçirdikten sonra Sforza Kalesine de uğradık. Kalenin içinden geçip arkasındaki kocaman parkta yağmurda yürüyüş yaptık. Daha sonra otele dönüp güzelce uyuduktan sonra da Milano gece hayatı için farklı bir yere gittik. Milano halkının vakit geçirdiği barların, yerel restoran ve pubların bulunduğu bölge. Burada komik bir şekilde bizim esnaf lokantası kılıklı bir yere girdik yemek için. Yediklerimiz leziz, ödediğimiz bedel de çok komikti. Bir güzel safranlı, deniz ürünlü risotto yemişim ki yanına koca bir litre ev yapımı şarap ile sormayın gitsin.

Beautiful

İtalya’da Aperitivo kavramını sömürerek kullandık diyebilirim. İçkinizin ücretini ödeyerek aperatif yiyorsunuz. Deniz ürünlü makarnalar, risotto ve pizza tapılası lezzetler. Kahveleri enfes. Şarap deseniz hem ucuz hem leziz. Yani dedim ki içimden “Tanrım biliyorsun da beni buralarda dünyaya getirtmedin!” Yani bilemiyorum şarabı, kahveyi, deniz ürünü ve makarnayı, sosları bu kadar çok seven benim gibi bir kadın İtalya’da yaşasa hali nice olurdu:)

Tek eksik kalan parça Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği- “The Last Supper”ını göremeyişimiz oldu Milano’da. Santa Maria Kilisesi’nde bulunan ve Hristiyan inanışına göre İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle yediği son akşam yemeğini gösteren bu eşsiz eseri görebilmek için meğerse günler öncesinden randevu almak lazım gelirmiş! Ayrıca en fazla 20 kişilik gruplar halinde 15 dakikalık bir tur ile kendisiyle karşı karşıya gelebiliyormuşsunuz! Dedik belki bir dahaki sefere, olursa eğer:)

Milano Park

İşte böylece sayın izleyenler. İtalya seyahatini de aradan bir ay geçtikten sonra anca yazarak tamamlayabildim:)

Daha yazmayı planladığım, fotoğraflarla süsleyeceğim dün akşam katılmış olduğum şenlikli geleneksel şapka partimiz var. Haftaya Cumartesi de, yani ayın 25’i, benim bu yıl beşincisini vereceğim Erken Yılbaşı Partisi düzenlenecek inşallah. Bu yoğunlukta her şeyi son dakikaya bırakmak istemiyorum, bakalım neler olacak?

Cinque Terre: Masal Gibi..

Me

Cinque Terre’de yamaçlara kurulu denize nazır rengarenk evler tam da bir masalın ortasında, ya da bir sinema dekorunun içerisindeymişsiniz hissi yaşamanıza sebep oluyor mütemadiyen. Aynı şekilde yamaçlara setler şeklinde sıralanmış üzüm bağları, zeytin ağaçları ve limon bahçeleri ile de eminim bahar ve yaz aylarında çok daha çekici artistik görüntüler sunuyor ziyaretçilerine.

Riamaggiore‘den başlayan yolculuğumuz “Aşıklar Yolu”nu takiben bizi ikinci kasabaya Manarola‘ya taşıdı.

Manarola

Burada, bu bölgeye ait iki şey vardı denemek istediğimiz: İlki Focaccia. İtalyanların en meşhur “yassı ekmek”lerinden biri. Soğanlı, baharatlı, kurutulmuş domatesli, kekikli, zeytinli çeşitleri mevcut. Manarola’da minik bir dükkandan aldık taze taze ve yanına da bir küçük şişe şarapla tükettik.

Diğeri ise Farinata. Bu da bir çeşit ekmek. Özelliği ise nohut unundan yapılıyor olması. Kahvaltıda da tüketilebilen bu iki hamur işini, pizzalardan arta kalan anlarda zevk ve keyifle tüketebilirsiniz:)

Manarola Street

Colorful Manarola

Manarola’dan sonra Corniglia, sonrasında ise nefis Vernazza bizi karşıladı.

Bu kasabaların daracık sokaklarında dolaşırken bir yerlerde okuduğum İtalyanların Il dolce far niente, “the sweetness of doing nothing”, Türkçe meali ile “hiçbir şey yapmamamanın güzelliği” ile ne demek istediklerini anlıyorsunuz:)

Kah sokak aralarındaki küçücük balıkçı ya da restoranlarda kah deniz kıyısında, kayalıkların üzerinde elinizde kitabınız, şarabınız ya da kahveniz ile yüzünüzde aptal bir gülümseme, yüreğinizde tarif edilemez bir huzur ile başbaşa kalabilir; Cinque Terre’nin tadını çıkarabilirsiniz:)

Vernazza’nın minik plajı ve limanı sayesinde burada geçirebileceğiniz vakti daha etkili kılabilir, rahatlıkla denize girebilir, tekne ile açılabilirsiniz.

Beautiful Vernezza

Vernezza Scene

Cinque Terre’nin mücevheri de denen Vernazza benim bu beşlideki en favori ikinci durağım oldu.

Vernazza’dan trene atladığımız gibi soluğu aldığımız Monterosso‘da hayal kırıklığı yasadık. Zira uzun bir sahil şeridi ve bir sürü konaklanacak oteli, pansiyonu olan; bunun dışında da başka bir özelliği olmayan bir yer çıktı karşımıza. Yazın oldukça kalabalık ve eğlenceli olduğu söylendi bize. Sahildeki bir kahveye oturarak güneşi batırdık, sıcak çikolata içtik ve tekrar trene atladığımız gibi otelimize Levanto’ya döndük.

Unutamayacağım, masalsı bir tecrübe yaşattı bana Cinque Terre:) Umuyorum ki bu tecrübeyi yaşamak isteyen ve bu satırları okuyan sizlere de bende yarattığı etkiyi yaratır.

Sonraki durağımız Milano ile çok arayı açmadan burada olmayı umut ediyor ve Christmas şarkıları dinleyip dışarıda yağan yılın ilk karını seyrederken, elimde İtalyalardan taşıdığım espresso makinasında taze taze hazırladığım mis gibi kahvem ile keyifli bir hafta sonu diliyorum sizlere:)

Farklı Şeyler!

Farklı bir şeylerden bahsetmek istiyorum bugün.

Uzunca zamandır, “Mutlaka yazmalıyım iki satır da olsa” diyerek bir kenarda beklettiğim, ama şu son dönem yoğunluğumdan sebep bir türlü sıranın gelmediği birkaç şey var sizinle paylaşmak istediğim.

İlki Sevgili K.İ.S.D‘in yeni girişimi: “Çocuk Odasına Resimler

Kendi İzini Süren bu Deli kadınla sanal dünyada başlayan arkadaşlığımızı, gerçek dünyaya taşımak isteyip yaklaşık 3 yıl kadar önce tanış olmuştuk yüz yüze. İstiklal Caddesinde Cafe İST’te:) Çok kanımız ısındı birbirimize kahve içip cheesecake yerken ve gerçekten önemli her noktada birbirimizi önemsediğimi gösteren davranışlarda bulunduk hep aradan geçen bunca zaman içinde. Evliydi arkadaşım, hamile kaldı. Bebeği oldu. Eşinin tayini sebebiyle İstanbul’dan kalktı bir dağ başına gitti ve orada sevgili bebeği Cevdet’i büyütürken de kendine bir iş kurdu:)

Yetenekli arkadaşımın sitesini ziyaret edin ve yaptığı sevimli işleri takip edin. Burada nasıl çalıştığını anlatmış. Resme olan tutkusu ile yaratıcılığını birleştirmiş, çok da iyi etmiş:)

*

İkinci bahis edeceğim konu özel iki hizmet ile ilgili. Beni bu konudan haberdar eden kişi, aynı zamanda JTB’nin de sürekli okuyucularından. Danışmanlık yaptığı şirkette yer alan yeni projelerini anlatmış bana. Fırsatım olduğunda incelememi rica etmiş.

Şirketin web adresi: www.rentel.com.tr

Projeleri ise; Blue Angel ve Carry Kids

Blue Angel; alkollü bir gecenin ardından araç kullanımını ve gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel feci trafik kazalarını önlemek amacıyla hazırlanmış bir proje.. Kaynağı yurtdışı örneklerden.

Carry Kids ise; çocuklu ailelere yönelik bir uygulama. Ailelerin çocuklarını kendileri alamadıkları yer ve zamanlarda güvenli bir araç-kişi vasıtasıyla istenilen yere götürülüp getirilmesine ilişkin bir diğer proje.

Açıkçası Blue Angel, alkol kullanmayı seven bir kadın olmamdan sebep ilgimi çekti. Gerçi araç kullanmıyorum, ve muhtemelen bir arabam olsaydı da içeceğim akşamlarda otoparkta bırakırdım; ama yine de ne olur ne olmaz böyle güvenli bir uygulama olduğunu bilmek rahatlatıcı.

*

Habertürk Gazetesinden Editoryal köşesinin editorü Hande Köseoğlu’na göndermiştim Barselona tatilime ilişkin yazımı. Tam benim DOHA’ya uçtuğum gün yayınlanmış.
Haber verip de basılı bir şekilde alınıp saklanmasını sağlayamadım. Ama sağolsun editör Hande hanım bana jpeg formatında sayfayı gönderdi. Bakalım eklemeyi becerebilecek miyim:)

*

Hafta sonu dinlenmem gerek kesinlikle, yoksa dayanamayacağım daha fazla uykusuzluğa ve atlanılan öğünlerden sebep vücudun direncinin düşmesine. Ama itiraf etmeliyim geçen gün sabaha karşı 04:00’de kalkıp çalışmaya başladım. Ofiste 1 günde bitiremediğim işi 3 saatte hallettim. Telefonlar susmuyor, mütemadiyen soru soran var. Çalışmak için izole olmak, sessiz sakin bir ortam en iyisi:)

Evet, annekuş da burada bir süre. Bol bol sohbet edip, dinlenip, anne elinden yemek yemem lazım.. Malum yağmur-kar var bu hafta sonu, zaten çıkamayacağız bir yere! Yine de içim rahat etmiyor, Cinque Terre’nin tümüne ilişkin yazıyı ve fotoğrafları da eklerim gibime geliyor.

Kendinize iyi bakın. Keyifli bir hafta sonu diliyorum.

Cinque Terre’den İlk Durak: Riamaggiore!

Riamaggiore

Bologna’dan bir sabah erkenden trene atladığımız gibi kalacağımız yer olan Levanto‘ya gitmekti hedefimiz! Amma velakin bizi sabah sabah karşılayan sağanak yağmur neticesinde tren seferlerinde ufacık aksamalar meydana geldi! Trenimiz Floransa-Pisa-Levanto şeklindeydi ve yaklaşık olarak 54 euro civarında bir ücret ödedik iki kişi. 3 saat sürecek yol 75 dakika rötarla katedildi ve biz kalacağımız şipşirin tatil kasabası Levanto’ya ulaştık yağmurlu bir akşam üzeri.

Levanto Cinque Terre bölgesine oldukça yakın, uzun kumsallı, sörfcüler ve dalış meraklıları için tam bir tatil cenneti. Ulaştığımızda minik kasabada incin top oynamaktaydı. Hatta valizlerimizi sürükleyerek yürürken yollarda açık hiçbir yer görmemizden sebep bayağı ürktüğümüzü itiraf etmeliyim ilk etapta!

From Riamaggiore

Cinque Terre, 5 Toprak anlamına geliyor. 5 güzel kasabanın birbirine bağlandığı nefis bir yürüyüş parkuru var. Aslen trek yapmak için ideal. Ama mevsimsel sebeplerden dolayı biz tüm kasabaları trenle katetmeyi tercih ettik. Zira bu kasabaların birbirine bağlantısı yalnızca trenle. Ya da dilerseniz yürüme yolunu kullanarak. Araba girmiyor kasabalara, çünkü onları bu kadar nefis yapan özellikleri dağ yamacına kurulmuş, daracık sokaklı yerleşim yerleri olması. Tren için 5 euro ödedik. 12 saat boyunca istediğiniz yerde in-bin yapabiliyorsunuz. UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde yer alan bu nefis beşlinin ilki, aslen daha güneyde kalanı Riamaggiore size bugün bahsetmek istediğim kasaba. Bu beş kasaba yukarıdan sırasıyla Monterosso, Vernezza, Corniglia, Manarola ve Riamaggiore. Monterosso yerine Riamaggiore’den başlamakla çok iyi etmişiz, çünkü Monterosso’da bu yukarıda ve aşağılarda görebileceğiniz görsel şölenden mahrum kalıyorsunuz. Akşamüstü saatlerinde Monterosso’da olduğumuz için sahilde güneşin batışını izleyip nefis cappucinolardan yudumladık. Size de aynısını tavsiye edeceğim. İlk durak kesinlikle Ria olmalı:)

Riamaggiore again

Şansımıza yola çıkmaya hazırlandığımızda güneş ısıtmaya başlamıştı bizi:) Gün boyunca 15-16 derece bir sıcakta, çoğu zaman tişörtle dolaştık bu beş güzel kasabayı. Riamaggiore, neredeyse bu beşlinin arasında bizi en çok çarpan yer oldu. En fazla da burada vakit geçirdik. Her kasabaya yaklaşık iki saat ayırdık ve Riamaggiore’den Manarola’ya yürüdüğümüz yarım saat dışında trenlerde en çok 10 dakikamız geçti.

Buralar kesinlikle ömür uzatan mekanlar. Limon bahçeleri ve üzüm bağlarıyla dopdolu. Yaşayanlar genellikle orta yaşlı. Riamaggiore’de tepeye yürüdüğümüzde klasik İtalyan filmlerinde görebileceğiniz sahnelerden birine şahit olduk: İki yaşlı nine, ki birinin başı siyah eşarpla örtülü ve simsiyah bir kıyafet giymişti; diğeri ise bembeyaz pamuk saçlı ve geçirdiği yılların izleri yüzünde haritavari bir şekilde yerleşmişti sohbet ediyorlardı bir köşede. Muhtemelen güneşleniyorlardı da aynı anda:)

Kendimi bu kadar güzel hissettiğim ender zamanlardan birini yaşadım orada ben. Sıcacık bir hava, aşağıda deniz mis gibi, engin, uçsuz bucaksız, daracık sokaklarında çıt yok. Kasabanın muhtemelen birkaç kahvesinden birinin önünde birkaç İtalyan, orta yaşlı. Kahvede günlük işleriyle uğraşan, beline beyaz önlük bağlamış bir kadın. Boyuna uzanmış evlerin minik pencerelerinden sarkmış çamaşır asan bir kaç teyze..

Art From Riamaggiore

Yazlık mekanlar olmalarından sebep oldukça kalabalık olduğunu okumuştum Cinque Terre’nin. Biz şanslıydık bu yüzden. Kasım ayında çok az turist sebebiyle, aslen yerel halkı görme imkanı yakaladık:) Bir güzel kahve içtik açık bir yerde. Sonra da Manarola’ya, ikinci varılacak kasabaya gitmek üzere yine o güzelim daracık sokaklardan geçerek Via Dell ‘Amore’ye, Aşıklar Yolu’na uzandık. Aşıklar Yolu 2 km.lik yürüyüş parkuru ile iki kasabayı birbirine bağlıyor. Aşırı yağıştan dolayı diğer yürüyüş parkurlarında heyelan tehlikesi olduğu için sadece bu yol açıktı. Yol, sayısız kilitlerle sizi karşılıyor ve bu kilit silsilesi Manarola’ya dek sürüyor. Kilitleri, aşıklar aşklarını ölümsüzleştirmek için dilekler dileyerek asmışlar yol boyunca:) Merak ettik kaçı hala “kilitli” birbirine diye:)

Road to Via Del Amore

Daha başka ne diyebileceğimi bilmiyorum. Vakitsizlikten yazamıyorum, ve erteledikçe de tüm güzel detayları unutmaya başlıyorum bu seyahatime ilişkin. Tüm Cinque Terre’yi tek bir post olarak anlatmak isterdim, ama güzel bir sürü fotoğrafı paylaşmak istediğim için biraz da bölüverdim yine! En kısa zamanda diğer 4 kasaba ve son destinasyon Milano’dan da kısa kısa bahsedeceğim.

Seyahatler ve iş yoğunluğu beni bitiriyor son zamanlarda. Geçtiğimiz hafta yine iş sebebiyle İstanbul’daydım. Cumartesi gecesi Bursa, Pazar sabaha karşı İstanbul ve Pazar gecesi Ankara’ya uçarak -yine- kendi çapımda rekora imza attım denebilir:) Bu hafta benim eğitimini vereceğim üç ayrı konuda yarım günlük toplantı dizisi var. Sanıyorum Cumartesi yattığım yerleri beğeneceğim. Evet, evet artık yan gelip yatmak isteğindeyim iki gün de olsa!

Yaptığım şeyi seviyorum.

Bana gezebilmem için gerekli kaynağı sağlıyor:) Bana kendimi yararlı hissettiriyor. Öğretiyorum. Öğreniyorum. Daha ne olsun?

Streets from Ria