Sanırım Yaşlanıyorum! “Zaman ne kadar da hızlı geçiyor yarabbim!” diyerek dolanıyorum son günlerde çünkü. Zaman konusuna taktıysak, yaş almışız demektir (20’lerimde zaman kaygım olmadığını üzülerek hatırlıyorum.).
Kalkıyorum, ki yine eski düzene geçtim sayılır; 07.30-08.00 gibi sabahları. Spor günümse hemen hazırlanıyorum, hazırlanırken aynada karın kaslarıma bakıyorum! (Evet, fotoğraf bile çektim, birkaç ay sonra karşılaştırmak için. Bu aralar deli gibiyim bu konuda, herkesle kas yapmak, yağ yakmak, sağlıklı tarifler konusunda konuşur buluyorum kendimi.). Neyse, hazırlanıp evden çıkıyorum. Son zamanlarda hava güzelleşti ya, bir gün Bebek sahiline bir gün de semtimin yakınlarındaki pek hoş parka gittim koşmak için. Açık havada koşmak konusunda zorlanıyorum, söylemişlerdi gerçi koşu bandı üzerinde koşmak daha kolaydır diye…
Sabah teşekkürlerimi sunuyorum evrene (Sanki açık havadayken mesaj daha çabuk ulaşıyor gibi geliyor!). Yolumun üzerindeki ağaçlarla, bahçelerdeki çiçeklerle, nefis sesli kuşlarla selamlaşıyorum (Bunu yapmayı da canım dostum Tolu’mdan öğrendim:). Sporumu yapıyor, kahvaltıydı, ev işiydi, akşamın yemekleriydi uğraşıyorum (Ev kadınlığı hakikaten de zor bir işmiş mirim, annelerin kıymeti daha çok biliniyor böyle zamanlarda.). Sonra e-postalarıma bakıyor, halihazırda üç adet olan kitaplarıma dönüyorum o anki ruh halim ve keyfim hangisini istiyorsa.
Kitaplarımlayken genelde günün kahvesi eşlik ediyor bana. Ah, bir de çiçekler… Çiçeklerimi yeniliyor, yeniledikçe günün kahvesiyle fotoğraflıyorum onları 🙂 Bu hafta bir küçük hediye aldım kendime; uzundur görüp almak istediğim, ama nedense hep ertelediğim bir minik obje: By Wonderland‘dan Momiji bebeği 🙂 O da çiçeklerimin yakınlarında aynı fotoğraf karesi içerisine girmekten kurtaramadı kendini! Benimkinin adı “Party Girl”. Kendisiyle uzunca bir seyahate çıkacağız yakında, hani şu beni heyecanlandıran seyahatimiz var ya, ona işte (Düşünüyorum da belki yanına bir arkadaş alsam fena olmaz, ne de olsa kimse yalnız kalmaktan hoşlanmaz!).
Sevgili arkadaşlarımla, dostlarımla, çok değerli insanlarla vakit geçirme şansı buldum son zamanlarda, özellikle akşamlarda! Akşamlarda buluşuyorsak rakı olsun diyoruz masamızda. Şanslıyım ki rakı seven insanlarla çevriliyim 🙂 Elbette ki haftanın sadece belirli iki gününde içiyorum; zira spor yapıyoruz, kas yapıyoruz (İçtiğim akşamlardaki iki dubleyle mat olan bünyeme bakınca alkolle dansımız eskisinden ne kadar da azalmış, hayretler ediyoruz. Bir defa daha yaşlandığımı düşünüyorum!).
İşte böyle akşamlardan birinde kısa bir süre önce haberdar olup listeme aldığım, lakin “o zaman bu zamandır” dediğim (ve sevgili ekibi de ikna ettiğim) Sıdıka‘yla tanışmaya gidiyoruz. İnanılmaz leziz, her biri özel mezeleriyle; hiç de meyhaneye benzemeyen sıcacık dekoruyla, fondan gelen caz tınılarıyla, çok da kalabalık olmayan atmosferi ile etkiliyor bizi Sıdıka; müdavimi olmaya ant içiyoruz! Peynir düşkünü bir kadın olan bendeniz “fıstıklı peynir“e bayılırken, denizden o an çıkmışçasına taze bir şekilde masamıza misafir olan ahtapotun zarif bacakları gizli sosuyla ve ızgara haliyle hepimizi nakavt ediyor. Taze ot tabağı iki defa söylenirken, mevsiminde olması sebebiyle istediğimiz enginar üzerinde favayla şaşkınlıktan bizi hayretler içerisinde bırakıyor! (Herkesler bilsin istemediğimiz bir yer olduğuna karar veriyoruz, bencil miyiz acaba biraz?).
İşte böyle böyle Mayıs’a hazırlanıyoruz biz. Çünkü Mayıs gelecek, geçecek ve sonra Haziran gelecek ve tam ortasında biz uçup gideceğiz 🙂 Sizi de götüreceğim, şüpheniz olmasın 🙂





















