Yazar arşivleri: dilayra

En Beğendiğim Fotoğraflar..

Ben, hastalık derecesinde fotoğraf takıntılıyım. Güzel ve içimi açan fotoğraflar bulduğum zaman onları hemen kendi klasörüme taşıma isteği içine giriveriyorum. Bu nedenle, pc’mde bulunan “boş alan” megabaytı gittikçe daralmakta!

Bugün dedim ki kendi kendime, en beğendiklerimden birkaç tanesini burada paylaşayım. Belki sizinde içiniz açlılır benimki gibi:))

İlki David J. Nightingale’den.. Eşi ve çocuğuna ait, siyah-beyaz bir fotoğraf. Aslında her zaman anne-çocuk fotoğraflarından öte, baba-çocuk fotoğrafları bana daha duygusal, dokunaklı gelir. Ama bu da çok hoş bence!

Madem Nightingale’den başladık, devam edelim kendisiyle. Bence son zamanların en kaliteli fotoğraflarını çekiyor adam. Aslında fotoğraflar ham değil; yani Photoshop tarzı programlarla biraz oynuyor üzerinde. Olsun varsın, doğru ya da yanlış diye birşey yok burada. Ne yapıyorsa iyi beceriyor:) Bu adamcağızın bir tatlı kız çocuğu var ki, öyle böyle değil. Şirinlik abidesi. Bu adamla ilk tanıştığımda, işte bu fotoğrafını bulmuştum tesadüfen. Sonra da çocuğum bu tatlı şeye benzeyecekse hemen olsun dediğimi hatırlıyorum kendi kendime:)  Şimdi gördüğünüz üzere, “Favourites”lerim arasında..

Yine fotoğraflarıyla bir miktar oynayarak, onları yayınlayan bir kadın var sırada: Kathleen Connaly. Onu da “Favourites”lerim arasına aldım bildiğiniz üzere. Bu fotoğrafı hem renkler, hem de yakaladığı kompozisyon açısından seviyorum. Bir çelik fabrikası bu kadar mı güzel görünür insanın gözüne!

Matt O’Sullivan’da beğendiğim bir sanatçı. Allison’un bu fotoğrafını çok seviyorum, çünkü benim kendim için hayal ettiğim gelin başını kullanmış:)) Ne zaman kendime uygulayacağım konusunda bir fikrim yok ama 🙁

Jon’da aslen IT işleri ile uğraşan ve de çok genç bir fotoğrafçı (28 yaşında!) Sitesinin ismi groundglass. Bu adamın ilk gördüğüm ve hala en sevdiğim fotoğraflarından biri de bu sisli bir günde çektiği gökdelen fotoğrafı! Bu adamın bir de gökyüzü fotoğrafı var ki, kompozisyon harika! Gökyüzü takıntılı biri olarak hemen listemdeki yerini aldı tabi Lights adlı fotoğrafı.

Türklerden de Muammer Yanmaz takıntılıyım.. En sevdiğim fotoğrafları Paris’de çektikleri. Onları sitesinde siyah-beyazlar içinde görebilirsiniz. Eski sitesinde daha çok fotoğrafı vardı ne yazık ki:((  Bir de bu “Günbatımında Çocuklar” fotoğrafını çok severim. (Ters ışık kullanılmış:)) Bilgilerimi kullanıyorum fotoğrafları yotumlarken.. Ne keyif ne keyif. Vallaha ukalalık değil!) Wallpaper’lar arasında o da.

Aslında daha o kadar fotoğraf ve fotoğrafçı var ki paylaşmak istediğim… Onları da başka bir güne bırakayım bari, yoksa işime dönemeyeceğim:)))

Harika bir gün geçirin.. Bu günün sözü, dün akşam seyrettiğim Jerry Maguire filminden bir alıntı: “Positive anything is much better than negative things!”

İyi Bir Haftaya Böyle Başlanır…

“Öyle bir hayat yaşıyorum ki, cenneti de gördüm, cehennemi de.

Öyle bir aşk yaşadım ki, tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de..

Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendime bir sahne buldum oynadım.

Öyle bir rol vermişler ki, okudum okudum anlamadım!

Kendi kendime konuştum bazen evimde; hem kızdım hem güldüm halime..

Sonra dedim ki “Söz ver kendine”;

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin..

Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin..

Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin..

Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin!

Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.

Öyle çok değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundan.. ANLADIM!”

Yukarıdaki değerli dizeler, Nietzsche’nin sevgilisi Salome’ye gönderdiği mektuptan alıntı. Yine haftama güzel başladım. Ayşegül Işılak, benim ODTÜ Sosyoloji’den arkadaşım, teşekkür ederim:)

Güzel Şeyler var yine bu hafta sonuna dair bahsetmeden geçemeyeceğim:

Number 1: Çok eğlenceli, keyifli bir kuruluş yıl dönümü kokteylindeydik Cuma akşamı. Tüm ekibe teşekkürler..

Number 2:Tesadüfen, çok güzel ve anlamlı bir kitap seçtim Dost’tan Pazar günü: Ferrari’sini Satan Bilge. Okumaya da hemen Kuğulu Park’taki banklarda başladım hatta. Ara ara bu kitaptan anlamlı ve bana iyi hissettiren şeyleri paylaşmak istiyorum burada.

Number 3: Bu sabahtan Amerikan Elçiliği’nde vize görüşmem vardı: I got it!! Beni tanıyanlar niye bu kadar sevindiğimi, hatta görüşmeye gitmeden önce niye çok kasıldığımı bilirler. İlk denememde başarısız olmuştum: Yıl 2003. İkinci denememde ise iş için gitmeme rağmen zorla ikna olup, sadece 3 aylık vize vermişlerdi bana: Yıl 2004. Vee, işte olumlu düşüncenin pozitif etkisi bir defa kanıtlanmış bulunuyor: Yıl 2005 ve benim 10 yıllık vizem var artık 🙂

Number 4: Bir arkadaşım aşık:))

Number 5: Burcu ve Çağrı, Bizim Çatı’da nişanlandılar Pazar günü:)

Canımın İçi Doğdu Bugün..

İyi ki doğmuşsun Aydın’cım.. İyi ki ODTÜ hazırlıkta tanışmışız seninle.. İyi ki birbirimizi kaybettikten bir süre sonra Koru North’da tekrar karşılaşmışız; iyi ki e-mailini vermişsin bana.. İyi ki bu kadar zamandır yanımdasın, beni kararlarımda destekliyorsun her ne kadar uzakta da olsan.. İyi ki beni anlıyorsun, beni her şeye rağmen bu halimle kabul ediyorsun, iyi ki beni güldürüyorsun, “kime diyorum alooo” dediğinde, sana “hadi len” dememe kızmıyorsun.. İyi ki messenger var, e-mail var.. İyi ki geçen yıl Hoston’a da uğramışım.. İyi ki birbirimize bu kadar yakınlaşmışız..Seni çok özlüyorum; ama iyi ki yılda 1-2 defa da olsa görebiliyorum seni..

Bu hayatta, gerçekten bir insanın sahip olmak için her şeyini verebileceği bir tek dostu olsa, bu ancak sen olurdun diye düşünüyorum..

Seni çok seviyorum..

IQ’nun 9. Yıl Dönümü..

Şeker Mücella Hanım, Ayşegül Sultan, Burcu, Serap, Cüneyt ve Murat ile beraber “IQ Uluslararası Kalite Danışmanlık ve Organizsayon A.Ş.” bugün 9. kuruluş yılını kutlayacak…

Benim kendileri ile tanışmam tam 3,5 yıl öncesine uzanır: O zaman bizim hastanenin birlikte çalışacak bir danışman kuruma ihtiyacı vardı. Önce Ayşegül Sultan ile tanıştım, sonra diğer ekiple.. O zamanlar ekipte Tunç ve Umut’da vardı:(( Yaklaşık 3 yıldır beraber çalışıyoruz; iş dışında ekibin bir çoğu ile beraber eğleniyoruz.. (Ayşegül Sultan’ı zaten bilmeyen kalmadı!)

Ne diyebilirim ki? “Uluslar arası platformda kabul gören bir danışmanlık ve belgelendirme kuruluşu olmak” şeklinde belirledikleri vizyonları ile çalışmalarını sürdüren ve bu vizyonu gerçekleştirmeye çok çok yaklaşmış olan bu ekibe nice mutlu, başarılı ve hep birarada uzun bir çalışma hayatı diliyorum. Bu zaman zarfında ben de kapıdan kovsalar, bacadan girmeye devam edeceğim.. Beni tanıdığınıza pişman olacaksınız:))))

Akşam ofisinizdeki kokteylde görüşmek üzere…

Bir Kadını Ağlatmak..

Bu sabah ofise bayağı erken geldim. Rahatça maillerime bakacak ve onlara cevap yazacak vaktim oldu yani. İstanbul’dan arkadaşım sevgili Ayşe’nin mailini gördüğümde çok mutlu oldum; çünkü uzun zamandır haberleşememiştik. Mailinin ekinde Aziz Nesin’den bir yazı vardı, adı: Bir Kadını Ağlatmak… Ben, Aziz Nesin severim ve zamanında da bir çok yazısını okumuşluğum var. Fakat bu yazı ile ilk defa karşılaştım. Biraz kadınca hislerimin baskınlığı ile, bu yazının benim tarafımdan yazılsa ancak bu kadar iyi yazılabilir, ifade edilebilirdi düşüncesinden hareketle burada, bu sayfaya göz atan herkesle “Bir Kadını Ağlatmak”ı paylaşayım dedim. Teşekkürler Ayşe’cim…

Bir Kadını Ağlatmak….
“Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında..Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir şarkıya, bir filme, bir yazıya.. En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa,  ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.

Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! İşte o zaman kocaman bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra. Ağlamayacağım der içinden, ama engel olamaz işte. Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki kadın? İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce bir kaç damla, sonra yağmur seli… Ve kadın ağlar, hem de çok!

Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan , orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü..

Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan “Ağlama, niye ağlıyorsun ki? Değmez onun için” derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar, ağlamazlarsa ölürler! İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltahaba dönüşür yaraları.

Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar. Zaman geçer sonra, kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yen acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı.

Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları, evet ama olgunlaştıkça o safça inandıları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden: Güçlü, yenilmez, mağrur, ve aşka inamayan!

İnsanlar soruyorlar çoğu zaman “Niçin bu kadar çok bekar kadın var” diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar. Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.

Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiç bir zaman! Hep bir çıkarları oldukları sarıldıkları adamların..  E  o zaman niye sarılsınlar ki!

Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa, bilin ki olgunlaşıyordur.  Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır. Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır. O da kim, ne diye sormayın artık! Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü…”