Yazar arşivleri: dilayra

İki Ara Bir Dere Organizasyonu (I) : Bodrum-Kos (İstanköy) Adası

 

Kos Harbour

İlkin Seferihisar’da güzel ve sakin bir 5 gün geçirdik. En sevdiğim yer, her zamanki gibi, hamak oldu ve Ellen McArthur’un “Avucumdaki Dünya” adlı anı romanını elimden bırakmadan belkide saatlerce yattım o hamakta. Her akşam mutlaka mangal yaptık bahçede ve bir defa da Sevgilimin anne ve babasının 45. evlilik yıldönümleri münasebetiyle Sığacık’da bir balık restoranına gittik. Sığacık, daha önceki bir yazımda belirttiğim “Slow Cities” üyesi olmaya hazırlanan bir belediye başkanı ile atılım yapmış durumda. Arabaların belli bir yere kadar limana girmesine izin var. Herkes pek bir sakin hareket ediyor, bağırış-çağırış-korna sesi yok. Yapılması hedeflenenler daha çok fayton ve bisikletin yaygınlaştırılması, organik tarım yapılmaya başlanması, evlerdeki geleneksel yemeklerin restoranlara taşınması, çöplerin ayrıştırılması işine dikkat edilmesi gibi maddeler üzerine kuruluymuş. Restoranın garsonu anlattı bize:)

~

From Kos İsland

Geçtiğimiz bayram tatilinde Prag’a gitmek için vize başvurusunda bulunduğumuzda bizi memnun ederek 1 yıllık Shengen vizesi vermişlerdi. Başak‘cımdan öğrendim ki Yunan Adalarına Shengen vizesi ile giriş yapılabiliyormuş. Bu sebeple pasaportları da yanımıza alalım ve görebildiklerimizi görmeye gayret edelim diyerek çıktık yola. Bodrum’da konaklama nedenimiz tamamen Kos’a gitmek içindi. (Kos, Rodos’tan sonraki en büyük 2. Yunan adası bu arada.) 2 gece kaldık geçtiğimiz yıl kaldığımız bu otelde ve her iki gece de Kule Rock City‘i mekan yaptık kendimize. Bence Bodrum’un en iyi eğlenebilinecek ve dans edilebilecek mekanı.

Kos Adasına gitmek için öncelikle geçerli bir pasaporta, geçerli bir vizeye ve 28 euroya ihtiyacınız var. Feribot sabah 10:30 civarında limandan hareket ediyor, ama sizin işlemleri tamamlayabilmeniz için en geç 09:00’da limanda olmanızı istiyorlar. Yurt dışı çıkış harcınızı ödeyip pulunuzu yapıştırıyorsunuz pasaporta ve uzun bir işlem süresi için bekliyorsunuz. Kısaca söyleyeceğim yurt dışındaki herhangi bir ülkeye gitmekten farkı yok neredeyse 1 saat uzaktaki adaya gitmenin. Aynı kuyruklar, aynı işlemler, aynı sıkıntı:( Benim gibi sabırsız biri için en azından!

Greek Salad and Mythos

 

Kos’a vardığımızda da pasaport sırasından geçişimiz 40 dk.yı buldu:) Ben tabi devamlı söylenmekteyim, Sevgilim de beni sakinleştirmeye çalışmakta:) Anneme sordum harbiden 9 aylık doğmuşum ben, anlamadım ki nereden geliyor bu telaşe?? Neyse vardık ilk fotoğrafta görülen limana, başladık yürümeye. İlk izlenimler: Çok sıcak, liman görevlileri ağızlarını açıp konuşmaya başlamasalar Türk vatandaşından farksızlar fiziksel olarak, nazar boncukları her yerdeler, hemen limanın yanıbaşında bir kale görülmekte (Şövalye Kalesi), ki bizim kalelerden çok da farklı değil:) Yine de çıkıp baktık! Her yerde bisikletler, scooterlar ve üzerlerinde yaşları 13 ila 73 arası değişen kadınlar, kız çocukları!! İşte bir adada yaşamanın en güzel tarafı da bu sanıyorum, ulaşımı bu iki tekerlerle yapmak mümkün gayetten. Kesinlikle arabaya ihtiyaç yok, ama zaten olan arabalardan da çıt çıkmıyor. Medeniyete geldiğinizi hatırlatan “korna çalmadan araba kullanmak” cümlesi sizi can evinizden vuruveriyor. Birde Amerika’daki gibi stop sign’lar var. Dur levhaları. 4 yol ağzında herkes birbirini bekliyor, kimsenin ama kimsenin acelesi yok bu adada!

Akşam dönüş saati 17:00 olunca ve biz 12:00 civarlarında adaya sonunda özgürce ayak basabilince haliyle limanın çevresinden çok da uzaklaşamadık. İlkin düşündük bir scooter kiralayalım diye, ama vazgeçtik sonra. Önce limanın yakınındaki Şövalye Kalesi‘ne çıktık, sonra da Antik Şehir‘in olduğu yere geçiverdik bir köprü ile yürüyerek. (İkinci fotoğraf oluyor:) Burada, Herkül’e hitaben yapılmış bir Helenistik Mabed’e ait kalıntılar, bir küçük mabedin restore edilmiş kolonları ve Aphrodite’e hitaben yapılmış bir mabed kalıntılarını görebiliyorsunuz. Ayrıca Antik şehir girişinde büyük bir kemer var çarşıya doğru bakan. Hemen merkezde kişi başı 3,5 euro vererek şehir içinde yarım saatlik tur atabileceğiniz lunapark trenleri gibi renkli trenler var. Bu sayede şehir merkezinden 5 km mesafede bulunan, şehire hakim bir tepe üzerinde, sağlık tanrısı Asklepios’a adanan bir eski çağ hastanesini de kenarından görebiliyorsunuz. Oyuncak tren içindeki turumuzu tamamladıktan sonra son olarak bir de şu ünlü Hipokrat’ın Ağacını (Hipocrat’s Oat) görelim dedik ve Antik Şehir’in yanıbaşındaki koruma altına alınmış bu ağacı fotoğraflamaya gittik. Bknz: Aşağıda:)

 

Modern tıbbın babası sayılan ve doktorların ettiği yeminiyle meşhur Hipokrat, 2400 yıl önce yaşamış, ama ağacın onun tarafından dikildiği öne sürülüyormüş. Oysa birçok yazar ya da gezgin yapılan araştırmalar sonucunda ağacın sadece 560 yıllık olduğunu iddia ediyorlar. Bilemedik biz! Gövdesi yaklaşık 20 m. civarında ve ön kısmı gayetten oyuk olan bu ağacın içinde rahat 4 kişilik masa kurup oturabilirsiniz bence:) Sanırım fotoğrafta çok belli değil, o alan karanlık kalmış:(

Gezi işini çabucak bitirdik, zira derdimiz başkaydı: Acıktık ve yemek yemek istiyorduk. Merkezde ve liman yakınlarında dolaşırken bir sürü cıvıl cıvıl restoran, pizzacı, cafe vs. görmüştük; ama ben illaki de şu Yunan mezeleri ne menem birşeymiş diye tutturmamdan sebep mümkünse geleneksel mutfağa sahip, adanın yerlisi ahalinin takıldığı bir yerde soluklanalım diye ara tara sonunda arka sokaklarda sakin bir “Tavern” bulduk:) Bir biz vardık, bir de arkamızda bir masa. Önce buz gibi Mythos biralarından sipariş verdik. Sonra da önden bir Greek Salad (Yunan Salatası), bildiğimiz sarımsaklı ekmekler ve ardından da Greek Mezes Plate (2 kişilik Yunan Meze Tabağı). Bu Yunan Salatası bizim çoban salatasının daha iri malzemeler kullanılarak yapılanı. Sadece üzerinde fazladan bir parça beyaz peynir var. Domatesler, salatalıklar ve kuru soğanlar gayet irice doğranmış, üzerine bir parça beyaz peynir ve dört adet siyah zeytin. Zeytinyağlarının tadı çok güzeldi, çok beğendim. 2 kişilik tabağımız kocaman geldi, bitiremedik bile. İçerisinde 4 parça köfte ve bolca kızarmış patates, musakka, yaprak sarma ve domates dolması vardı. Musakkaya tek kelime ile bayıldım. Sadece biraz yağlı buldum. Alışık olduğumuz tattan farklı biraz İtalyan etkisi almış, lazanya şeklinde pişirilmiş önümüze gelmişti bizim 40 yıllık musakkamız:) Yunan musakkasında en altta yuvarlak doğranmış patatesler vardı. Üzerinde patlıcalnlar, onun üzerinde kıymalı-domatesli iç harcı ve en üstte de oldukça koyu kıvamda pişirilmiş beşamel sos. Börek gibi dilim dilim keserek getiriyorlar sofraya. Yaprak sarmasının tadı oldukça ekşili idi. Limon soslu gibi. Ben sevdim, ama alışık olmayanlar yadırgayabilirler diye tahmin ediyorum. Sadece pirinç ve kıyma vardı içinde. Sıcak servis yaptılar. Şekilleri ise tombul tombuldu:) Köftelerinin içinde ne vardı anlayamadım, ama kesinlikle tatlı bir baharat vardı! Sevgilim tarçın dedi, ama ı-ıh değildi. Kokusu tarçın gibi değildi. Fakat resmen ekşili dolmadan sonra yiyince iyice tatlımtrak geldi tadı:) Genel olarak menüye baktığımızda bolca balık ve deniz ürünü ile domuz eti alternatifleri vardı. Menüde tanıdık cacıki, humus ve baklavakiye rastladım sadece:) Yine de Türk Mutfağı gibisi yok be dedik birbirimize ve birer Greek Coffee (Yunan Kahvesi) söyledik. Garson gülümseyrek “Sahi mi?” dedi. Evet dedik, niye şaşırdın? O da “sizin Türk Kahvesi daha güzelmiş, dostlar öyle söylerler” dedi. Olsun dedik, ver bakalım içelim:) İçtik velhasıl, bizimkine benziyordu! Garson bizimle bolca sohbet etti. Konuşkan, ama mesafeli biriydi. İngilizcem yarım yamalak dedi, ve bildiği Türkçe kelimeleri aralara serpiştirdi. Yemekleri beğendiğimizi söyleyince de pek mutlu oldu. Sonra da siestaya diyerek saat 15:00 civarlarında mekanı terketti bizim doğma büyüme Kos’lu Teo!

Hipocrat's Oat

 

Yemek faslını tamamladıktan sonra biraz çarşıya bakındık, ama incik boncuk fiyatları gayet pahalı geldi bana. (Bu arada, yukarıdaki yemeğe ve 5 biraya toplamda 45 euro ödedik. Biralar zaten 3 euroydu.) Çok fazla İskandinav geliyormuş yazları, ama bizimle birlikte Bodrum’dan yaklaşık 150-200 kişilik İngiliz ağırlıklı karışık bir grup da adaya geldi. Akşam da beraber döndük. Günübirlik gidilmesi sebebiyle mesela, bir sürü güzel plajı var, onlarda geçirecek vakit bulmak zor oldukça! O sebeple kesinlikle en az 1 gece kalınması taraftarıyım. Böylece gece hayatını merak edenlerde bu meraklarını gidermiş olabilirler. Zira bir arkadaşımın Kos’a hayran bir arkadaşı:) gecelerinin ve eğlencesinin çok güzel olduğunu söylemişti gitmeden önce bize. Son olarak da şu aşağıdaki arabalara bayıldığımı söylemek istiyorum:) Adayı bu arabaları kiralayarak dolaşabiliyorsunuz. Gideniniz olursa lütfen bu aletlerle gezsin adayı.

Akşamüstü Kos’tan Bodrum’a geçtik ve yine 1 saatlik yolculuk sonrası limana vardık. Yalnız güzel haber burada Duty Free Shopların olmasıydı. Fiyatlarda havaalanlarındakilere göre ucuzdu. Parfüm ve içki alımı yaptık. Ertesi sabah asıl amacımızı tamamladığımıza inancımızdan sebep Bodrum’dan ayrıldık ve rotayı benim çocukken sadece 1 defa görüp, daha doğrusu 1 gece kaldığım ama her daim merak ettiğim Fethiye Ölüdeniz ve Kelebek Vadisi’ne çevirdik. Yolda Göcek’in içinden geçtik ve orasının farklı bir dünya olduğuna karar verdik! 4X4’ler, spor arabalar, limanındaki inanılmaz güzellikteki tekneler ve görüp görebileceğim en lüks villalarla çevrilince bir anda bizim bünyemize fazla geldi orası:) Bizte tıpış tıpış yollandık; ama ne yapmayı ihmal etmedik? Ölüdeniz’de kaldığımızda tekne turu alarak Göcek Koylarını gezmeyi ihmal etmedik:) Onları da bir sonraki yazıya anlatacağım.

Mini Cars From Kos İsland

 

**Sisam ve Meis Adalarına ilişkin izlenimleri için sevgili gezgin arkadaşlarım Başak&Alev’in bloğuna lütfen:)**

~ Samos (Sisam)

~ Meis (Megisti) ve Meis II

 

 

Iki Ara Bir Dere Organizasyonu: 2009 Yaz Tatilimiz

Bu yilki tatilimiz aynen oyle oldu; iki ara bir derede yani.

 

Sevgilim olan adam hic hesapta yokken is degistirince acilen tatil plani yapmamiz gerekti. O zaten onceden gitti Selcuk’a parasutle atlamaya. Ardindan bende iznimi aldim hemen ve 2 haftalik ayrilik sonrasi bulustuk Izmir’de kendisiyle. Seferihisar’da ailemizin yaninda 2 gun kalacaktik, “tatli hayat ” hos gelince 5 gune cikardik yazlikta yan gelmece yatmaca gun sayimizi:)

 

Ve fakat hersey gayet guzel giderken benim Nikon D200’umun 18-200’luk baba lensi bana ters yapmaya basladi. Bir muddet zoom yapamadim, biraz da zorladim lensi neden zoomlamiyor diye! Sonunda makinayi servise goturdugumuzde bana darbe aldigindan sebep lensin icindeki 2 parcanin hapi yuttugunu, 288 TL karsiliginda onarabileceklerini beyan ettiler. Tabi bu beyanat icin resmen anami da aglattilar. Aksama kadar arariz problemi bildiririz size dediler, benim 3 gun ardi ardina aramam sonucunda problemi anca soylediler! Sonra biz bir hesap yapalim parcalar icin, sonra size sunalim hesabi siz tamam derseniz de siparisini verelim dediler, telefon numarami yanlis aldiklari icin yine ben arayinca 5.gunun sonunda problemli parcalari ve ne kadar tutacagini ifade ettiler. Ben tamam yapin dedim, bilmiyorum aradan sanirim 4 gun daha gecti, hala aramadilar beni. Yani tamam dedim, ama parayi suraya havale edin ya da bize elden getirin falan demis degiller henuz!

 

Hadi nazar boncugumuz olsun dedik, iki dubleden biraz fazla icerek acimi unutmaya calistim lensin servise gittigi aksam. “Aman canim canin sagolsun” dedi sevenler. “Gidin guzel guzel tatil yapin siz”.

 

Tek nazar boncugumuz bu olamadi ne yazik ki. Once salak bir yerde 81 km.lik hiz ile radara girerek 96 TL.lik ceza odedik:) Komik, zira bu motosiklet denen aletle 81 km. ile ceza yemek hakkaten saka gibi. Genelde bu hizin 2 kati ile seyir halinde oluyoruz, ama radari gordugumuz icin hizimizi azaltmistik birde:) Yaziklar olsun:)

 

Sonuncu olarak da Kas’ta otelimizin girisindeki yokustan asagiya dogru inerken yol kenarindaki herkesin korkulu ruyasi micirlardan sebep kaydik ve 3 km.lik bir hiz ile seyreylerken motor uzerimize devrildi! Su anda motorumuzda bir nazar boncugu var gayet gozle gorulur sekilde:) Sevgilimin sag bacagi altinda kaldi, odumuz koptu ilkin. Malum 200 kilo motor, ben deseniz 56 kiloyum. Eh rahat 15 kg. civarinda cantalar tutuyordur!! Tanriya sukur biraz ezik, birkac siyrik ile atlattik. Ben arkasinda oldugum icin ondan daha az hasar aldim. Sag bacagimda yesilli-sarili-morlu-kirmizili kocaman bir isaret oldu.Sanirim gecer bir haftaya kadar.

 

Iste boyle birken uce cikan nazar boncuklarimizi cebimize attik vee harika bir tatil yaptik. Rotamiz Seferihisar’dan BODRUM-KOS ADASI-FETHIYE OLUDENIZ-KELEBEK VADISI-KAS ve MEIS ADASI seklinde planlanmisti tarafimdan. Yalnizca MEIS Adasi’ni es gectik malum sebep yuzunden:) Hayir anlatinca eminim “malum sebepten gidememissiniz” diyeceksiniz kendiniz, beni birazcik tanidiysaniz eger:)

 

11.5 saat yol yaptik eve donmek icin. Kas-Ankara hattinda bir daha hicbir kuvvet beni motorsiklete bindiremez!! Arkasi yarin tabi ki..

 

Bu arada HOŞGELDİM:)

 

**Aileler için Not: Hakkaten bir problem yok, endişe etmeyin.**

 

 

Simsekler Cakti Bu Aksam Gokyuzunde!

 

From Cappadocia Church

Haziran ayinin 21’indeyiz. Nasil yagmur yagiyor su an anlatilir gibi degil. Gerci birkac dakika sonra tekedecek muhtemelen Ankara semalarini bu kapkara bulutlar ve yeniden tertemiz bir gokyuzune kavusacagiz. Yaz yagmuru bu olsa gerek!

~

Bu hafta sonu yapmayi istediklerim listemde -goruyorsunuz hersey icin bir listem mevcut:)- ilk sirada HAMAM sefasi vardi. O listedeki en onemli ve uzeri ilk cizilecek madde icin Cumartesi sabahi kizlarla bulusulacakti. Cuma aksami 2 bekar kadin olarak Tolu ve ben bizde yemek yedik. Kievski tavuklar, yaninda haslanmis ve cesitli baharatlarla harman edilerek sotelenmis yaz sebzeleri ve biraz noddle. Tabiki guzelinden bir kirmizi sarap. (Bizimki Doluca’nin KAV 2006 Okuzgozu-Bogazkere kupajiydi. Tavsiye edilesi bir saraptir.) Sohbet ve keyifle yenen yemek sonrasi once bir ufak ara icin Arjantin Caddesi Starbucks’da ekibin kalanlari ile bulusuldu, ardindan da Iran Caddesi’nde bulunan Ankara’nin hatiri sayilir mekanlarindan Hok’s a gidildi. Dans edildi, sesimiz kisilana kadar bagirip sarki soyledik. Ama yaslanmisiz hakkaten, saat 01:30 civarlarinda eve gidelim diye birbirimizin gozunun icine bakiyorduk:) Hey gidi hey. Ben universite yillarinda aksam disariya cikmak icin hazirlanmaya saat geceyarisina yakinken baslar, eve dondugumde de gun dogumuna sahitlik ederdim kiyisindan. Bundan nefret ediyorum, ama hakkaten de yaslanmisiz! Sadece nefret ediyorum ama, uzulmuyorum hic. Zira o kadar cok sey yaptim ki bu zamana kadar, “keske” dedigim, kacirdigimi dusundugum hicbir sey yok. O yaslarda onlarin yapilmasi lazim gelirdi, imkanimiz ve gucumuz vardi yaptik. Simdiyse o gunlerden konusup guluyoruz sadece. Ve her defasinda da “iyi ki yapmisiz” diyoruz:)

Sabah azimle 09:00’da bulusarak Karacabey’in yolunu tuttuk 3 hatun. En son hamam sefamizin uzerinden takriben bir 6 ay gecmis:( Utanc ikonu yakisir su an buraya! Hamamin en sevdigim tarafi super bir detoks oldugunu hissettirmesi bana ve dahi butun hucrelerime. Hepi topu keseydi, masajdi, banyo kismiydi 1 saat kaliyoruz, ama yetiyor. Ve yine her defasinda rahatladiktan sonra “daha sik yapalim sunu, mesela en az ayda 1” demeyi de ihmal etmiyoruz. Yapamiyoruz bir turlu, o ayri:) Hamam sefasinin hemen akabindeki rituelimiz ekuriyle kahvaltiya gecmektir. Bu defa farkli bir mekani gormelerini istedim arkadaslarimin ve benim hastane kampusunun icerisinde yer alan LIVA Osmanli Mutfagi’na goturdum onlari. Biz birkac defa oglen yemegi icin gitmistik. Acilali cok olmadi, ama hemen hemen hafta ici her saat dolmaya basladi. LIVA’larin konsept mekanlarindan biri daha. Daha onceki denemeleri Cukurambar’da ilk dukkanla basladiklari restoranimsi ve sonra Farabi Sokakta actiklari Liva Light, diyet menuler uzerine calisan yerleri. Pastaneden geldikleri noktaya bakildiginda takdir etmemek elde degil. Burasini kesinlikle ziyaret edin. Oglenleri kalabalik ve henuz servis karmasasini asamiyorlar pek. Aceleniz varsa caniniz sikilabilir. Ama ozellikle et yemekleri, zeytinyaglilarin gozunuzun onunde dizi dizi dizildigi acikbufesi ve serpme kahvaltisi ile benim son zamanlardaki favori mekanim olmaya aday bir isletme. Hafta sonu Kale’nin alternatifi olmus diyebilirim. Bu arada bulundugu mevki HamamOnu. Yani bizim tarihi Karacabey’in hemen onunde, Istanbul’daki Soguk Cesme Sokagi benzeri bir alan icerisinde. Tum eski Ankara evleri aslina sadik olarak onarilmis, tumunun uzerinde X Konagi, Y Konagi seklinde plakalar cakilmis ve her biri kiraathane, cafe, kunduraci vs. seklinde hizmet veriyor. Yerler arnavut kaldirimi. Cok basarili bulduk biz, keske daha cok tanitilsa. Fotograf makinam yoktu, fotograflarini cekemedim, ama Safranbolu Evleri tipinde bir suru 2 katli konagin bulundugu birkac sokak hayal edin. Liva’nin ozellikle bahcesi super keyifli. (Ankara’li gezginler ziyaret ederseniz izlenimlerinizi paylasin.)

 

Zengin bir kahvaltiyi cok gec terkettigimiz icin bayagi sicaga kaldik. Evlere dagildiktan sonra herkes evdeki islerini halledecek ve aksamina birimizin evinde bulusacaktik. Fakat peltelesmis vucudumu kimildatacak halim kalmadigindan sebep Cumartesi gunumun kalanini klasik birkac ufak ev isi, bol okuma ve How I Met Your Mother adli izlenilesi dizinin ilk 2 bolumunu seyretmekle tamamladim.

Details From Church

Malum cok gec yatmayinca sabah erkenden ayaga dikildim. Oyleki yuruyusumu yapip, ailemizin mekani Liva’dan boreklerimi alip kahvaltiya oturdugumda saatim henuz 09:30’u gosteriyordu:) E erken baslayinca gune gun bitmek bilmedi. Ben de o bitmek bilmeyen gune camasir, biraz utu, Bourne Ultimatum -ki kacinci seyredisim bilmiyorum, Bourne serisine ve Mat Damon’a asigimdir- kitap, seftalili cooler, 365’de acildigini ogrendigimden beri gitmek icin can attigim Lush magazasinda ufak capli bir kaybolus, baslangic icin bir sabun en sexy kokulusundan, Eymir, balik ekmek ve bira ile dostumla guzel bir sohbet sigdirmayi basardim.

Yagmur dindi bu arada:)

Geriye sayim basladi benim icin. Cuma sabahi itibariyle Izmir yolcusuyum, Sevgiliye kavusacagim. Once aile yaninda birkac gun dinlence, ardindan rotasi tamamen bana ait bu yilki yaz tatilimiz icin hazirliklar ve yola koyulmaca:) 10 gun motorsiklet uzerinde olacagiz yine. Donuste yine guzel seyler anlatabilmeyi ve zihince kuslar kadar hafiflemis olarak donebilmeyi diliyorum. Herkes yavas yavas bir kosesinden ya tatil planini yapiyor, ya da yapti kacmaya hazirlaniyor sanirim. Hepinize guzelinden bir tatil diliyorum. Dondugumde herkesin saglikli, keyifli, hafiflemis ve mutlu burada olmasini istiyorum. Anlastik mi?

*Fotograflar gectigimiz hafta sonu kacamagindan.*

**Liva ile hicbir bagim yoktur:) Henuz sponsor da olmadilar. Bastan soyleyeyim:)**

 

Kaçamak Rotasından

Capadocia Hotel

Şimdi biz hepimiz, yani birlikte bu kaçamağın üyeleri pozisyonundaki 2 hatun ve 2 adam, daha önce bulunmuşuz aynı rotada önceden farklı kişilerle, farklı gruplarla. Kalmışız oralarda, içmişiz, yemişiz mekanlarında, fotoğraf çekmiş, gezmişiz doğal müzelerinde falan. X bey ve Y hanım:) Sevgilimi ve beni sıkıştırıyorlar sürekli “Hadi ama hafta sonu bir yerlere kaçalım motorsikletlerle, iyice ısınmadan şu havalar” şeklinde. Sevgilimizin öğlen saatlerine kadar kursu olduğu için sıcak bakamamıştık ve ne yazık ki istemeden de olsa kayıtsız kalmıştık bu sıkıştırmalara bir süre. Sonunda pes eden Sevgili oldu ve “Oku oku nereye kadar, tamam asıyorum bir defalığına, hadi gidelim” dedi:)

Rotanın çizimi, kalınacak otel, akşam yemek yenecek mekan, sonrası dans edilecek bar ve gezilecek-görülecek yerlere karar veren ve yolculuk öncesi sıkı bir çalışma ile programı çıkartan bay X’ e buradan huzurlarınızda bir defa daha teşekkür ediyoruz. Ben özellikle teşekkür ediyorum, zira bu tarz aktivitelerde henüz programı önceden hazırlayan bir sevgiliye hiç rastlamadım! Dolayısıyla herşey benim üzerimde olurdu, pek bir rahat elimi kolumu sallayarak gittim döndüm, hakkaten makbule geçti. Birilerinin sizin için de bir şeyleri düşünmesi ve planlaması ne güzel bir şeymiş! (Gerçi “Tanrım beni bunları düşünmek zorunda bırakmayacak bir sevdicek ver bana emi” diye 40 x 100 defa yakarmışımdır. Olmuyor, olmuyor sayın seyirciler:) ** Bu durum genel bir sorun mudur? Yani bir hayatı paylaşırken genelde kadınlar mı program yapıcı, organizasyoncu oluyorlar? Yoksa aksini görmüş bir insan evladı hanımefendi var mıdır?**

Cumartesi sabahı erkenden, saat 08:30 civarlarına müteakip Haymana Yolu’ndaki benzincide buluşuldu ve yola çıkıldı. Yolumuzun üzerinde bulunan Tuz Gölü’ne varmadan hemen önce, kahvaltı yapmak için durduk bir yerde. Gözlemeler ve çay neticesinde kendimize gelip tekrar düştük yollara. Tuz Gölü’nde biraz durmak isteyen bendim, zira ben Tuz Gölü’nü hiç görmemiştim yakından. Fotoğraf ile ilgileniyorsanız, hangi fotoğrafçıyı takip etseniz, ya da bir fotoğrafçılık grubuna dalsanız mutlaka Tuz Gölü’nde çekilmiş fotoğraflarına rastlarsınız. Az suyu olduğunda ve özellikle günbatımı esnasında inanılmaz güzel ve artistlik görüntüler ortaya çıkar Tuz Gölü’nde. Birkaçına buradan, buradan veya buradan göz atabilirsiniz. Bir de +18’ler için bu sayfadan şu edepli seçim mevcut:) Sabahın erken saatleri, güneş tepeye yakın ve bol su ile dolu olunca göl, anca bu aşağıdakini çekebiliyorsunuz:)

 

Tuz Gölü’nden sonra sanıyorum ki bir defa daha kısa bir mola verdik: İncinmiş Hassas Popoları Dinlendirme Molası:)) Başka yolu yok arkadaşlar, 100 km.’de bir ya da saatte bir en az 5-10 dakika durmazsanız bir yerlerde resmen anneciğiniz ağlıyor:) Ulaşılan nokta güzel olunca, yani yolun ucunda bekleyen şey gözlerinizi kamaştıracak kadar güzelse tüm bu sıkıntı ve sızılara da değdiğini düşünüyorsunuz şüphesiz. Bize olanda buydu, bay X’in yer ayırttığı bir gece kalacağımız otelin girişini görünce yüzümüze yerleşen gülümseme mimiğinin bizi terk etmesi bayağı bir zaman aldı:) İşte kendisi ilk fotoğrafta yer alan güzeller güzeli hamakli bahcesi ile. Bu asagidaki de bizi derinden husu icinde keyfe sokan Urgup’teki otelimizin giris kapisi:) Duvarlardaki taslar orjinal tasmis! **Otelin adı Akuzun Otel‘miş:) Linkini ekliyorum.**

Salt Lake

 

Kapadokya bir karışım, bir erime potası olarak tarif ediliyor çoğu yerde. Her gelen uygarlık, bir sonraki uygarlığa bir iz, bir hayal, bir fikir bırakmış burada:) Bu sebeple burada yaşamış olanların geçmişten geleceğe bıraktığı bir sürü mesajla karşılaşıyorsunuz her girdiğiniz yerde. Bölgede insan eli değmiş yapılardan çok doğal oluşumlar yoğunlukta. Birçok mineralden ve volkanik malzemeden meydana gelmiş olan kayaların çeşitli iklimsel elemanlarca aşındırılması ile nefes kesen doğal heykeller, korunaklı kanyonlar, vadiler ve peri bacaları oluşmuş burada ve bu süreçte Hititler, Frigler, Persler, Bizanslılar, Osmanlılar yer bulmuş kendilerine yine bu topraklar üzerinde ardı ardına.

From Hotel

Sonraki durak Çavuşin oldu. Göreme’den Avanos’a giderken 3 km. sonra sağınızda, şirin mi şirin, küçücük bir köy. Daha önceki seyahatimde hiç yakınından bile geçtiğimi hatırlamıyorum. İlk oldu benim için. Uzaktan bakıldığında görmeye değecek birşey yokmuş gibi görünse de, köyün içine doğru girdiğinizde eski köydeki çoğunluğu yıkılmış evlerle karşılaşıyorsunuz. Eski köyün, yakın zamanlara kadar kullanılmış olan ve yarısı kayadan oyma, yarısı kesme taşlarla yapılmış olan bir de camisi var. Caminin solundan yıkılmış olan evlerin arasından yukarılara çıkıldığında, Avanos istikametinde çok güzel bir manzara vardı, tırmandık bizde oraya. Bu arada bayağı trek aktivitesi de yapmış olduk ayaklar müsait olunca outdoor botlar falan:) Ayrıca, bölgenin en büyük kilisesi kabul edilen, ne yazık ki hiçbir koruma altında olmadığı için büyük ölçüde tahribata uğramış olan bir de kilise vardır: Çavuşin Kilisesi. Zaten koruma altına alınsaydı şaşardım.!! Bu ülkede biz kıymet bilmeyi öğrenemedik, öğrenemeyeceğiz çok acı!

 

Tum gun ayaklarimiza kara sular ininceye dek yuruduk, dolastik. Bir suru gozleme yedik:) Ama aksam yemegini Urgup’te bulunan, ilcenin en iyi restosu Somine’de yedik. Raki-meze, kahkaha, bir miktar sikinti derken oradan geceyi sonlandiracagimiz hoplamali ziplamali bir bara gectik. Barin adi hatirimda degil, zira oraya giderken ben kendimde degildim! Ertesi sabah Soganli denen bir bolgeyi dolastik ve sonra motorlarla saat 15:00 civarinda Ihlara’dan yola ciktik ve aksamki Efes Pilsen-Fenerbahce Ulker play off macina yetistik:)

Goreme

Bu arada Efse Pilsen’in galibiyeti beni inanilmaz mutlu etti. Korac Kupasini aldiklari gunden beri takip ediyorum. Fenerbahce Ulker’in yonetim, teknik direktor, oyunculardan ozellikle Mirsat’in tum play offlar boyunca ortaya koyduklari hicbir sekilde medeniyetle, sportmenlikle ve centilmenlikle bagdasmayan asiri derece yanli tavirlarini da kinadigimi buradan soylemek istiyorum. Neden o camiadan bir halt olmayacagini -BENIM GOZUMDE- her gecen gun kanitliyorlar!

Kisa kacamak yazisi anca bu kadar yazilabilirdi sanirim. Umuyorum ki hafta sonunuz guzel geciyordur. Benimki iyi basladi. Yarina anlatirim:)

 

Life is Wonderful

 

And It takes no time to fall in love

 

But It takes you years to know what love is

 

And it takes some fears to make you trust

 

It takes those tears to make it rust

 

It takes the dust to have it polished, yeah

 

Ah la la la la la la life is wonderful

 

Ah la la la la la life goes full circle

 

Ah la la la la la la life is wonderful

 

It takes some silence to make sound

 

And It takes a loss before you found it

 

And It takes a road to go nowhere

 

It takes a toll to make you care

 

It takes a hole to make a mountain

 

Ah la la la la la la life is wonderful

 

Ah la la la la la life goes full circle

 

Ah la la la la la la life is wonderful

 

Ah la la la la la la life is meaningful

 

 

*Bu harika adam söylüyor. Tamamı burada. Sizin göreviniz, tabi eğer kabul edersiniz, sadece dinlemek:) Benim günüme kattıklarını size de katsın istedim:)*

 

** Ayrıca başlamışken Lucky adlı videosuna da bakın. Muhteşem Prag görüntüleri var:)**