Yazar arşivleri: dilayra

Yok

Gönlüm kırık bu aralar. Parçaları darmadağın. Sabah dağılmış halde çıkıyoruz yola gönlümle, akşama kadar birkaç parçasını yerine yapıştırıyorum özenle, böyle bir gayret geliyor yani gün içinde. Motivasyon mu diyoruz adına, bilemiyorum. (Daha doğrusu bu detayda düşünmek istemiyorum hiçbir şeyi.) Ama yatarken o yapıştırdıklarımın da yapışkanı iyi tutmadığından herhalde bir bakıyorum, haydaa hepsi yine bir yerlerde.. Gönlüm darmadağın, ben darmadağın, dokunsan ağlayacak halde sessizce süzülüyoruz pikenin altına sol tarafımıza dönüp, cenin pozisyonu alaraktan.

E sıkıldım artık yap-bozculuk oynamaktan. Duydun mu beni Ağustos? Sı-kıl-dım. Ya sen git artık topla pılını pırtını ya da ben. Ben hep gitmek istiyorum zaten. Kaçmak istiyorum. Durduğum her an kabahatmiş gibi geliyor, yapmam gerekeni doğru dürüst yapamıyormuşum gibi geliyor. Benden başka kimse beni düşünmüyor derken, ben bile düşünemez oldum kendimi. Gönlümü bile kırdılar, bir şey diyemedim:( Hadi kırdılar, yapıştıramıyorum bile. Yapıştırsam da bir daha eskisi gibi olamayacağını bildiğimdendir belkide. Kim bilir?

Niye kalabilen biri olamıyorum hiç anlamıyorum. Anamda babamda öyle çok gezen, hovarda takılan, akılları başka yerde insanlar değiller. Ben kime çekmişim ki? Yaşadığım yerden tutun da, yaptığım işe, giydiğim ayakkabı ya da altı üstü koluma taktığım çantaya kadar herşeyden sıkılıyorum, uzaklaşmak, yok olmak istiyorum. Kaybolmak. Kaybedilmek değil ama.. Arasında fark var! Öyle işte.

~

Kitap okumaktan aldığım keyfi şu an başka hiçbir şeyde bulamıyorum. O derece yani, düşünün:) Yemek yemek içimden gelmiyor, sadece zorunluluktan birkaç lokma. Öyle keyifle, özenle, büyük bir aşk’la değil yani. Ki yemek yemek benim hayattaki en favori 3 aktivitemden biriydi. (Birinci sıradaki ayıp kaçıyor, üçüncüsü ise seyahat etmek. Hani soran olursa diye..)

Spor adına ise yürümek dışında evde mekiklere ve kas güçlendirici hareketlere başladım, zorluyorum kendimi. İdolüm Madonna’nın şimdiki zamanı gibi değil de, bir önceki di’li geçmiş zamanındaki haline benzemek istiyorum. Aslında kırık gönlümün sızısını duymamak için zorluyorum kendimi başka can yakıcı şeylere belkide. Ne kadar daha fazla yanarsa canım vücudumun başka köşelerinde dikkatim dağılıyor, beynim gönlümün verdiği sinyallerden önce başkalarına odaklanıyor diye düşünüyorum. (Bunu bu detayda düşünüyorum bakın!)

~

Yazamıyorum.

Hepinizin zaman zaman içinden geçtiği dönemlerden birindeyim. Evet yine!

İyiyim şu sızıları saymazsak.

Onlarda geçer elbet birgün, neler geçmedi ki bugüne kadar!

 

**PS: Ne ilginç değil mi? İnsanı bir anda 2 önceki yazıda yazdığım ve hissettiğim halden bu hale getirebiliyorlar?**

 

Sevgili Ağustos..

Sana bir nevi hesap sorarak başlamak değildi niyetim inan. Ve fakat sonunda Sevgilimi hasta etmeyi başardın! Benim kronik sinüzitimi azdırdın! Başağrısından mahvoluyorum akşamları. Neden bu kadar serinsin, ve soğuksun akşamları sorabilir miyim? Birazda uzaksın sanki ya, hadi bakalım o kadar da günahını almayayım, daha 4. günün bugün. Bekleyelim, görelim, sonra değerlendirelim.

Şimdi açık konuşmak gerekirse Temmuz güzel uğurladı bizi kendi yamacından senin bağrına. Sevgili arkadaşlarımız Akvaryumdaikibalık misafir ettiler bizi bir hafta sonu cennet köşesi diyebileceğim Abant’da, yazlık evlerinde. Gerçi hafta sonumuz bahçede geçti, daha çok bahçeye misafirdik. Başka arkadaşlarlada tanış olduk, harika mangal partileri yaptık, bol bol içtik, bol bol güldük kahkahalarla. Rose şaraplar eşliğinde aperatiflerimizle haşır neşirken hafifçe portakal renginden kızıla dönen güneşi batırdık dağların ardından. Sabah erkenden misler gibi kahvaltıyı hazır ettik hatunlar olarak, masadan kalkamadı kimse öğleden sonraya kadar:) Mountain Trek yaptık, 1,5 saat boyunca neredeyse 75 derecelik eğimli tepeye tırmanırken kan ve ter içinde kaldık. Bir önceki mangalda yediğimiz herşeyi şahsen ben eritmiştim döndüğümüzde. Ama HA-Rİ-KAY-DI:) Temmuz’u böylece uğurlamıştık biz.

Sana da bayağı hareketli bir programla merhaba dedik. Ama dediğim gibi eski alışık olduğumuz zamanların aksine sıcak değilde pek bir serin karşıladın bu defa. Ben ki Kasım ayında doğmuşum, ama tamamiyle bir sıcak iklim çocuğuyum. Dört gözle bekliyorum sıcak günleri, ı-ıh yok gelemedi bir türlü. Bu yıl ne kadar da şaştı mevsimler değil mi Ağustos? Sende nasibini aldın tabiki bundan, aslında senin de günahın yok ki! Herşeyin sebebi bizleriz, biz insanlar. Bu dünyadaki herşeyi elleriyle yok edecek olan tek varlıklarız:(

Neyse işte, hafta sonu serin merin dinlemedik şehir dışından gelen konuklarımızı evimizde ağırladık Sevgilimle. Geniş geniş kahvaltı ettik, üzerine keyifli bir akşam yemeği yaptık Akdeniz Akdeniz’de. Ama bu defa çok içmedim şahsen, 2 duble rakı birde cila olsun diye bira, o kadarcık! İşte orada üşüttük hepimiz serin serin estirdiğin rüzgarına karşı mey’ler elde kahkahalar atıyor iken. Sonra gittiğimiz bir yerde de eskiden canım dediğim, en iyi arkadaşımı gösterdin bana, biraz gönlümü aldın hadi itiraf edeyim. Yıllar olmuş, uzaklarda yaşıyordu, yıllar geçmiş geri dönmüş şehrimize. Çok sevindim Ahmet’ciğimi gördüğüme, Sevgilime anlatırdım hep Manhattan ve Gölge Rock Bar zamanlarında ne kadar eğlendiğimizi beraber, ne kadar keyifli, akıllı bir dost olduğunu. İlk motorsiklete onun arkasında yolcu olarak bindiğimi. Yine almış bir motorsiklet, eski Ahmet bu, değişmesi mümkün değil.

İşte böyle Ağustos. Pazar gününüde üniversitemin (3’ünden biri, ama hangisi?) kampüsündeki yemyeşil bahçende geçirdik 6 kişilik bir ekip olarak. Güzel bir brunch yaptık. Çimenlere yayıldık, kitap-gazete okuduk. Bu arada yeni başladığım kitabım hızla ilerliyor sayende. Bu serinlikte üzerime birşeyler alıp, kıvrılıp kitap okumaktan başka birşey yapmıyorum zira akşamları. Beyaz Kaplan tavsiye kitaptı. Onu bitirip, Başak’cımın önerisi sonucu aldığım kitaba başlayacağım. Eylül sonuna kadar ne kadar kitap okusam kar, biliyorsun okul başlayacak yine.

İşte böyle. Bu arada araştırmalarım devam ediyor. Anne kuşumla yol var ya bize, hani şu fallarda mütemadiyen çıkıyor. İşte onu organize etmekle uğraşıyorum bir taraftan. Sanıyorum sen bizi yeni bir aya yolcu ettiğinde herşey tamamlanmış olacak, onuda Eylül’e hitaben yazarım, oradan okursun artık.

Hadi şimdilik hoşçakal. Ama lütfen esenlikle, keyifle, heyecanlı kal; kal ki bizde nasibimizi alalım. Ben zira biraz kendimde değilim bu aralar, toparlanmak için yardım bekliyorum. Bak, söylemedi deme. Tamam mı?

 

Hayat… Sen Ne Güzelsin, Ne Değerlisin!

 

~ Sığacık’ta Bir Akşam Sefasından, Seferihisar-İzmir 2009, Haziran ~

Eskiden daha sık söylerdim: “Bu hayata gelmeyi ben seçmedim, istemedim. Annemi, babamı, ülkemi, şehrimi, dilimi, dinimi, doğacağım yılı… Lanet olsun!” diye.

Kızgın olduğum zamanlar daha çoktu eskiden; kavga ettiğim, ağladığım, “İsyanlarda” filminin gösterimden inmediği yıllar, yaşlar.. Hep suçu atacak birileri ve bir şeyler bulurdum. Kolaydı zira böylesi, çünkü o zamanlar kendi kendime düzeltebileceğimin birtakım şeyleri, yoluna koyabileceğimin, “İsyanlarda” filminin afişini anında “Mutlulukla, Hayata İçiyorum”la değiştirebileceğimin farkında değildim henüz. Gençtim, toydum. Henüz tecrübelerden upuzun bir yol açılmamıştı hayatıma. Yaşadığım şeyleri dert sanır, hayıflanırken çevremde olup biten çoğu olaya, kayıplara, acılara, hastalıklara falan kayıtsız kalırdım. Kalırmışım:( Bilmezmişim. Yaşadıklarımı en büyük acım sanırmışım. En çok içimi acıtan, yüreğimi dağlayan şeyler onlarmış sadece de başka birşey bana koymazmış sanırmışım.

Ne kadar da yanılırmışım! Ne kadar da yanılmışım!

Hayatımdaki eksikleri bir şekilde tamamlayabileceğimi, -yerine başka bir şeyler koyarak-, yaşamımı düzene sokabileceğimi, acılarımdan, yoksunluklarımdan ders alıp onları geride bırakarak daha iyi olabilmek, daha mutlu olabilmek, iç huzurumu bulabilmek; en önemlisi de kendimi daha iyi ve doğru tanıyabilmek adına BENİM, KENDİMİN asıl çaba göstermem gerektiğini öğrendiğimden beridir çevremde olan hiçbir şeye kayıtsız kalmıyorum artık.

Ve biliyor musunuz mutluyum. Ve huzurluyum. Ve şükrediyorum her gün. Ve “Mutlulukla, Hayata İçiyorum” filmini 1001. kez seyretmekten de henüz sıkılmadım:) Bu duygularım son zamanlarda daha yoğun, ama böyle düşünmeye kendi kendime söz verdiğim yıl 2000’li yılların ortasıdır. Yani yaşım 30 olmaya başladığı zaman:)

~

Neden anlattım, neden söyledim bunca sözü?

Kayıplar yaşanıyor çevremde bir süredir, bir miktar sıkıntılarla boğuşuyor sevdiklerim:

Önce ofisimdeki 2 güzel insan babalarını ard arda kaybettiler; ama uzunca geçen hastalıklarla boğuştular öncesinde. Sıkıntılar çektiler, üzüldüler çok, yıprandılar. Üzüldüm bende. Ölümü düşündüğümde içim ürpermeye başladı. Oldum olası genç ölmekten korkan ben, hiç bana ya da yakınlarıma uğramayacakmış gibi düşündüğüm Azrail ile rüyalarımda karşılaşmaya başladım!

Korktum.

Daha yapacak ne çok şeyim, söylenecek ne çok sözüm var oysa; yazılacak sayfalar, çekilecek fotoğraflar, gidilecek ülkeler, tanışılacak yeni dostlar, davetler, tatiller, kutlamalar var daha. Üflenecek mumlar, içilecek kadehler, başında sabahlanacak mangallar, yüzlerindeki çizgileri adım adım takip edeceğim hayatlar var daha çevremde.

Geçtiğimiz hafta da benim canım dostumun yakın çalıştığı ve güzel bir arkadaşlığı paylaştığı, çok genç, hayat dolu, iyi bir insan bir kaza sonucu hayatını kaybetti. 42 yaşındaydı.

~

Biraz buruğum bu ara bu sebeplerden.

Çok mutluyum aslında, hayatımdaki tüm eksik puzzle parçaları kenardan köşeden, koltuk altlarından, kapı arkalarında yavaş yavaş çıkarak hayatımı tamamlamaya başladılar sonunda. Ama tüm bunlara rağmen bu yaşanan talihsiz acılar da bana hala daha çok yapacak şeyim olduğunu, yaşamımızın aslında ne kadar da pamuk ipliğinde olduğunu hatırlatıyorlar.

Diyeceğim;

Sevdiğinize, dostunuza, arkadaşınıza, onu sevdiğinizi söylemekten kaçınmayın. Onlara ait hissettiğiniz güzel ve anlamlı cümleler içinizde kalmasın, sadece size ait olmasın, onlar da bunu bilsinler: Paylaşın!

Evinize aldığınız herhangi bir eşyayı kullanmak için misafir gelmesini beklemeyin. Misafir Odası kavramını çıkartın hayatınızdan. Evinizin her tarafı sizinle ve sevdiklerinizle dopdolu olsun her an: Kullanarak Yaşayın!

Makyaj yapmak, o askıdaki etkileyici elbiseyi giymek, o güzel mekanda yemek yemek, tatilinizi hep aklınızda olan ama gitmeyi ertelediğiniz bir yerde geçirmek için beklemeyin. O zamanı yarın bulamayabileceğinizi de düşünün: Harekete Geçin!

~

Hayat -HER ŞEYE RAĞMEN- güzel ve değerli ve bize ait! Kıymetini bilerek, hakkını vererek yaşayın yalvarırım. Kırmayın sevdiklerinizi, saldırmayın gereksiz yere aslında çok da gereksiz bulduğunuz insanlara kolayca. Kolayca yapabileceğiniz tek şey yukarıda yazdıklarım olsun:

Paylaşmak. Sınırsızca, çoşkuyla.

Kullarak Yaşamak. Pişmanlık duymadan, özene bezene. Doludizgin.

Harekete Geçmek. Acaba mı demeden, beklemeden. O zamanın nasılsa geleceğini düşünmeden.

**Bu yazı acısını yüreğimde hissettiğim, ama onu tesellide çaresiz kaldığım, sıkıntılı bir dönemden geçen canım dostum, birtanecik Sultanıma ithaftır**

 

İki Ara Bir Dere Organizasyonu (III): KAŞ

Sea Kayak

Kalkan’dan gelirken Kaş’a doğru yaklaşık 25 km., o virajlı ve tamamı deniz kenarı yoldan görülesi güzellik için diyecek söz bulamıyorum ben. Kaputaş Plajınıda bu arada seyir edebilirsiniz mesela. Seyir terasıvari bir yer tepeden. Biz öyle yaptık. Sevgilim bayıldı. Sonra gelir gireriz demiş idik, ve fakat nazar boncuğuna ilişkin 3. olay yaşanınca otelimizden ayrılamadık motorsiklet kullanmak suretiyle Ankara’ya dönüş gününe kadar:(

Kaş’ın bende uyandırdığı şeylerin başında AŞK geliyor:) Ne enteresandır ki ilk defa 2003 yılında gittiğim bu tatil yöresine hiç AŞK’ımla gitmek, ya da orada AŞıK olmak kısmet olmamıştı. KAŞ=AŞK denklemini Sevgili ile denedim, kesinlikle tecrübe ettim ve tavsiye ediyorum:)

Yıllardır Kaş diye tuttrmamın sebeplerinin başında ilkin havası gelir. Tabi biz genelde yarımadada kaldığımız için gündüzleri şehir merkezi kadar sıcak olmaz burası. Ayrıca akşamüstü saatlerindeki serinliği de cabası. Antalya’nın bir ilçesidir, amma velakin kesinlikle Antalya’nın havasından bir haberdir. Sonra denizidir sebep burayı dilime pelesenk yapmamın bir diğer nedeni. Ben bu kadar güzel deniz başka bir yerde görmedim arkadaşlar, kim ne derse desin! Son olarak da sanıyorum -henüz- bakir kalmış, ya da kalmaya çalışan hali ve burayı sahiplenmiş insanlarıyla arasındaki enerjiyi seviyorum Kaş yöresinin.

Dilara

 

Yapılabileceklere gelince;

~ Kesinlikle çok zengin. Mesela tur tekneleri ile değişik tur rotalarından sabah yola çıkarak, akşam üstü saatlerine kadar koylarda dolaşabilir, öğlen yemeğinizi teknede yer ve bol bol denize girebilirsiniz. (Kaş-Kekova*Batıkşehir* Üçağız-Kaleköy)

~ Mesela dalışa meraklı iseniz Kaş’tan daha iyi ve zengin bir denizaltı bulamazsınız. 30’dan fazla dalış noktasında mağara dalışı, kanyon ya da batık dalışı yapabilirsiniz.

~ Ya da sea kayak denilen, mini kanolarla ekipler oluşturarak Kaleköy’e kadar uzunca bir rotadan kano yapabilirsiniz.

~ Fethiye Babadağ kadar meşhur olmasa da Kaş’da da yamaç paraşütü yapılabiliyor.

~ Xanthos, ya da Myra Antik Şehirlerinin kalıntılarına Jeep Safariler düzenleniyor.

~ Bizim Kaş’a bunu da yapmayı amaçlayarak gittiğimiz, ama gerçekleştiremediğimiz günlük geziye çıkabilir, eğer geçerli Shengen vizeniz var ise Meis adasına geçebilirsiniz.

~ Saklıkent Kanyonuna günü birlik geziler düzenleniyor. O harika kanyonda buzz suların içerisinde yürüyerek zorlu bir trek macerası gerçekleştirebilir; sonrasında da nefis gözlemeler ve yine suyu gibi buzz ayranından içmek için kıyısındaki sedirlerde yan gelip yatabilirsiniz. (Bu maddenin üzerine 2003 yılındaki ilk gidişimizde çizgi çekmeyi başarmıştık:)

Bunlar aklıma gelenler. Unuttuklarım olabilir, tecrübeli arkadaşlar ekleyebilirse çok sevinirim:) Biz, ben daha önce 2 defa gerçekleştirmiştim ama, yine ilk maddedeki tekne turu alternatifi üzerinde tereddüt etmeden karara varmış bulunduk. Bir tam günümüz bu şekilde, gayet güzel, keyifli ve bol yüzmeli geçti:) Tekne turlarını sınırsız denizde olabildiğimden ve her seferinde engin, pırıl pırıl yerlerde mest olarak sudan çıkamadığım için tercih ediyorum ben. Daha önce burada bir defa dalmışlığım mevcut, ama bir daha yapmak kısmet olamadı hiç. Sea Kayak için de heveslendik, yapmadık. Bir defa daha kesin gideceğiz, zira Sevgilim öyle dedi:) Onuda KAŞ Aşığı yaptım sanırım:) “İşte o zaman da bunu deneyelim” dedi, tamam canım benim dedim:)

Boats

Kaldığımız otel, benim daha önce Ayşegülüm Sultanımla birlikte 2 defa kalmış olduğum bu oteldi. Herşey iyi, hoştu kalışımıza ilişkin. Ben huylu olmasam -ne bileyim şezlong bulamayınca delirmesem hemen ve yukarıya tlf. açtığımızda getireceklerini bildiğim için 10 dk. sabredebilsem mesela, ya da sabah kahvaltı ederken yayınlanan -kimsenin kontrolü altında olmadığına emin olduğum- garip müziklere mesela kıl olmasam, eminim daha da hoş olabilirdi:) Sevgilimin bir derviş olması sebebiyle dengeyi bulmaya çalışıyorum, hayırlısı. Yarım pansiyon konakladık otelde ve akşam yemekleri inanılmaz lezzetli ve bol kepçeydi. Her akşam ne yazık ki rakılık yemek olduğundan, ve sadece yemek sırasında bir 35’lik devirdiğimizden sebep, Meis Adasına gideceğimiz sabah ben bir türlü kalkamadım ve de tekneye yetişemedik!

Eğlenmek için Red Point’i tercih ettik. Sonrası Mavi Bar’ın karşısındaki duvarın üzerine oturup bir akşam buzlu badem, bir akşam satıcı sevimli ufaklıktan açtırdığımız 41 tane midye dolmayı yedik. Sengül Aba’m gözlemeleri ile birlikte her gece 02:00’dan itibaren hemen yanıbaşımızdaydı. Bir akşam inanılmaz bir tesadüf sonucu İstanbul Kemancı Bar’da yıllarca bir grubun solistliğini yapmış, artık şarkı söylemeyen ve tatil için Kaş’ta bulunan ve bangır bangır AC/ DC söyleyen bir abiye rastladık Köprü 6 Rock Barda:) Sevgilimin ağzı kulaklarına vardı. Bir de Def Leppard söylediler, en son “niye saçlarım hala uzun değil” diye ağlıyordu benim adam sallarken önleri hafif açılmaya yüz tutmuş kafasını şarkının ritmine uygun bir şekilde:)

Kaş sakinlerinin favori mekanı Hideaway Cafe. Bi Lokma da tavsiye edildi. Ayrıca arkadaşımızın çalıştığı Papillion Bar & Cafe’yi de lütfen unutmayın.

Bu tatilin ünlüleri de Uğur Polat ve Özge Özder oldu. Uğur abimi zaten severim, düşeş oldu:) Sesi üzerine ses tanımam! Özge hanım da amma minik bir kadınmış, TV’de öyle görünmüyor hiç ama:( Kaş’ta bulunan sadece bu iki ünlüydü, kalanı Alaçatı ve Çeşme’de malum:)

*ps* 2007 yılındaki Kaş tatilim için buraya bir tık tık lütfen:)

**ps** 2006 yılındaki Kaş tatili sonrası yazılmış Cuma Hikayesi için de buraya bir tık:)

***ps*** 2009 yılı Kaş tatilini başka güzel bir kalemden okumak ve foroğraflara doya doya bakmak için Oytun’un bu sayfasına bir tık alalım:)

Bu arada, evet 2 nolu fotoğraftaki Likya Mezarına yürümeye çalışan kadın benim:)

 

Son olarak, bu tatilimin fotoğraflarının renk ayarlarında ciddi problemler var. Ya fotoğraf makinasından kaynaklı ya da benim diz üstü pc’min monitörünün kalibrasyonu ayvayı yemiş durumda. PC’ye aktardığımda renkleri inanılmaz kötü görünüyor! Lensim sonunda ulaştı elime. Bakalım birkaç fotoğraf çekip o şekilde deneyeceğim. Yoksa, yandım sanırım, bir de diz üstünün servis görmesi gerekecek!!

İki Ara Bir Dere Organizasyonu (II): Fethiye Ölüdeniz-Kelebek Vadisi

 

Butterlfly Valley 1

Bodrum’dan yola çıkışımız öğlen saatlerini buldu, yavaş yavaş acele etmeden vardık Fethiye-Ölüdeniz’e akşamüstüne yakın bir vakitte. (Bu arada ikinci nazar boncuğunu cebimize atmış bulunduk. 81 km. ile radar hadisesi!) Ölüdeniz’e varınca Sevgilim doğru yerde olduğumuza inanamadı bir süre, zira en son 10-12 yıl kadar önce yamaç paraşütü yapmak için buraya gelmiş ve o zamanki gördükleri ile şimdikini bağdaştıramadı pek. Sonuç olarak çok gelişmiş, genişlemiş ve her haliyle turistlik bir belde vardı karşımızda. Yukarıdan aşağıya vadiye inerkenki görüntü süper yalnız. Aşağıya sahile indik ve hemen önümüzde yer alan “İnformation Office”den bize kalacak bir yer tavsiye etmelerini rica ettik. Bu uygulama ile başka bir yerde karşılaşmadım ben, dolayısıyla oldukça işe yarayan ve kolaylaştırıcı bir hizmet olduğunu söylemek istiyorum. Büroda İngilizce bilen 3 tane genç arkadaş var. Gece 23:00’e kadar açık olduklarını söylediler. Otel, tur, yakın yerler gezileri, bilet, vs.. her türlü konuda yardımcı oluyorlar. Biz tamamen spontan yola çıktığımız için “Nasılsa bir otel buluruz” diyerekten Kaş dışındaki hiçbir yerde otel ayarlamasına gitmemiştik. Sadece vereceğimiz ücret belliydi, o kadar. Sorduk, önlerindeki fotoğraflı otel kataloğundan seçip bu oteli önerdiler; ayrıca sahile de 2 dk. uzaklıkta dediler. Tamam dedik:) Kaldığımız sürece de otelimizden çok memnun kaldık. Tavsiye ederim gayetten. Tek 2 Türk bizdik, bir sürü genç İngiliz bebe ve aile vardı. Otelimizde kalan İngiliz çocuklarla sonra dışarıda da karşılaşıp kaynaştık:) Sadece tekne turuna katıldık Ölüdeniz’den kalkan ve Göcek Koylarına giden bir grupla burada. Göcek koyları hakkaten görülmeye değer, pırıl pırıl deniz bol bol yüzdüm. Ama ne yazık ki bu güzelliği duyan geldiği için sıkış tepişti teknelerden her koy:( Umarım oralarında b..kunu çıkarmayız yakın zamanda:(

Ölüdeniz çok da canlı bir yer değil hakkaten. Gerçi ben çok kalabalık, aşırı gürültülü müzik, çılgınca partiler aramıyorum; hatta ne kadar huzurlu olursa o kadar iyi derim. Burasıda aynen öyleydi. Adına mütenasip “Ölü” sayılabilecek, ama belli bir turistlik seviyeye ulaşmış bir belde işte. Buraya gelmemizdeki asıl amaç Kelebek Vadisi olduğu için 2 akşam dışarıda yemek yedik, dolandık ve biraz dans ettik; yetti bize:) Pahalı yalnız. İngiliz parasına denk rakamlar lira cinsinden!

 

Bir gece kalıp ertesi sabah Kelebek Vadisi için sahilden kalkan teknelerden birine binmeye çalıştık bir süre!! Kıyı dalgalarla dövülüyor, Sevgilimde kocaman paraşüt çantası (Ama içinde bir gecelik kıyafet, havlu, kitap, mayo vs.. var), ayağımızda doğal olarak parmak arası terlikler, ben de plaj çantası falan bir süre zorlandık tekneye binmekte. Çünkü teknenin yanaşması ve sizinde yürüyerek binmeniz için bir iskele yok bu sahilde. Tekne kıyıya en yaklaşabildiği yerde duruyor, sizde elinizdekileri ayağınızdakileri çıkarıp teknedeki Robinson kılıklı kovboy şapkalı abiye veriyorsunuz, sonra da dalgalarla poponuza kadar ıslanarak merdivenlere tutunmaya çalışıp kendinizi tekneye atıyorsunuz:) Bu arada aynı tekne ile Vadiye yiyecekler ve içecekler de taşındığından onların da yüklenmesini bekledik bir süre: Yumurtalar, ekmekler, kasalarca içecek, çuvallarca patates..

From Butterfly Valley

Kelebek Vadisi‘nin neyi temsil ettiği ve projenin amacı şurada çok güzel ifade edilmiş. Bu vadi Dünya Mirası Vakfı tarafından, dünya üzerinde korunması acil gereken 100 dağdan biri olarak tespit edilen Babadağ’ın eteklerinde ve Kanyon duvarı yaklaşık 350-400 m. uzunluğunda. Ben bana hissettirdiklerini aktaracağım şimdi izninizle:HUZUR, MUTLULUK, ÖYLE SALAK BİR GÜLÜMSEMEYLE DUDAĞINIZIN UCUNDA OTURUP DURDUĞUNUZ, ZAMANSIZ BİR CENNET!

Vadide konaklama için ya çadır ya da bungalov imkanı var. Bungalovlarda bir gece yarım pansiyon kalış ücreti 45 TL. Çadırda kalırsanız 35 TL. Sabah kahvaltıları ve akşam yemekleri açık büfe ve gayet tatmin edici. Akşam sebzenin her türünden yemek vardı, ve o sebzelerin tümü Vadi’deki tarlalarda çalışanlarca yetiştiriliyor. Yemek yediğiniz ve gün içinde oturup kitabınızı okuduğunuz mekan tahta masalarla bezeli ve salkım salkım asmaların hemen altında. Orada saatlerce hiç bıkmadan oturabilirsiniz. Hemen hemen her yerde hamaklar var. Hamaklara uzanıp benim gibi keyif yapabilirsiniz:)

 

Hayatımda ilk defa bir bungalovda kaldım:) Son defa olabilirdi! Arsız bir cır cır böceği sebebiyle kafama kadar çektiğim çarşafın altında uykuya dalmam sabahı buldu:) Böceğin bungalovun sazlıktan yapılma çatısı üzerindeki her zıp zıp hareketi gayet duyulmaktaydı. Ayrıca ayaklarımda, kollarımda ve dahi yüzümde dolaşan minnacık karınca kardeşlerle de bayağı cebelleştim. Bungalov denen şeyi tercih nedenim en azında kapısı falan var, kapalıdır mantığından yola çıkmamdan sebepti. Ve fakat yanıldığımı bungalovun kapısının önüne gelince anlamış bulundum! Kapı, belimin hizasına geliyordu ve bungalovun her bir tarafı açıktı!! Ama sabaha kadar kıyıya vuran dalga seslerini, gece öten kuş seslerini dinlemek yine de güzeldi ve sıkıntımı biraz aldı diyebilirm. Konformist değilimdir, ama sanırım biraz huyluyum ben:)

Yapılabilecek en güzel aktivitenin meşhur şelalesine yürümek olduğunu söylediler, yürüdük bizde:) Sanırım 2 saat civarında sürdü gidiş-gelişi. Sağlıklı bir trek aktivitesi oldu ve vadiye adını veren kaplan kelebeklerle de tanış olmuş olduk. Sadece 2 farklı cinsinden gördük biz. Özellikle şelaleye yaklaştıkça çoğaldılar, ama yinede buraya adını vermelerinden sebep daha çok görebilmeyi umardım. Şelaleye yürüyüş, uzun zamandır yaptığım en güzel aktiviteydi. Kayaların arasından, gittikçe yükselen bir rampadan, şırıl şırıl akan derenin başlangıcındaki şelaleye ulaştığımızda ise üzerimizdekileri çıkarıp aynen filmlerdeki gibi şelalenin altında yıkanıp serinledik:)

Butterfly Valley 2

 

Tek sevmediğim şey gün içinde gümbür gümbür müziklerle, tıkış tıkış teknelerin ortalıkta yarattığı kirlilikti:( Bir sürü tekne geliyor, bir sürü insan çıkıyor sahile, bağırış, çağırış.. Gereksiz bence! Keşke sadece kalmaya gelenleri kabul etseler, gerçi bu gelenlere de satış yapıp yiyecekti-içecekti para kazanıyorlar ama.. Akşamüstü 17:00 olsun diye dua ediyorsunuz, tekneler o saatte ayrılıyorlar. Para demişken, Türk Lirası geçmiyor arkadaşlar:) Kelebek Para diye birşey var, oyunlardaki paralar gibi. Onunla alış-veriş yapıyorsunuz:)

OMG

Gidilmesi, mümkünse uzunca kalınması gereken bir yer. Ortalıkta gezinen tavuklar, kazlar, civcivler, bir kenarda oynaşan kangallar Kıtmir ve Kayra, yavruları şirinlik abidesi yaramaz ufaklık, arılar, böcekler, cırcır böcekleri:) Kayaların üzerinde bir “Rock Bar” var. Akşam geç saatlerde ışıl ışıl pek güzel. Dalış ve tırmanış için ekipler var; ders alıp bunları gerçekleştirebiliyorsunuz. Herşey el emeği, tüm çöp tenekelerinin üzerlerinde çeşit çeşit resimler var, boyalarla boyanmış herşey. Vadide çalışanlar hepsi bizim eskiden “bitli” diye tarif ettiğimiz hafif paspal, uzun kıvırcık saçlı, bir elinde gitar bir elinde bira olan, zayıf, güneşten kapkara olmuş, yanık tenli, güzel gözlü, eğlencelikli ve çalışkan tipler.

To the Waterfall

 

Romantik de bir mekan. Yalnız da gidilebilir, kafa dinlemek, uzaklaşmak, kaçmak ve düşünmek için. Ama sevdicekle gidip benim gibi sarmaş dolaş olma hayalleriniz varsada makbul bir yer. Benim Sevgilim romantik değil, o ayrı:) Ne yapalım, o da eksik olsun. Eğlenceli ama allah için, güzel dans eder, birde güzel güler. Canım benim:)

Son noktamız, Kaş tatilimiz kaldı bir tek. Orası benim cennetim, benim memleketim. Öyle hissediyorum. Bir bağım var, nedenini tek bir kelime ile ifade edemem, zor. Umuyorum oralarda o havayı soluyarak yaşlanabilirim. Olmadı zaten oralara gömsünler beni! Gerçi toprağa girdikten sonra nereye bakıyor olduğunun bir önemi yok ama! Ha bu arada ben organlarımı bağışlayacağımdan sebep gözlerim olmayacak zaten, bakmasa da olur:) Aman neyse.