Yazar arşivleri: dilayra

Bir Sörf Macerası Sonunda Elde Ne Olabilir?

Surf Adventure

A) Sol bacağın hemen dış bilek kısmında 3 cm. boyunda, bayağı derince bir kesik mi?

B) Sol ve sağ ellerin küçük, yüzük ve orta parmaklarında su toplaması sonrası soyulan derilerin bıraktığı kırmızı-pembe görüntü mü?

C) Her iki bacakta dizlere kadar varan morluklar, şişlikler mi?

D) Sırt, boyun kasları ağrısı mı?

E) Hepsi mi?

Tabiki bildiniz: Bendeniz için geçerli olan şıkkı işaretlemem gerekiyorsa bu kesinlikle E olacaktır! Tabi tüm bu yara-berelere ek olarak 3 günün sonunda kendi kendime bir sörf kiralayarak, yapacak duruma da geldim. Hani kazanımlarımız da olmadı değil.. İlk şıktaki kesik biraz sörf ile alakasız bir alanda gerçekleşti bu arada. Bir kayanın üzerinden basıp geçerken ayağım kaydı ve ciddi derin bir kesiğe sahip oldum. Bugün olayın gerçekleşmesinin üzerinden tam 13 gün geçti, velakin pek bir iyileşme belirtisi yok. Olmayacak gibi aslına bakarsanız, iz kalacak! Bende gidip üzerine bir dövme yaptıracağım misler gibi tam olacak! Zaten istiyordum o bölgeye, bahanem oldu:) Diğer parmak derisi yüzülme ve bacak morarma hikayeleri direkt olarak sörf tahtası ve yelken ile bağlantılı:) Kas ağrılarından bahis bile etmiyorum:) Hatta edeyim, şöyle ki;

….

Gittim, başlangıç paketi aldım; 5 saat hoca ile 5 saat kendi kendine pratikle toplamda 10 saatte sörf kullanır hale getiriyorlar adamı. İlk gün az rüzgar ile resmen oyun oynadık. Hatta ben bir ara yelkenime “püf püf” şeklinde elimden geldiğince, ciğerlerim yettiğince hava pompalamaya bile çalıştım, o kadar rüzgar yoktu yani yılın neredeyse 360 gününü rüzgarlı geçiren Alaçatı’da. O gün daha çok dengede durma, yelkeni sudan kaldırma, rüzgara göre yelkenin açısını değiştirme, sörfe yön verme gibi durumların bol bol pratiğini yaptık. Ben ve bir hatun kişi daha. Hocamız ikimize resmen özel ders verdi, bence de gayet iyiydi dersler.Bu arada ilk gün o rüzgarsız havada bile bol bol düştüm suya. Dizimdeki morluklar, biraz açıkta bordun üzerine çıkmaya çabalamamla meydana geldiler! Ellerimdeki yaralar yelkenin ipini çekerken meydana geldiler! Amma kalın halatvari ipti onlar öyle kuzum! Ertesi gün şiddetli rüzgarda yaptığım self-practise sonrasında da rüzgarla ve yelkenle cebelleşirken sırt ve kas ağrılarımla tanış olduk!

Sevgili, “Vallaha en son 15-20 yıl olmuştur herhalde sörf tahtasına çıkmayalı, yelkeni tutmayalı” dediydi bana giderken biz. İlk gün sörf hocamızın yakın markajında biz kendi kendimize ufak adımlar atarken o da sahilden bizi görüntüledi birkaç kare. Sonra bir baktım adam yok! E denize girmeyi sevmiyordu hani. Zaten Alaçatı’da yüzmek için sörfle açığa, 300 mt. kadar ileriye gidip orada girmeniz lazım.. Güneşlenmekten de fellik fellik kaçardı.. Nerdeki bu adam demeye kalmadı, yanımdan bana el sallayarak hayvani boyutlu bir yelkenle süzülüp açıklara doğru ilerledi kendisi:) “Hani 15-20 yıl olmuştu sen yapmayalı bu işi, bu ne ya, süper gidiyorsun işte” dediğimde bana “E şekerim kasların hafızası var bence diyorum sana da inanmıyordun, al sana kanıtı.” dedi. Aslında bu konularda ona bu tarz tepki gösterek ağzım bir karış açık “hakkaten mi bu kadar senedir uğraşmadın bu işle” falan dememem lazım! Tenis kortundaki ilk günümüzden sonra bu konuyu anlamış olmam gerekirdi: Evet, kasların hakkaten hafızası var! Ya da bu adam beni uyutuyor:) Uzun süredir yapmadığını söylediği başka bir spor yok allahtan, konu burada nihayetlenecek. Kış geldiğinde ne kadar iyi bir kayakçı olduğunu bilhare yazacağım, inşallah ölmez de sağ kalırsak:)

Surf Adventue 1

İkinci gün benim en eğlendiğim gün oldu. Özellikle öğleden sonra müthiş bir performan gösterdim. O gün itibariyle yelkenin yönünü değiştirebiliyor, üzerime doğru gelen acemi:) arkadaşların sörfleri ile çarpışmamak için değişik yönlere kurtarabiliyordum kendimi. Yelkenim sevgiliye göre küçük olmasına rağmen, beraber birkaç tur bile atabildik, süperdi:) Hatta selibiritylerimizden sayın Tan Sağtürk ile bile çapraz bir geçiş gerçekleştirdik açıkta. Güzeldi yani, memnun kaldım. Tabiki benim sörf yapıyorum dediğim şey ile Çağla Kubat‘ın ya da Bora Kozanoğlu‘nun çalışmaları arasında Toroslar kadar fark var, kabul. Ama ben bu işi sevdim ve diyorum ki bir dahaki sefere bir eldiven edinmeyi başarırsam daha az zarar görerek, daha az eğlencesi olan bir yazı yazabileceğimden de eminim:)

Merak ediyorsanız, gidin yapın hayatınızda eksik kalmasın derim. Deniz sever, mavi sever, macera sever, adrenalin tutkusu olanlar için bir kayıp bence denenmemiş olması itibariyle. Sürekli yapacağım bir spor olamayacak ne yazık ki. Bir defa çok pahalı bu kiralama işleri bana.. İkincisi uzak anacım Alaçatı! Denizle ilgili her aktiviteye uzak kalmayı başarabilen tek şehir olan Ankara’da yaşıyor olmam da cabası! Dalarken de ben böyleydi, anam ağlardı yazık kadıncağıza. Her cuma gecesi bin otobüse, git en yakın! dalınacak mevkiye, 4 defa dal sonra dön gel Pazartesi sabahı otobüsten sersem sepelek bir halde inerek işinin başına! Bir arkadaşım var kulakları çınlasın, Barış. İzmir’de yaşıyordu İstanbul’a taşındı. Ama duyduğuma göre Alaçatı’dakiler onun taşındığından bir habermiş, zira Barış her hafta sonu azimle sörf yapmaya devam ediyor!! Bana zor, beni aşar. Ama tatillerde gittiğim yerde sörf yapabilme imkanı doğarsa hiç durmayacağım bunu biliyorum, bu da yetiyor bana:)

Bir tatil güncesi daha burada bitiyor dostlar. Son dönemlerde oldukça az sıklıkta yazdığımın farkındayım, bu konuda beni maillerinizle taciz etmenize hiç gerek yok. İçim daha çok acıyor zira. Neden derseniz, eskisi kadar laptopımla haşır neşir değilim takdir edeceğiniz üzere, e beş ay olmuş hayatıma bir adam gireli:) Aynı evde yaşıyor, hayatı paylaşıyor olmamızda cabası. Kendimize ait zamanlar daha yeni yeni yaratılıyor, yeni yeni birbirimizi 5 dk. da olsa rahat bırakıyoruz:) Birde fotoğraf çek-e-miyor olmam, tatile gittiğimde 60-70 pozla dönüyor olmamında JTB’yi ihmal etmemle alakası var. Biliyorsunuz ki burada sadece yaşadıklarımı ya da hissettiklerimi paylaşmıyorum. Aynı zamanda çektiğim fotoğrafları, hoşa gideceğini düşündüğüm an’ları da paylaşmaya çalışıyorum. Fotoğrafsız bir yazı yayınlamak pek bana göre değilmiş gibi. O yüzden bazen yazacak birşey olmuyor, bazen de fotoğraf olmuyor yazdığımla alakalı sunabileceğim göz zevkinize. Bir görev gibi görmemekle birlikte, burada olmayı seviyorum. Buradan ulaştığım insanlarda uyandırdığım hisleri, iyi şeyleri seviyorum.

Velhasıl, en kısa zamanda yeni bir yazı ile buluşmak üzere diyerek huzurdan ayrılıyorum. Bu da haftalık planlı-aktivite listesinden geride kalanlar, bakın görün ne kadar meşgul bir kadınım:)

06 Ağustos Çarşamba gecesi Dostlarla tatil dönüşü Balıkçıköy buluşması

07 Ağustos Perşembe?akşamı Spor Okulunda 19:00-21:00 arası tenis

08 Ağustos Cuma gecesi Sevgili arkadaşımız Natali’yi Amerika’ya uzun tatile uğurlama okasyonu

09 Ağustos Cumartesi sabahı Spor Okulunda 07:00-09:00 arası tenis

10 Ağustos Pazar sabahı Spor Okulunda 07:00-09:00 arası tenis

Alaçatı ~ Mavi Kapı:)

Blue Door

Alaçatı’da tüm evler taş, kapı-pencereler de mavinin envaye çeşit tonunda. Türkiyenin tek sakız ağacı bahçesine sahip beldesi Alaçatı. Bu sebeple kendisine karşı hislerim çok derin, beni çok etkiledi. Bir kere ben taş ev konseptini çok hoş bulurum. Mavinin her tonuna tabir yerindeyse “hastayım”. Damla sakızının kokusuna ve tadına bayılırım.

Kendisiyle tek sorunu topuklu ayakkabılarımla merkezinde arz-ı endam etmem sırasında yaşadık o kadar:) Sokaklar dar ve arnavut kaldırımlı olunca, haliyle akşam yemekleri için giydiğim uzun ve ince topuklu ayakkabılarımla bir hayli zorlandım. Hatta bir gece topuğum direk taşların arasına girdi ve ben bir sonraki adımı atamadım:) Zaten döndükten hemen sonra ayakkabıları elime almamla, tamirci ustasıyla buluşma vakitlerinin ivedilikle gelmiş olduğunu görmem de bir oldu.

Genel bir tabir vardır “yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğin gördüğün yerleri anlat” diye hani. Alaçatı’da görülebilecek çok fazla birşey olmamasından sebep sanırım benim kendisine ilişkin söyleyebileceğim şeyler de sınırlı kalacak: Alaçatı beldesine otobandan gelirken görülen sıra sıra dizilmiş Türkiye’nin ilk rüzgar enerjisi üreten devasa rüzgar gülleri, merkezin girişinde yer alan eski değirmenler, oldukça sığ ve üzerinde rengarenk yüzlerce kelebek konmuş hissi uyandıran serin denizi, akşam üstü saatlerinde kalabalıklaşmaya başlayan sokakları, özel ve güzel birkaç bina ve eski kiliseden bozma cami. Hepsi bundan ibaret.

Street From Alacati

Biz sörf dışında yeme-içme ile ilgiliydik her zamanki gibi:) O sebeple birkaç güzel keşfi paylaşmak istiyorum gidecekler için:

İlk akşam çok hoş bir mekan keşfettik ara sokaklardan birinde, Kalamata‘nın çaprazında: Barbun BAR. O akşam çok aç değildik dolayısıyla sadece birkaç kadeh içip sohbet edebileceğimiz bir yer bakınıyorduk. Çok isabetli bir seçim yapmışız. İçeri baktığımızda kocaman bahçe çok güzel dekore edilmiş, ışıklar, mumlar ve çiçekler çok özenli yerleştirilmişti. Kapı girişinin hemen sol tarafında bir uzunca masa ve üzerinde taze bir sürü baharat, soya sosu, zeytinyağları, çeşitli sebzeler ve çiğ deniz ürünleri ile değişik boyutlarda wok tavalar ve bir ocak bulunuyordu. Ocağın başında da çok şeker genç bir hanım. Bahçeye doğru ilerlediğinizde ise bu defa girişteki masanın bir boy küçüğü, üzerinde henüz hazırlanmış mezeler ve çeşitli kaseler içerisinde sizin isteğiniz doğrultusunda salata olacak yeşillikler bulunuyordu. O masanın da başında bir hanım vardı takdir edeceğiniz üzere. Evet, Barbun Bar hanımlar elinden çıkma bir mekan. Sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz orta yaşın biraz üstü bir hanım, daha sonra  yemek yemek için gittiğimizde rezervasyon yapılmış birkaç masanın çiçek-böcek düzenlemesi ile uğraşıp, etrafındakilere ne yapmaları gerektiğini söylüyordu zira. İlk akşam Lounge tarz müziği, ve uzun zamandır içmediğimizi farkettiğimiz Jack Daniels‘ları ile bizi -elektrikler kesilene kadar- fethetti Barbun. (Şansımıza bir çalışma nedeniyle elektrikleri kesilince mekandan erkenden ayrıldık.) Son akşamımızda da burada yemek yedik. Erken gidip içkilerimizle oyalandıktan sonra geçtiğimiz şirin masamıza peynir-kavun ikilisi, güzel bir ege salatası, midye dolma (tadı damağımda, muh-te-şem-di!), kalamar tava, deniz börülcesi ve tahinli patlıcanı konuk ettik bir küçük 35.lik Tekirdağ ile beraber.

Alacati Street

Oradan ayrılıp bu defa ters istikamette güzel müzik yapan bir yer ararken Rolling Bar‘ı bulduk.Şarabi‘nin karşısında hemen. Dışarıda bira içebileceğiniz, arada sapıtsalar da güzel rock parçaları dinleyebileceğiniz bir mekan. Sonraki akşam yemeğimizi ise Şarabide yedik. Ambiansı çok hoş, yemekleri lezzetliydi ve pek tabi seçtiğimiz 2002 Chianti şarabı duble harikaydı. Yemeğin üzerine içtiğim damla sakızlı türk kahvesi geceye son noktayı koydurttu bana:) Gelirken birkaç paket getirdim yanımda. Ayrıca söylemeden geçmemek lazım, İmren Pastanesinden aldığımız damla sakızlı kurabiyelerin tadını da hiç unutamayacağım sanırım, kesinlikle tatmaya değer.

Ilıca‘da bir akşamüstü, tavsiye üzerine, gittik Kumrucu Şevki‘yi bulduk. Birer kumru yedik. Ne menem birşeydir hep merak ederdim. Nasıldı derseniz, benim için müthiş bir deneyim olamadı. Zira ben daha güzelini evde hazırlayabiliyorum:) Sadece ekmeği farklıydı, ama yakında ekmek makinası alacağım için onun da hakkından gelirim diye tahmin etmekteyim:) Ve fakat bu Kumrucu Şevki Baba bu işten oldukça para yapmış olmalı ki, 3 tane dükkanı vardı küçücük Ilıca’da!

Kumruları yedikten sonra, rüzgarda uçmamaya çalışarak sığınacak bir yer ararken Yıldız Burnu mevkiinde çıktı karşımıza Cafe No:15. Eski Cumhurbaşkanlarımızdan rahmetli Celal Bayar’ın evinin ön tarafı, aile efradı tarafından cafe olarak halka açılmış. Özellikle çalan jazz albümleri beni mest etti. Biraz kendimize gelince aynı sıradaki Pechos adlı rock barına gittik. Ilıca’da daha fazla vakit geçiremeden döndüğümüz için bir dahaki tatilimde Çeşme-Ilıca-Aya Yorgi Koyu, Dalyanköy ve civarını da görmek istiyorum çok.

Öğlen yemeklerimizin tümünü Alçatı Surf Paradise Clup‘da yedik. Bence yemekleri ortalama idi, fiyatları ise tavan! Bir akşam da önce liman üzerindeki Shaka Pansiyonun o güzel ve ferah barındaki bir R&B Partisine katıldık, daha sonra da soluğu Babylon‘da aldık. Naim Dilmener vardı DJ olarak, eski Türk Hafif Müziği parçalarına ait bir gece oldu. Çok eğlendim, çok içtim, topuklarımı yüzlerce defa aralıklı her yere taktım dans ederken. Ama çok çok çok eğlendim:) Ne kadar da kalabalıktı Babylon, gözlerime inanamadım!

Bunlar yapabildiklerimiz. Elimde güzel bir liste olmasına rağmen sadece 4 günümüz ve sörf öğrenmek için çok isteğim olunca bütün günü plajda geçirmemizden sebep çoğunu yapamadık. Ama özenle oluşturduğum listemi burada paylaşıyorum. Siz gidin bari, ühühhühü..

Detail From The Table

………..

~ Alaçatı ve Çevresi Gidilecek Mekan-Yenecek Yemekler ~ 

İmren Tatlı ve Helva Evi: Sakızlı ve mercan köşklü dondurma, Sakızlı Kurabiye (Mercan köşklü limonata içdim, bayıldım.)

Yıldız Restoran: Selanik usulü soğan böreği

Tuval: Gül Baklavası, Zom Patlıcan, Muska böreği, Paşa mezesi, Sucukaki köftesi.. (Burası her daim inanılmaz kalabalık olduğu için önünden her geçtiğimizde içimiz giderek bakakaldık! Sosyetik ve ünlü çoğu insan buranın müdavimiymiş.)

Köşe Kahve, Merkez Kahve

Fahir Balık Restorantı: Salaş bir mekanmış, ama kömür ateşinde lezzetli balık alternatifleri mevcutmuş.

Büke Pansiyon: Güngör hanımın özel asma filizi yaprak dolması ve sörfçü böreği çok meşhurmuş!

Ilca-Şifne Koyu: Balık yemek için en uygun mekanlar buradaymış!

Dost Pide: Ilıca’da. Tahinli pidesini denemek lazımmış.

Aya Yorgi Koyu’nda Paparazzi: Çok güzel müzikler yapan, jazz çalan, yemekleri ve ambiansı ile çok popüler bir mekanmış.

Can Baba: Çeşme Çiftlikköy’de balık-rakı muhabbeti için tavsiye edilmişti.

……………….

Ünlü şahsiyet olarak Köşe Kahve’de sakin ve asil bir biçimde otururken selamlaştığım, eski okul arkadaşım, Ece Sükan ve hemen hemen her gün ve akşam kendisiyle burun buruna olduğumuz Tan Sağtürk vardı Alaçatı’da gözüme çarpan. Tan Sağtürk’ün çarpmaması olası değildi zira pek neşeli, enerjik, yüksek sesle konuşan, biraz göbek salmış, tüm gün sörf üzerinde ve dibimizde röportaj vermesinden sebep bu tatilimin en akılda kalıcı ünlüsü kendileri oldu efendim. Kendi deyimiyle Bergü ile (Bergüzar Korel) bundan sonra nerede tatile gideceklerini biliyorum, ama ı-ııh söylemem:)

Sörf deneyimim ile ilgili olarak son bir yazı yayınlayarak noktalayacağım Alaçatı tatilime ilişkin izlenimlerimi. Süper bir haftasonu diliyorum:)

Tatilin Kötüsü Olur Mu A Dostlar?

Beach From Alacati

~ 1.500 km

1 haftada motorsikletle yapılan yol mesafesi. Bence fena bir rakam değil ne dersiniz? Gerçi bunlar kadar olamayız, ama böyle giderse benimde taş gibi bir popoya sahip olmam an meselesi:)

Sabah 05:00’de yola çıktığımızda Cumartesi sabahı, tam 3 saat sonra Afyon Varan Tesislerindeydik. Arada sadece 1defa mola verdik. O da gayet sıkı ve temkinli giyinmemize rağmen sabah soğuğu etkisiyle donmamıza ramak kalmasından sebep! Binicilik yapanınız var mı bilmem, ama ilk defa uzun süre at üzerinde kalırsanız hani aşağıya indiğinizde bacaklarınız parantez kıvamında kalır ve sünnet olmuş bebeler modunda yürürsünüz.. İşte tam da öyle oldu bana.. 2 saat motor üzerinde, saatte ortalama 130-140 km. hızla gidip aşağıya inince bacaklarımın bu aldığı şekilden sonra açılması biraz zaman aldı. Ama Varan’ın süper kahvaltısı, kocaman tostları sonrası kendime geldim:) Seferihisar’a ulaştığımızda saat öğlen 14:00’dı.

Uzun yol motorsiklet yolcularına ufak birkaç tavsiyem var aslında iki paragraf arası:

Birincisi, mutlaka saat başı mola verdirin kullanan arkadaşınıza! Dönüş yolunda biz böyle yaptık, çok daha rahat geldik. 5-10 dakika bile yetiyor.

İkincisi, sabah erkenden yola çıkacaksanız mutlaka içinize uzun kollu birşeyler, ayağınıza kalın-uzun çorap giyin. Eldiveni de eksik etmeyin. Bizim üstümüzde gayet kalın montlar, içimizde t-shirtler vardı! Diğer taraflar tamamdı..

Sonuncu tavsiyem ise, mümkünse eğer poponuzun nazik kısımları için birer çift vatka edinin yola çıkmadan önce:) Ben Eylül ayındaki 2. tatilim için böyle yapmayı planlıyorum zira:) Sevgili çok gülüyor ben böyle söyleyince, beni popomda vatkalarla düşünemiyormuş:)

Cat

Seferihisar’da yazlıkta 1.5 gün kaldık. Balıklar mangalda, rakılar kadehlerde, sohbet-muhabbet, buzz gibi deniz, buzz gibi bira, hamaktı-salıncaktı derken Pazartesi sabahı ayrıldık mutlu mesut Alaçatı’ya otelimize doğru.

Yukarıdaki sevimli kedi, ailenin emektar kedisi Boncuk. Çok şeker, fazla hareket ederken göremediğim bir canlıydı kendisi. Bahçede salına salına dolaşıp, milletin ayaklarının dibinde yatıyordu mütemadiyen.

Breakfast

Otelimizden memnun kaldık. Bir kere çok temizdi, bembeyazdı odaları, duvarları, kullanılan mefruşatı. Misler gibi çarşafları, havluları her gün değiştiriyordu Sevda Hanım. Otelin sahibi doğma büyüme Alaçatı’lı Ümit beyin Ankara’lı eşi Sevda Hanım. Köy Kahvaltısı olarak sundukları serideki tüm reçeller bizzat kendisinin elinden çıkma. Kahvaltı, en sevdiğim öğün bilindiği üzere, özellikle tatillerde. Köy Kahvaltısında 3 çeşit ev yapımı reçel, 3 çeşit zeytin, 3 çeşit peynir, 3 çeşit tazecik ekmek, bol zeytinyağında yüzen kekikli domatesler ve yeşillikler tabağı bulunmaktaydı. Oda + kahvaltı şeklinde çalışan otelimiz, şehir merkezindeydi. Kocaman bir bahçesi, bahçesinde domatesler, biberler, patlıcanlar, salatalıklar vardı. Kahvaltı ettiğimiz bahçenin diğer kısmı ise incir ağaçları ve asmalar altındaydı. Motorla 5-6 dakikada Liman’a, sörf cennetine ulaşıyorduk her gün.

Otel ararken bayağı bir alternatife bakmıştım. Çok güzel, çok şık, çok elegan, çok romantik oteller var Alaçatı’da. Ama ne yazık ki yatmak için uğrayıp, sabah kahvaltısını tadacağımız bir yer için dünyanın parasını vermeye de gönlüm razı olmadı hiç. Ne yaptık? Otellere dökeceğimiz parayla sörf yaptık, yedik ve içtik. Pişman mıyız? HAYIR:) Otelimizi tavsiye eder miyim? Kesinlikle EVET:)

İlk gün, daha önce defalarca burada sörf yapan arkadaşlarımın da tavsiyesiyle kendimize kaldığımız 4 gün boyunca konuçlanacak mekanı bularak buraya alışmakla geçti. Bunları da sonraki yazıya saklayayım: Sörf maceralarımızı, Alaçatı’da tattığımız hoşumuza giden tatları, gittiğimiz mekanları, gördüğümüz ünlüleri, en yeni dedikoduları falan yani:)

Yuh Artık!!

Acaba temiz su konusu mu moralini bozdu takacak yer arıyor..

 

Yoksa Atatürk Orman Çifliginin arazisini tirtiklamaya doymadığı ve hayvanat bahcesini yeniden duzenleme yetkisini de ustune aldigi halde gozu hala ODTÜ Ormanında kaldığı için mi tüm bunlar..

 

Benim fakülte de mühürlenen binalar arasında. İster misiniz diplomalarıda geçersiz saysınlar!!

 

http://www.ntvmsnbc.com.tr/news/453270.asp

Geçmiş Hafta Sonundan Gelecek Haftaya Bakış!

Me With Helmet

Harika bir hafta sonu geçirdim, sizinkinden iyi olmasın:)

~ Cuma akşamı Ankara’da yeni açılan Siddhartha adlı mekanda (Büklüm Sokak’ta, Gordion Otel’in yanında) Mayıs ayında tamamlanmış bir expedisyonun video sunumunu izledikten sonra, Eylül sonunda gerçekleştirmeyi planladığımız –Hiçbir suretle bu expedisyonla bir alakası olmayan– bir yolculuğun üyeleri olacak, daha önce tanışmadığımız bir çift ile tanış olduk. (Herşey ayarlandı gibi, heyecanla o tarihi bekliyorum. “Hayallerim Listesi”nde yer alan bir maddenin yanına daha tik atacağım:) Süpriz:)

~ Cuma akşamı uygun bir saatte yattıktan sonra sabah 06:30’da kalkarak Spor Okulu’na, saat 07:00-09:00 arası rezerve ettirdiğimiz tenis kortuna uzadık. Bizim evden Spor Okulu’na, o saatte motorumuzla varış süremiz tam olarak 3 dakika:))

Oldukça iyi performans gösterdiğimiz oyunumuz sonrası klasikleşen çift kaşarlı tost ve ayran muhabbetinden sonra soluğu evde aldık ve birkaç saat dinlence yaptık:) Benim et-dürüm-kebap ile arası çok nadir düzgün olan Sevgili ile tantunicide ufak çaplı bir ziyafet çektikten sonra da alış-veriş turumuza startı vermiş olduk! Ben şimdiye kadar hiçbir suretle bulunmadığım bir mağazadan, muhtemelen –Sevgili ile tanışamasaydım– yüz yıl geçse de aklıma kolay kolay gelmeyecek bir alış-veriş yaptım! Evet, yukarıdaki fotoğrafta görülen ekipmanlar benim! (Neredeyse kaskımla beraber yatacaktım gece:) Ne yapayım çok güzel 🙂

Cumartesi akşamı alış-veriş sonrası artık diğer adreslerimizden biri haline gelen James Cook‘da yemek ve alkol sonrası, yine hayret verici bir şekilde uygun bir zamanda eve ulaşıp bir DVD eksiltmeyi başardık yaptığımız 10 küsürlük DVD alış-veriş sepetinden:)

~ Pazar sabahı aynı saatte kalkıp, aynı saatteki kort rezervasyonumuza yetiştik. Eve dönüp bu defa süper bir hafta sonu kahvaltısı yaptık: Menemenli, su börekli, ballı, bostan bitkileri tabaklı.. DVD sepetinden ikinci bir DVD daha seyredip, alış-verişin bu defa Sevgili‘yi ilgilendiren kısmı için tekrar dışarı attık kendimizi. Alış-veriş sonrası guruldayan midelere bayram ettirmek amacıyla benim kampüsteki Park Restourant’a uğradık. Güzel ve keyifli, bol sohbetli bir yemek sonrası eve -Şaşırtıcı bir biçimde– yine makul bir saatte ulaşarak mis gibi yatıp uyuduk.

Bu haftaya baktığımda ise gördüğüm manzara şu şekilde haftalık ajandamda:)

~ Pazartesi akşamı, saat 20:00-21:00 arası Spor Okulunda tenis!

~ Salı akşamı, saat 19:15’de YoGaShala’da yoga!

~ Çarşamba akşamı, saat 20:00-21:00 arası Spor Okulunda yine tenis!

~ Perşembe akşamı, iş çıkışı kuaföre uğranıp saçların hakkından gelinecek!

~ Cuma akşamı, iş çıkışı Fatoş Abla’ya uğranıp mani&pedi olayı halledilecek!

~ Cumartesi sabaha karşı 04:00’da İzmir-Seferihisar-Alaçatı-İzmir rotası için motora atlanıp yola çıkılacak:)))

Hayatımın ilk motorla uzun yol seyahati olacak bu. Bu sebeple kalbimin gümbürtüsünün çevreye vereceği rahatsızlıktan dolayı şimdiden özür dilerim:)

**”Olasılıksız” bitti sonunda. Şimdi darısı “Ye, Sev, Dua Et”in başına:)**