Aylık Arşiv: Haziran 2005

Bir Hafta Sonu Daha Geldi ..

Hoş geldi haliyle. E hava sıcak, yapılacak plan-program, aktivite çok olunca dolu dolu bir hafta sonu beni bekliyor.

Kısa özetlerle hafta sonu planlarıma geçeyim;

İlki, sunumumu yaptım asistan arkadaşlarımıza. Asistan Oryantasyon Programı içerisinde bulunan, aslen koordinatörümün sorumluluğu olarak geçen, ama kendisinin İspanya sahillerinde bir kongreye katılım için yurt dışında bulunması sebebiyle bana kalan “Hasta Güvenliği” ve “Akreditasyon” çalışmaları hakkında bilgilendirme sunumumu gönül rahatlığıyla tamamladım. Tıp bilgim süper düzeyde olmadığı için hekimlerle aşık atma durumum gerekirse ne yaparım diye düşünüyordum; ama birincisi beni çok zorlayan soruları olmadı o anlamda. İkinci olarak da bir sosyal bilimci olarak bu kadar tıbbi terimi başarıyla ve hakkıyla kullandığım için de tebrik edildim üstelik:)) Şımardım, itiraf ediyorum. Hekimlerle uğraşmak zor, mümkün olduğu kadar bulaşmamaya çalışıyorum:))

Ayrıca dün akşam, yıllardır kestirmeye bir türlü razı olamadığım, bu sebeple mısır püskülü formatında adlandırılan belime gelmiş uzun saçlarımı kestirdim!! Kat kat dediğimiz şekilde.. Hem de daha ileri gidip kahkül bile yaptırdım. Fena olmadı gibi. Tüm dost ve arkadaşlar yakıştığını söylüyorlar. Fönlü haliyle hayat güzel tabi, yarın spor sonrası alacağım duşun hemen ardından bu konuda ne hissettiğimi daha net açıklarım!

Biraz önce öğlen yemeğinden geldik. Natalie ve Lale ile beraber, haftanın bu son günü personel yemekhanesinde taze fasulye ve milföylü börek yemek yerine, Güniz sokakta bulunan NATURA Cafe’de, ağzımıza layık bir şeyler yedik. Tercih nedenimizin başında Natura’nın çok hoş sarmaşıklarla, güllerle, bilumum çiçeklerle bezenmiş, serin bahçesi olması geliyordu elbet.

Şimdi ofiste yine iş üzerinde olacağım. Hafta başı HACCP konulu bir eğitim düzenledim. Ardından da 3 gün boyunca hasta ve personele yemek çıkaran mutfağımızın HACCP İç Denetimi var. (Mutfağımız bu belgeye sahip ilk kamu kurumu!) Tüm bunlarla ilgili herşeyi gözden geçirmemiz gerek.

Sonra…. Güzel bir hafta sonuna başlangıç yapmak üzere doğru eve.

Akşam Simla’cım ile yemek yiyeceğiz. Simla, benim “ODTÜ Mezunlar Derneği Öğrenci Danışmanlığı Projesi” kapsamında katıldığım çalışmada danışmanı olduğum öğrencim. Sosyoloji 3. sınıfta, finalleri bugün bitiyor ve o İstanbul’a gitmeden önce son defa buluşup, yaz stajı ve programları konusunda konuşacağız.

Ardından da MR&MRS SMITH filmine gitmeyi planlıyorum. (Brad Pitt ve Angelina Jolie)

Cumartesi ve Pazar sabahları sporda geçiyor zaten. Yarın akşam üstü saat 4 sularından itibaren Lostar’ın terasında sevgili Selam’ın doğum günü kutlamasına başlayacakmışız. Muhtemelen gece orada biter.. Pazar’da malum evde bol gazete okumaca ve belki bir sinemaya gitmece ya da İncek civarlarında minderli bir bahçede yatmaca şeklinde geçecek:)) Bu arada bir zaman yaratıp, bir ufak işimi halletmem lazım. (Yine bir sunum için slayt hazırlamam gerek!!)

Hafta sonunuz çok keyifli, dolu dolu ve sevdiğiniz insanlarla beraber geçsin. Bu dünyada kaybetmekten en çok korktuğum şey; sevdiğim insanlardan ayrı, yapayalnız bir hayat geçirmek. Hafta sonu sevdiğiniz insanları telefonla da olsa arayın. Ben öyle yapacağım.. Söz, vallaha:))

Olmak İstediğim Yer?

Şu an saat 14:06. Ofisteyim ve yarın ilk defa karşılarına çıkacağım intern grubuna “Hasta Güvenliği ve Hekimlerin Sorumlulukları” ile ilgili bir sunum hazırlamaktayım.

Hava sıcak, ofiste klimaları bir açıyoruz, bir kapatıyoruz. (Hastalığa davetiye çıkarıyoruz bir taraftan yani!)

Bugünkü verdiğim eğitimin uzaması ve sıcaklardan dolayı yemek yeme isteğimin kaçmış olmasından sebep, aç karnına oturuyorum bu saat olmuş!

Radyo çalıyor masamın üzerinde, ama bir türlü bana hitap edemiyor; uğraşıyoruz , didiniyoruz ama nafile! Konsantre olmam lazım, bunun için de iyi bir müzik!

Zaten sigarayı bırakma eğilimindeyim, bahane yaratıp kafamı toplamak için dışarıda da tütemiyorum! (Ama dikkatinizi çekerim, azimliyim, kaçmıyorum dışarı sigara ayağına, konsantre olacam diye…)

Annemi de özledim üstüne üstlük.

Diyorum ki…

Ben şu anda başka bir yerde olsam. Işınlanmayı icat etmeyecekler ben yaşamaya devam ederken, ama olsun. Düşlerimize, yaratıcı gücümüze kim engel? Nerde olsam? Acaba nerde olsam???

Hata Yapmak İnsana Özgü!

“To Err Is Human” 1999 yılında Amerika’da yayınlanmış bir raporun başlığı: Hata İnsana Özgüdür.! İşim gereği bu raporla biraz fazla haşır neşirim. Aslen, tıbbi hatalar, hasta güvenliği ve bunlara ilişkin istatistikler üzerine bir rapor bu.

İşimden ayrı tuttuğumda da bu başlık, hayatımda ve hayatımızda oldukça önemli bir yer tutuyor diye düşünmekteyim. Hepimiz muhtemelen, zaman zaman durup şu soruyu kendimize sormuşuzdur: Ben nerde hata yaptım? Hata mı yaptım acaba? vs…

Hata yapmak insana özgü, eğer hatalarımız olmasa, yanlış yapmasak doğruyu (herkese göre değişen) bulamazdık.

Eğer hata yapmasak, hayatın çok yönlülüğünün farkına varamazdık..

Eğer hatalarımız olmasaydı büyüyemezdik, olgunlaşamazdık.. Hayata karşı duramaz, savaşmayı, mücadele etmeyi bilemezdik. 

Kötüler var ki iyilerin kıymetini bilelim diye.. Yanlışlar var ki doğruların hakkını verelim diye.. Acılar, sıkıntılar var ki mutluluğun, huzurun tadına varalım diye.. Hayatta her şeyin bir nedeni var ve hiçbir şey için de hiçbir zaman geç değil!

Dün Geceden…

Uykum kaçtı dün gece..

Kitaplığımın önünde bir şeyler aradım okumak için.. Sonra elime aldığım bir kitabın arasından bir kağıt parçası çıktı.. Kağıdın içinde bir şiir.. Şiirin altında bir imza: Ahmet ALTAN. Kimin verdiğini hatırlamaya çalıştım, ne yazık ki hatırlayamadım:( Daktilo ile yazılmıştı, sanıyorum bilgisayar teknolojilerine geçmeden az önce edinmişim kendilerini..

Okumaya başlayınca şiiri hatırladım; Duracaksın’dı adı… O anki, dün geceki hislerime, daha doğrusu birilerine anlatabilmek istediğim düşüncelerime o kadar güzel tercüman olmuştu ki şiir! Hemen dedim paylaşayım “Maviye Yolculuk’ta”… Alan alsın mesajı, almayan da keyifli bir şiir okusun günün bu vakti:)

DURACAKSIN

Acı,

ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,

öfke,

kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,

keder,

yaşlı bir ağaç gibi üzerine yıkıldığında,

duracaksın…

Durup,

gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın.

Sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin,

Çiçeklerini koklayıp, derin bir soluk alacaksın.

Ölüm seni kuşattığında,

tam da o anda, hayatı düşüneceksin.

Acıyı, kederi, öfkeyi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın,

bir zaman “Dinlenin biraz” diyeceksin…

Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün istiridyeleri açarak,

bir sevinç arayacaksın.

Hayaller kuracaksın.

Hatıralarını bir defa daha gözden geçireceksin.

Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri.

Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri.

Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan tenleri.

Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına gülenleri.

Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını, sevdalarını, sevişmelerini, özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine.

Hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları sıkıca kucaklayacaksın.

Ölüm her taraftan üstüne saldırıp seni kuşattığında,

tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah.

Belki bir mektup alacaksın.

Sana gülümsemesini istediğin gülümseyecek belki sana

Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde kaybolduğunda, tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin.

Gözcünün “Kara göründü” diye bağırdığını hayal edeceksin.

Kara hiç görünmese bile, hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini bileceksin.

Çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu hedefle mana kazandığını anlayacaksın.

Her şeyini kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin.

Neyi aradığını hiç unutmayacaksın.

Sevinçlei ne kadar hatırlarsan, acının dernliğini o kadar kavrayacaksın.

Yaşadığını ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar çok düşünürsen, öfke o kadar keskinleşecek.

Karanlık inerken, ışığa daha dikkatli bakacaksın.

Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı bir uçurum koyduklarında, nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce, geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.

Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin.

Bir çiçek iliştireceksin yakana.

Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini..

En çılgın hayallerini..

En çağıltılı kahkahalarını..

Acı,

ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,

öfke,

kızıl bir küheylan gibi at koşturduğunda,

keder,

yaşlı bir ağaç gibi üzerine yıkıldığında,

duracaksın…

Durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın.

Sana, iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin,

çiçeklerini koklayıp, derin bir soluk alacaksın.

Ölüm seni kuşattığında, tam da o anda, hayatı düşüneceksin.

Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın,

bir zaman “Dinlenin biraz “diyeceksin.

Onları şefkatle dinlendireceksin.

Çünkü onlara yeniden ihtiyacın olacak!

Baş Ağrısı İle Geçen Bir Hafta Sonunun Ardından..

Yaz mevsiminin ilk ayı ve 6. gününden “günaydın”.. Hava güzel, güneş pırıl pırıl tepemizde.. Masada beni bekleyen sıkı bir iş listesi.. Şiş bir boğaz.. (Ne yazık ki boğazımın neden şiş olduğu ve beni rahatsız ettiğini biliyor ve bundan kurtulmam gerekliliğinin sinyallerini bu son 1-2 aydır şiddetle hissetmeme rağmen bir şekilde kaçıyordum.. Artık yeter sanırım: Bu sigara içme işine bir son vermeliyim.!)

Güzel bir hafta sonu geçirdim, ama dünkü aktivitelerimiz sırasında biraz rüzgar yedim herhalde. Bundan sebep, akşamüstü saatlerinde başlayan şiddetli baş ağrılarım beni geceyarısına kadar terketmemekte direndiler.. Aldığım ilacın etkisini göstermesi ise biraz uzun sürdü. Halen bir miktar sersemlik var üstümde!

Dün, Gölbaşı mevkiinde yer alan “Bizim Çatı” adlı bir yerdeydik.. Hoş, yeşil bir mekan, göle sıfır:) Bir arkadaşımızın doğum günü kutlaması için yaklaşık 15 kişi oradaydık saat 15:00’den itibaren. Upuzun bir masa, üzerine sırasıyla gelen salatalar, sigara börekleri, patatesler.. Ve de gelmekte geciken etlerimiz, etlerden 1 saat önce gelen mangallarımız! Ortam yemyeşil, ama bir miktar(!) polenli olduğu için ve de aramızda polen alerjisi olanlar bulunduğundan dolayı önce biraz stresli olsakta, sonra karnımız doymaya başlayınca sakinleştik toptan:) Yemek üstüne Tim’le beraber biraz basketbol oynama girişiminde bulunduk. Herhalde basketbol topunu elime almayalı birkaç yıl olmuştur. (Ortaokul ve lisede voleybol takımındaydım; ama basketbolu da çok severdim) Yıllar sonra tekrar topu elimize alınca kendimizi kaptırdık biraz; az kalsın eriyip gidecektik! (Azıcık terledik de! Çok az! Baş ağrımda bununda etkisi var, biliyorum..)

Havalar ısınmaya başlayınca hep beraber en severek yaptığımız şey piknik, mangal; olmaktan en hoşlandığımız yerler ise Göl kenarı (Ah İstanbul, ah Antalya…) ve yeşil alanlar oluyor. Salkım söğütlerin altı olması şartıyla ama:)

Hafta sonu vaziyetleri böyle olunca, aldığım filmlerde elimde kalıyor tabi ki.. Sadece cuma gecesi, aldıklarımız arasından “Bad Boys II”yi seyrettik ve ben bu filme 10 üzerinden 8 verdim.. Bunun çoğu da güzel ve özenli çekilmiş bol aksiyon sahneleri içindi.!

*Tüm fotoğraflar, dünkü organizasyona aittir.! Grubun fotoğrafçılığı görevini dün başkalarına devrettim, bu sebeple beni sevdiğim insanlarla beraberken göreceksiniz.

Cüneyt, doğum günün tekrar kutlu olsun!