Aylık Arşiv: Ekim 2005

Ayşegül MUTLU Olsun..

Canım arkadaşım var ya benim: nam-ı diğer AYŞEGÜL SULTAN.. İşte bugün canı biraz sıkkınmış onun..

Hiç kıyamam.. Onun canı sıkkınken benim iyi olmam düşünülemez bile. İyi dostlar öyle  hemencecik bulunmazlar. Her kapının arkasında sizi beklemezler.. Ayağınıza hoop diye gelivermezler. İyi dostları bulmak zordur. İnsanları tanımak da zordur, emek ister, sabır ister. İyi bir ilişki için de bunlar geçerlidir. Sabırlı, iyi niyetli, açık-dürüst, olumlu olabildiğiniz sürece başkaları da içlerini size açarlar. İşte bu andan sonra da karşılıklı güven inşa edilmeye başlanır. Güven inancı getirir, inanç duyarlılığı.. Duyarlı olmayı başarabildiğinizde de dostunuz üzgünken sevinemez, o sıkıntıdayken hoplayıp zıplayamazsınız. Bazen insanlar bir neden yokken içine döner, canı sıkılır, anlamlandıramazlar o an hissettiklerini. Olsun varsın. Böyle zamanlarda onlar için hayatın anlamı olmak için, çevredeki her şeyi anlamlı kılmaya çalışmak için arkadaşlar vardır.

İyi dostunuz varsa eğer, bir arayın onu.. aynen benim şimdi yapacağım gibi. Belki de sizin sesinizi duymaya, biraz laflamaya ihtiyacı vardır. Ne dersiniz?

31’e Doğru…

Ne mi bu 31.. Tabi ki 21 Kasım’da doldurmuş olacağım yaşım!!! Şaka gibi, ama 31 yıllık bir hayat yaşamışım bile. Şunun surası sağlıkla, huzurla, allah kısmet ederse belki bir bu kadar daha yaşarız.

Yaklaşık 9 aydır bu bloğa bir şeyler yazıyorum. Bana kendimi iyi hissettiriyor. Böyle bir şey hayatımda olmadan önce de iyi hissediyordum, ama bu farklı. (Bu farkı eski sevgilime anlatamamıştım bir türlü:)) 31 yılda Dilara neler yapmış diye bakalım mı? Hadi bakalım…

*Yıl 1974, doğmuş Dilara Ankara’da.. Babası Kara Kuvvetleri’nde görevli bir subay, annesi güzel bir ev kadını..

*Bir tane kardeşi olmuş Dilara’nın 1978 yılında, çirkin mi çirkin Cihan.. (Sonra aynı masaldaki gibi oldu ve çirkin ördek yavrusu yakışıklı bir delikanlı oluverdi..)

*Babası aynı yıl emekli olmuş ordudan, malülen.. Sonra da ticarete atılmış ve İstanbul’a taşınmışlar. Dilara ilkokulu ve ortaokulu o çok sevdiği Bakırköy’de Ömür Saray Aptartmanında yaşadığı yıllarda okumuş.. Mutlu ve çok çok mutlu bir çocukluk geçirmiş. En büyük keyfi arkadaşları Jale, Dilek, Göknur ve Bilge ile evlerinin karşısındaki boş arsada yer alan incir ağaçlarının dallarının arasında hayal kurmakmış. (Bu arkadaşlarımdan hiç biri ile görüşmüyorum ne yazık ki.. Ben Ankara’ya taşınınca irtibatı kaybettik. Ne yaparlar hep merak ederim..)

*İlkokul son sınıfta 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda 1 günlüğüne de olsa Bakırköy Belediye Başkanı olmuş!

*Ortaokul 1. sınıfın yazında aşık olmuş.!!! Adı Cengiz’miş ve teğmenmiş.. Ama Dilara, James Dean’e tıpatıp benzerliğinden dolayı ona Cengiz Dean demiş ve 2 yıl boyunca her yazın gelmesini iple çekerek, platonik bir aşk yaşamış..

*Ortaokul son sınıfta çok sevdiği ailesi dağılmak zorunda kalmış:(( Annesi Ankara’ya dönmüş, Dilara ve ufaklığı da babası ile İstanbul’da Nişantaşı semtine taşınmışlar..O yıllarda voleybol oynamış lisanslı olarak..

*Dilara liseye Nişantaşı Kız Lisesi’nde başlamış.. Oradan mezun olduğu yıl anne ve babası ikinci evliliklerini yapmışlar. Bir sene sonra da Dilara’nın Tunacan ve Ece adında 2 kardeşi daha olmuş..

*Anne de baba da Antalya’ya yerleşmişler, kader bu ya:))) Dilara’da üniversite sınav sonuçları açıklandığında Ankara ODTÜ’de okuyacağını sevinçle öğrenmiş..

*O yıllarda ilk erkek arkadaşı olmuş. Lise son yazında.. (Şimdiki nesil ile karşılaştırınca çooook geç kalmış buldum kendimi:))

*ODTÜ’ye gelmiş mutlulukla, Ankara K.Esat’taki  tonton anneannesinin yanına yerleşmiş.. Voleybolu  bırakmış, başka sporlar keşfetmiş, yeni arkadaşlar edinmiş, değişik yemekler yemiş, ortamlara girmiş, çok eğlenmiş, keyifle okumuş ve hayatının ilk önemli erkeği ile tanışmış.. 4 yıl boyunca beraber olmuş, üniversiteden mezun olmuşlar. Önemli erkek de master’dan mezun olmuş bu arada.. Aradan 3 ay geçtikten sonra da ayrılmışlar!

*Dilara, Belçika’ya teyzesinin yanına gitmiş Fransızcasını geliştirmek için. Çünkü üniversite son sınıfta Fransız Kültüre gitmiş sırf bunun için.. (Yani Belçika’ya gitmek için) Gitmiş, tam 4 ay kalmış ve orada haftanın 3 günü bir okula gitmiş..

*Hayatının şehri Paris’i o zaman ziyaret etmiş. Buraya ilişkin hikayeler yazmış, gezmiş, dolaşmış, çok sevmiş orada olmayı.

*4 ay sonunda yapacak fazla bir şey kalmadığında orada kalması için, geri dönmüş ülkesine, evine, Ankara’ya.. Mavi kutu’suna..(O zamanlar evi, mavi kutu olarak anılmıyormuş, çünkü evdeki değişiklikler ne yazık ki anneannesinin evden ayrılması ile gerçekleşmiş.)

*Anneannesi rahatsızlanmış ve annesinin yanına Antalya’ya göndermiş Dilara onu. Hayatının son yıllarında huzurla yaşasın, iyi bakım alsın diye. Kendisi de Tepe Grubu’nda işe başlamış.. Oradan Sarar Grubu’na geçmiş.. Transfer olmuş:)) Sonra da Gilan Grubu’na.. 2 yıl çalışmış son işinde.. Bu arada hayatının ikinci önemli erkeği hayatına girmiş, onunla da bir 4 yıl geçirmiş Dilara..

*O yıllarda, üniversite son sınıfta merak sardığı tenis oyununu geliştirmiş. Kendi çapında hırslı, başarılı bir tenis oyuncusu olmuş. Tek dileği bir Veteran Turnuvası’nda şampiyonluk kazanmakmış.. Hala başaracağı günü bekliyor:((

*Kriz çıkmış ülkede, Dilara işinden ayrılmış!! 4 ay sonra Hacettepe’ye başlamış. Aklında hiçbir zaman olmamış Kamu Kurumu’nda çalışmak.. Hastanede çalışmak. Oldum olası hastane kokusu duysa bayılırmış zira..

*Çok severek, yaptığı şeye inanarak, kendini bu konuda hep geliştirmek için çabalayarak ve işine aşık olarak 4. yılını geride bırakmış burada. Master yapmak aklında yokken, bir şans eseri tanıştığı bir kadın onun aklına bu işi sokmayı başarmış. Şimdi uzak üniversitelerin birinden bu dereceyi almak için çalışıyor..

*Hayatına henüz 3. önemli erkek girmemiş. Arada sevgilileri, iyi arkadaşları olmuş tabi. Ama o hala azimle 3. ve sonuncuyu bekliyor:))

:)))

Norah Jones’lu bir akşam..

Norah Jones’u çok sempatik buluyordum, dün akşam New Orleans Blues House‘daki canlı performansını izledikten sonra bu bulgumu iki ile çarpmaya karar verdim. Şeker mi şeker bir hatun. Dudakları, burnu.. Küçük, utangaç bir kız çocuğu gibi. Ama bir ses var, öyle böyle değil. O küçücük kadından bu kadar buğulu bir ses nasıl çıkar diye baka kalıyorsunuz..

Sevdiğim müzisyenlerin hemen hemen tüm albümlerinden bir koleksiyon oluşturma çabasına giriyorum. O CD’leri tekrar tekrar dinlemek çok hoşuma gidiyor. Ayrıca öyle bir düşkünlüğüm vardır ki CD’lerime.. Ne yazık ki kimselerle de paylaşamam!  (Bir de kitaplarımı.. Onları da paylaşamıyorum.. Çok beğenen olursa hediye ediyorum, ama hemen kendime aynısından alıyorum bir tane..)

Dün gece CD’lerimi bir düzene sokayım işine giriştim DVD seyrettikten sonra.. En çok CD’sine sahip olduklarım George Michael, Sting, Diana Krall, Danny Brillliant ve Santana imiş.. Bunların en çoğu 6, en azı 5 CD ile evimdeki köşede yerlerini alıyorlar. Onları Frank Sinatra, Dido, Karışık Jazz Albümleri, Notre Damme De Paris’nin İngilizce ve Fransızca CD’leri, Vivaldi’nin 4 Mevsim’inin 5 farklı yorumu, Norah Jones ve Vive La France serisi izliyor..

Müzik.. İyi ki var. Yoksa ne yapardım ben??

Basketbol Karşılaşması, Kale’de Kahvaltı, Cinderalla Man ve Mantı

Her ayın sonuna doğru bende baş göstermeye başlayan mide krampları ve baş ağrılarının en iyi tedavisi genel olarak Güzel Bir Hafta Sonu geçirmek oluyor.. (Mide kramplarım ve baş ağrılarım, her ay sonunda teslim etmem gereken ödevlerden dolayı biliyorsunuz!!) Bu defa da ay sonunun Cuma gününe denk gelmesi sebebiyle, Ekim’in ilk günü hafta sonuna denk geldi: Benim özgürlük günüm yani..

Hafta sonuna her ne kadar “dinlenerek geçirmeliyim” diye telkinlerle girilse de aktivite dolu oldu..

Cumartesi günü Selam’ın menajerliğini yaptığı Ankara Basketbol Klubü’nün (ABK) 2. lig mücadelesi vardı. Uuznca zamandır maç izleyemiyorduk, malum sezon yeni başladı.. Cumartesi günü 2 saatinizi bu tarz aktivitelere ayırmanızda fayda var: İnanılmaz deşarj oluyorsunuz:)) Zaten gergindim, arada yine gerildim, rahatladım, eğlendim, heyecanlandım, kızdım… Derken bizimkiler maçı 10 sayı kadar farkla aldılar neyseki… Eskiden hafta sonları basketbol oynamaya giderdik. Mümkün olduğunca Ankara’daki lig maçlarını seyretmeye çalışırdım.. Yine canım istedi. Maçlar başlıyor haftaya, ama basketbol oynayabilmek için partnerlar bulmam gerekecek sanırım!

Hafta sonumun en sevdiğim yanlarından biri de kahvaltı edebilmem. Hem de mükellef diye tabir edileninden.. Genelde ya Farabi’deki LİVA Pastanesini, ya da Kale’de yer alan İDOL’u tercih ediyoruz. Bu hafta sonu da İDOL’daydık. Burası, yukarıda resmini gördüğünüz Ankara Kalesi’nin meşhur sokaklarından birine tepeden bakan, 2 katlı bir mekan. Mekanın alt katı lambalar, antika eşyalarla dolu: Burası aslında bir antikacı dükkanı.. Üst katı da kafeye çevirmişler. Biz burayı yaklaşık 2 yıl önce keşfetmiştik. Sık sık gelmeye çalışıyoruz. Küçücük balkonunda 4 tane masası var, ama çok keyifli bir mekan. Ankara manzarası da alabiliyorsunuz görüş alanınıza bir kaç noktadan. Tam Kale’ye çıktığınızda Rahmi Koç Müzesi’nin yer aldığı Çengel Han’ın karşısına denk düşüyor. Özellikle kahvaltı tabağı ve menemen isteyin. Muhteşemdi..

Kavaltı ekibi (Selam, Tolunay, Ayşegül Sultan ve ben) akşamüstü sinemaya gitmeye karar vermiştik. Uzun zamandır Cinderalla Man’e gitmek istiyordum, kabul edildi önerim. Son dönemde seyrettiğim en başarılı, en dokunaklı hikayelerden birisiydi Cinderalla Man. Russel Crowe’un oyunculukta -bence- döktürdüğü ve bu yılki Oscar’ı da kesin bu rolle alır dememize yol açan Jersey’li boksor Jim Braddock’ın hayatını anlatan filmin en etkili sahneleri Büyük Buhran döneminde ailesiyle birlikte çektiği sıkıntıların gözler önüne başarı ile serildiği ve Jim’in Max Bauer ile yaptığı boks karşılaşması sahneleriydi sanırım.. Yer yer gözlerim doldu, yer yer de ellerimi yumruk yapıp “Hadi, indir, işte böyle, aslansın sen” diye içimden geçirerek heyecanlandım.. Beni çok etkiledi, mutlaka seyredin derim.. (9/10) (O bir puanı niye kestin derseniz, bir türlü kendisine ısınamadığım, her zaman ağlak suratlı ve yapmacık bulduğum Renée Zellweger sebebiyle. Hoş, bu filmde ağlamaklı suratı rolü gereğiydi ama..)

Film sonrası acıkan karınlarımızı öğlen saatinden beri sayıkladığımız mantı yiyerek doyurmayı planladığımızdan dolayı, film sonrası 2 kilo mantı alıp evin yolunu tuttuk. Hakan’ın da bize katılmasıyla uzun zamandır yemediğim için bayağı makbule geçen Kayseri Mantı’sı ve Beşiktaş-Samsunspor Futbol maçı sonrası, sağanak yağmur altında evlerimize dağıldık..

Yeni bir hafta başlıyor.. Güzel geçeceğine inandığım bir hafta:))

* Ayrıca Nathalie’yi de Türkiye Okçuluk Şampiyonası’ndaki ikincilik başarısı için kutluyorum.))