Aylık Arşiv: Mayıs 2006

Hayat Güzeldir Dostlar!

Şu “hayat” denen tek bir kelime ne kadar çok şey ifade ediyor insanlara. Oysaki 5 haften oluşan bu basit kelime; nasıl da göründüğünden daha derin, daha geniş, hatta sonsuz bir anlam içeriyor. Kimi için 35, kimi için 45, kimi içinse 70 yılın toplamı bu “hayat” denen kelime tek başına! Şaka gibi değil mi? Bazen nasıl oluyorda saatlerce konuşup anlatmak istediğimizi anlatamamamıza rağmen, sadece “İşte Hayat!” dediğimizde herkesler ne kadar çok şey anlamış gibi davranıyor ve ne kadar derin iç çekiyor şaşıp kalıyorum..

Hep dediğim bir şey var, sevdiğim: “Hayat Güzeldir!”.. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın güzeldir.. Eskilerde de “Gelecek Güzel Günlere İnanıyorum Ben” derdim!  Ve de “Herşey Çok Güzel Olacak!”… Şimdilerde ise artık kendimle özdeşleştirdiğim “Bir Hayatın Var, Yaşa Gitsin!” cümlesi var… Cümlelerin içerisindeki kelimeler değişmiş yıllar içinde, ama anlamları hep aynı kapıya çıkıyor. Hep güzellik istiyoruz yaşadıkça.. Ve bir tek hayatımız olduğunu biliyoruz yaşayabileceğimiz; dolayısıyla da “ertelememek lazım hiç birşeyi” diyoruz. İnanç var ayrıca söylemlerimiz içinde. İnanmak istiyoruz, farkında olduğumuz bir tek hayatımızı güzel yaşamamız gerekliliğine! Ve bunu başarabilmek için de sesli sesli tekrarlıyoruz çokça. Eğer dillendirip, yüksek sesle söylersek, biliyoruz ki o kadar çok duyacak ve inanacağız duyduklarımıza. Çünkü nedense iç sesimizden çok bazen, dışarıdan gelen seslere karşı daha duyarlıyız.. Nedense “bir başkası” söylerse daha da anlamlı oluyor düşündüklerimiz, ya da daha kabul görüyor tarafımızdan o her neyse eğer; onun olabilirliği, gerçekleşebilirliği daha bir baskın çıkıyor diğerine..

En sevdiğim filmlerden birinin adıdır “Hayat Güzeldir“. Hep herkeslere ve dahi kendime en çok tekrarladığım 2 kelimedir.. En çok inandığım, kendimi sıkıntılı hissettiğim her an sarıldığım 2 can simidi kelimedir.. Bir tane hayatımız var, kanlı canlı yaşayabileceğimiz. Bu 2 kelime öyle derin ki, öyle sağlam ve anlamlı ki.. Söylemiş olmak için değil, hissederek, bir parçamızmışçasına sahiplenerek söyleyelim, HAYAT GÜZELDİR diyelim ve bunun ardını doldurmak için her gün elimizde ne var diye bakalım. Hayatın güzel olduğunu biliyor ve inanıyorum. Ama herkeslerin ona katacağı bir şey, ona ekleyeceği bir güzellik olmadığı sürece; bu iki kelimenin içi günbegün dolmadıkça ne anlamı var ki çıkıp ta “Hayat Güzeldir” demenin?

Böyle güzel çocuklar geliyor bu “hayata”.. Onlar henüz yolun başındalar, pek bir şeylerden haberleri yok gibi. İleride, zaman geçtikçe “hayat” onlar için anlam kazanmaya başlayacak. Nasıl?.. Ailesinin bu hayata onun için kattığı güzel şeylerle.. Benim, Ayşe’nin, Mehmet’in değişik şekilde, değişik yerlerden eklediği envaye çeşit, renkli, ama turuncusu, pembesi, mavisi bol şeylerle.. O da bir gün çıkıp “Hayat Güzeldir Be!” dediğinde, şimdikinden farklı olmalı ama. Değil mi?

İsim Sorunsalı Bitmeli Artık Benim Böcük’le!

Minik yaramazım bana böcük böcük gözleri ile bakıyor. Kucağımda pek rahat, pek şeker.. “Kızım”, “Böcük Gözlüm” diyorum; ama bunlardan ne o memnun ne de ben. 8 haftalık olduğundan, bir ismi çoktaan hakettiğini düşünüyor gibi sanki. Hani haksız da değil! Ne yapsam bilemedim, düşünüp duruyorum her an…

Çok hareketli ve hoplayıp zıplayıp duruyor. Hatta dün akşam elimdeki içeceği koltuğumun yüksek kenarına bırakmıştım, bu bizim böcük bir zıpladı fincana inanamadım. Allahtan kazasız belasız atlattık. Ama öğreniyor insan yavaş yavaş;

*Elektrik kabloları toparlanacak !..

*Perdelerin Püsküllerine acil bir çözüm lazım!..

*Banyoda kapı niyetine kullanılan üzeri “balık” şeklinde rengarenk boncuklarla süslü perde ne yapılacak?? (2 gündür evde ama, şimdiden 4 adet “balık” boncuk sizlere ömür:)

*Saç kurutma makinasının fişi toparlanacak, öyle iştah kabartacak şekilde sallanmayacak banyoda!..

*Tonton Tombo’nun önerisi dikkate alınıp, ayakkabılık dışında duran tüm çizme vs.. ayakkabılar kapalı kapılar ardına alınacak!..

*Koltuklara ve pofidik yastıklara bir çözüm yok ne yazık ki !.. Aşınıp, pamukçukların ortalarda uçuşacağı zamanın mümkün olduğunca geç gelmesi için dua edilecek!..

İsimsiz kızıma birkaç şirin isim buldum. Ne dersiniz? Hadi 1 dk.nızı almaz bana yardımcı olmak. Zaten hepi topu 3 taneler. (İsim bulma konusunda her zaman çok başarılıyımdır!. (Mesela çocuğum olursa adı Zeynep olacak.. Budur.. Kolaydır, gelenekseldir ama hala güzeldir.) Evet işte öneriler:

1- Zeytin.. Bu, yemyeşil böcü gözleri olduğundan dolayı. Patronuma söylediğimde hemen “Siyah mı kedin?” dedi. Haklı olarak siyah zeytini düşünmüş. Ama benim aklıma direkt olarak yeşili gelmişti:)

2- Üzüm.. Bunu netten buldum, çok şirin; ama diğer taraftan kediler “p” ve “s” harflerini daha kolay algılarlarmış. Bu sebeple “İçinde bu harfler geçen isimler üzerinde durunuz” diyordu bir yerde.. Bilmem artık..

3- Lou Lou.. Bu, benim 3,5 yaşındaki kuzenimin (Belçika doğumlu ve anadili Fransızca olunca:))adımı söylemek yerine bana taktığı bir isimdi.

4- Mia.. Bunu da ben ufaklığa miyavlarken buldum:))

Vallaha başka da yok. Aklıma gelmiyor.. Hadi ama.. Yardım edin az biraz.. Nasılsa ailemizin kedisi olacak.))

Güzel Şeyler…

Bana mutluluk veren küçük ve güzel şeylerden bahsetmeyi seviyorum. Bazı zamanlar birilerini gülümsetebiliyorlar zira, beni başkalarının onları mutlu eden şeylerini okuduğumda gülümsettikleri gibi.. İlk “Güzel Şeyler”imden burada bahsetmişim. Sonra da arada bu paylaşımları yapmaya devam edeceğimi söylemişim. Daha sonra da bunların beni mutlu ettiğini anlatmışım, ki o aralar Amerika’da Hindistan Cevizleri‘ni ziyarette imişim:) Sonra ötekiler gelmiş, berikiler de buradaymış:) Derken uzun bir ara vermişim..

Hem anılarımı tazeledim, hem gülümsedim, hem sıkıldım birazcık.. (Çünkü sigarayı bırakmak için girişimde bulunmamı “Güzel Şey” olarak nitelendirmiş, ve fakat bu bırakma eylemini 1 ay 10 gün kadar anca devam ettirebilmişim:((

İşte bu aralar “Güzel Şeyler”im:

* Sevgili Zeynep‘i seyrettim Pazar günü Cafe Net Programı’nda. Gurur duydum, en az kendim oradaymış kadar mutlu oldum. Başarılı, akıllı ve üretken metropol kadınına güzel bir örnek olarak tanıttılar Zeynep’ciğimi:)) Hepimizi temsil ettin, eline sağlık.. (Sonra telefon açıp, tebrik ettim hemen zaten, duramadım.)

* Artık benim de bir kedim oldu:) Yaklaşık 2 aydır süren arayışlarım dün son buldu: 21 Mart doğumlu, bir kardeşini köpek saldırısında kaybetmiş, diğer kardeşi emin ellere verilmiş, çok temiz akça pakça bir annenin son ufaklığı olan minik bir yaramazı dün benimle yaşamaya ikna ettim:) Önce biraz yabani davrandı haliyle, koltukların altına girdi çıkamadı bir türlü. Ama gece eve gelince kapıya kadar pıtır pıtır geldi, sonra oynamayı başardık, sonra tam göğsümün üzerinde mışıl mışıl uyudu, gece yatağıma gelebilmek için onu salonda minderinin üzerinde uyutup, ışıkları söndürmek zorunda kaldım:)

* Minik yaramazım beni sabah saat 05:30’da ayağa dikti. Ama çok iyi oldu, güne beraber oynayarak başladık. Ayrıca bu sayede işe erken geldim:)

* Ayşegül Sultan’la Cumartesi günü yaptığımız Kale ziyaretimiz sırasında uğradığımız boncukçu amcadan toparladığımız boncuklarla kendime upuzun bir kolye yaptım, şu an kemer niyetine kullandığım:)

* Kale’de, İdol’da vakit geçirmeyi özlemişim. Kendime geldim, ne iyi etmişiz! Oralar hiç bozulmasın, şartları iyileştirilsin, daha temiz ve bakımlı olsun ama hiç değişmesin istedim.

* Fransa Açık Tenis Turnuvası başladı.. Heyoooo:)) Oynayamıyorum son 2 yıldır, bari turnuvaları kaçırmayalım değil mi..?

* Cumartesi gecesi sevgili Evren’in kına gecesine gittim, pek ilginç geldi bana. Elime kına bile yaktım, ama hemen yıkadığım için anca dün elimde belli oluyordu, şu an izi kalmadı:) Canım arkadaşımın düğünü İstanbul’da ve Salı akşamı yapılacağı için gidemeyecek olmam ise tek sıkıntım!

* Pazar akşamüstü Teras Evler Mangal Geleneği’ni yeniden yaşattık. Mangal’da Selam, et hazırlığı-marinat işlemlerinde Tolu, yeşil ve patlıcanlı salata da ben ve sofra düzeninde Ayşegül Sultan olmak üzere dördümüz dün akşam bir eser ortaya koyduk ki sormayın gitsin. (Tanrı olmayanlara da versin, kimseyi aç bırakmasın!!)

* Bahçemdeki güllerim açtılar sonunda bu hafta sonu: Biri beyaz, diğeri kan kırmızı:) Yalnız çimlerin biçilmesi gerek, onu ne ara ve nasıl yapsak acaba?

* Cumartesi sabah sporumuz sırasında koştuğum tur sayısını arttırabildim! Yaşasın sağlam ve sıkı kaslı hayat!

* Genç bir arkadaşımız kendi bloğunda -naçizane- benden de bahsetmiş bir iki kuple:) Kendisine teşekkür ederim.

* Birkaç blog sahibi güzel bir etkinlik yaratımına giriştik. Çok heyecanlıyım..

**Bu arada, benim ufak yaramaza halen bir isim bulabilmiş değilim. Şimdilik “yaramazım” diyorum:)

Güzelliklerle dolu, sıcacık, samimi dostluklarla pekişen, iş açısından verimli bir hafta diliyorum.

Son Durak Floransa, Ama Öncesi Pisa!

İtalya’nın 3. büyük nehri Arno buradan geçiyor; o yana yatık kulesi ile ünlü Pisa’dan yani.. Pisa’da görüp görebileceğiniz, “Mucizeler Meydanı”nda yer alan bu eğik kulesi, Baptishanesi ve Kathedrali. Bir de tabi buraya gelen turistleri ağarlayabilmek için meydana dağılmış halde bir şeyler satmak için çırpınan Senegal’liler:) Bir sürü ufak hediyelik eşya dükkanı.. Restolar.. Dondurmacılar.. Biz burada, gelenek olduğu üzere bir kaç kare fotoğraf aldıktan sonra şehrin diğer tarafına, nehrin olduğu yere gitmeye karar verdik. İyi de etmişiz. Zira Pisa, aslında içindeki üniversitesi ile tam bir öğrenci kenti.. Pisa’nın hikayesi ilginç: Mimarı Pisano “Mucizeler Meydanı”nda daha önce hiç kimsenin yapmadığı kadar güzel ve ihtişamlı eserler yapmak istemiş. Önce de bir kule tasarlamış. Sağlığında 3. kata kadar gelmiş. Ve fakat bu koca meydanda, mimarımızın kuleyi dikmeye karar verdiği yerin altında su depoları ve kaynakları bulunmaktaymış.. Zamanla kule sağa doğru belli bir açıyla yatmaya başlamış. 90’lı yıllarda ise ziyarete kapanmış. Yeniden açılması 2001 yılını bulmuş. Bu arada kuleyi 3. kattan çelik halatlarla toprağa sabitleştirip, sağa yatan yerin altını çelik konstrüksiyonlarla desteklemişler. 12 derecelik bir açı yapsa yıkılacak olan kule böylece 11 nokta bilmem kaç derecede kurtarılmış:)

Günübirlik Pisa gezimiz sonrası son durağımız olan Floransa’ya doğru yola çıktık. Floransa’nın dışında termal tatilcilerin merkezi olan Montecatini Terme adlı bir yerde kaldık. Ben buraya bayıldım. İnanılmaz hoş bir havası var. Pek çok da turist var haliyle. Ama çiçekli, yemyeşil parklar, bahçeler, pencereler; ışıl ışıl cafe-bistrolar, şenlikli meydanlar.. Tolu ile bayıldık burada olmaya biz. Akşamları çok şeker yerlerde yemek yiyip, şaraplarımız içtik. Bir daha Floransa düşünürsek yine burada kalacağız dedik!

Floransa deyince benim aklıma 2 şey gelirdi: Rönesans ve Medici’ler! ODTÜ’de Sosyoloji Tarihi dersimiz, benim okul hayatım boyunca en çok sevdiğim ve -ilginçtir- bir şekilde hala aklımda kalan tek ders olmuştur. Rönesans (Renaissance) sözlük anlamı olarak “Yeniden Doğuş” demektir. Avrupa kültürünün bilim, güzel sanatlar ve edebiyat alanlarında güçlendiği bir dönemdir Rönesans. Güzel sanatlara ilginin arttığı, sanatın ve sanatçıların, eserlerin zamanın önde gelen, güçlü aileleri tarafından korunduğu; matbaanın etkisiyle okuma-yazmanın ve bilgiye olan ihtiyaç ve talebin arttığı, Machiavelli, Michelangelo, Da Vinci, Dante ve adları buraya sığamayacak kadar çok ve değerli sanatçıların yaşadığı ve ürettiği bir dönem olarak akıllarda yer etmektedir. Dante’nin İlahi Komedya’sı (Divine Comedy) tarafımdan 2 defa okunmuş, Da Vinci’nin Mona Lisa’sı tarafımdan 10 dakikalığına-ancak- görülebilmiş, Machiavelli’nin Prens’i (The Prince) ise okunması tavsiye edilmiş; ancak başarılamamıştır:) Yukarıdaki dörtlüden kalan Michelangelo’nun ise tüm yapıtları kitaplardan, sanat forumlarından ve TV programlarından izlenmiş; “inşallah bir gün dünya gözüyle görülebilir” şeklinde zihnimize kazınmıştır. İşte aradan geçen onca yıldan sonra kendisinin David Heykeli (Floransa), Vatikan’daki Sistine Chapel’i, Musa Heykeli (Roma) ve St. Pietro Basilikasının Kubbesi’ni görmek bu kulunuza nasip oldu.  Buyrun Michelangelo Tepesi’nden çekilen David Heykeli’ne..

Medici’lere gelince.. Medici ismi ile ilk karşılaşmam annemin bana okumam için verdiği Pardayanlar ve Üç Silahşörler kitaplarımda olmuştur. İtalya’da Rönesansa damgasını vurmuş, çok güçlü ve etkili; dönemlerinden 3 Papa geçirmiş bir ailedir Medici’ler. Zenginlik ve refahlarını aile meslekleri olan bankacılığa borçludurlar. Bunun sayesinde de ciddi anlamda politik bir güç kazanmışlardır önce ülkelerinde sonra da tüm Avrupa’da. Ne yazık ki vakitsizlikten gezemediğim, ah kafam ah, Uffizi Müzesi, Boboli Bahçeleri, Medici Sarayı, Belvedere gibi bir çok yerin inşası için ciddi çaba göstermişlerdir.

Floransa’da sokaklarda adım başı heykeller, sanat eserleri, havuzlar ve köprüler sizi alıp alıp götürüyor. Böyle sanatın merkezi bir yerde, tarihin mis gibi kokusunu içinize çekerek, o yaşanmışlığı hissetmeye çalışıp, yapılanları takdir ederk keyifli bir gün geçirebilirsiniz Floransa’da- ya da nam-ı diğer Firenze’de, ya da Fiorentina’da:)) Son ikisinin anlamı çiçek bahçesi demekmiş. Adına yakışır bir şehir bu şehir. Ama kesinlikle bir hafta sonu ayırın en azından. Tutkunsanız tarihe ve eskiye, belki de daha fazla…

..

Bir İtalya turu böylece tamamlanır, yaşananlar güzel hatırlanır, “keşke”ler de tabi:)) Fotoğraflara bakıp bakıp iç çekilir, “inşallah en kısa zamanda bir daha” denir.. İnsanlar az da olsa belki, özendirilir, elden geldiğince, dil döndüğünce bilgilendirilir.. En önemlisi ise paylaşmanın verdiği rahatlıkla Dilara.. Eve gidilir ve rahat bir uyku çekilir:))

Harika bir hafta sonu diliyorum.. Bol ışıklı, neşeli, verimli ve keyifli….

Roma’daydım.. Aşkım da…!

Sevgilimle burada buluşacağımı aklıma bile getiremezdim herhalde. 30’lu yaşlarının -henüz- başında bir hatun olarak(!) bugüne kadar hiçbir sevgilimle yurt dışı maceram olamadı. Birlikte Avrupa’ya bayram tatiline gitme, ya da Paris’te akşam yemeği, Londra’da öğle yemeği muhabbetine yabancıyım bir hayli ben:)) (Az ve öz gerçekleşebilen yurt içi denemelerimizde pek güzel sonuçlanmamıştır hani..) Şimdi Sevgilim bana mesaj atıyor, diyor ki “Hangi tarihlerde Roma’da olacaksın sen bakayım? Ne kadar kalacaksın? Nerede kalacaksınız? vs..” Neyse zor bir süreci ardımızda bırakıp düşüyoruz yollara. Venedik, Siena.. Derken sırada Roma var. Roma’ya yolculuk biraz uzun sürüyor, duraklamaları, molaları ile beraber temizinden 12 saat kadar:)) Vallahi şaka yapmıyorum, o gün otobüste bitecek sandım ben! Neyse zar zor girdik Roma’ya arka kapısından:)) Bu konuda da şaka yapmıyorum, rehberin söylediğine göre geç bir saatte vardığımızdan ve şehre giriş için izin kağıdı alamadığımızdan dolayı “arka kapıdan” girmemiz gerekiyormuş!!! Otelin kapısının önüne vardık ve telefonum biplemeye başladı: Mesaj. “Ben de Roma’dayım, sabah görüşürüz..” :))

O gece pek bir rahat uyudum ve sabahın erken saatlerinde misler gibi fırından yeni çıkmış, taze kruvasan ve paninilerin kokusu ile gözümü açtım. Kahvaltıda 2 tane kruvasan yedim, öyle böyle değildiler.. (Genelde bu iş Fransız’lara özgüdür, ama yediklerimin de hakkını vermeliyim pek lezzetliydiler.) Kahvaltı bitti, hazırlıklar tamamlandı ve ilk durağımız olan (Yukarıdaki fotoğraflarda da görülen St. Pitero Basilika’sı) Vatikan Şehri‘ne doğru yola koyulmak üzere dışarı çıktık. Otobüse yürüyoruz ve birden arkamdan bir ses.. Sevgilim gelmiş, kapılara kadar:)) Oldukça uzun bir zamandır görüşemediğimiz için ben tabi pek bir memnun ve mesud oldum.Biraz konuştuk, amma velakin kendisini bizimle gelmeye ikna edemedim. “Vatikan’ı kaç defa gördüğümü hatırlamıyorum, hiç kalabalığa karışmayayım işin bitince konuşuruz” dedi. Ondan ayrıldıktan sonra zor bela gittiğimiz (Bu da ayrı bir hikaye, ama uzatmayacağım..) Vatikan’da bir de kutsandık Papa Benedict XVI tarafından!! Meydanda bir kalabalık, Papa oturmuş koltuğuna insanları latince dualarla kutsuyor! İstesek denk getirilemezdi herhalde, çünkü olağan bir durum değilmiş hafta içi o tarihte böyle birşeyin olması..

Papa tarafından kutsanmış olmak bir tarafa, Vatikan’da olmamı en güzel hale getiren şey Vatikan Müzesi oldu.. Tarih ve sanat ile ilgili okumayı çok seven biri olarak, Sosyoloji okuduğum yıllardan da önce, Sistine Chapel hakkında çok şey okumuş; Boticelli’nin, Raphael’in, Michalengelo’nun eserlerini; ama herşeyden önce de Creation of Adam freskini yakından görebilmek için hep yanıp tutuşmuştum. Bu anlamda bu müze, New York Metropolitan Müzesi’ni de görmüş biri olarak, beni inanılmaz etkiledi. Roma’nın en güzel ve övünülecek şeyi bu bence. Nefesim kesildi diyebilirim..

Sağınızda solunuzda muhteşem ve ihtişamlı heykeller, yukarıda sonu gelmez tavan süslemeleri, duvarlarda sağlı-sollu rengarenk freskler, aşağıda,ayağınızın altında ince işciliğiyle sizi hayrete düşüren mozaikler… Sadece bir tarafa bakarak yürürseniz çok şey kaçırıyorsunuz.. Müzeye girmemiz, yaklaşık 1,5 km.lik kuyruğu bitirip içeri girmemiz yani, 1,5 saat kadar bir zaman almış olsada benim gıkım çıkmadı vallahi. Ödülüm büyük oldu:))

Vatikan sonrası klasik turlar yapıldı: Collosseum, Büyük Forum, Palatine Tepesi, Pantheon ve bilimum basilikalar ve kiliseler… Akşamüstü olduğunda o muhteşem ve dört gözle beklenen, Barok eserlerin en güzel örneği Trevi Çeşmesi‘ne gidildi. Sevgilimle orada buluşuldu:)) Sarınıldı, öpüşüldü(:)), konuşuldu, bolca özlem giderildi.. Sonra havuza para atılıp dilekler dilendi.. (O kadar kalabalığın bir an için yok olması 3. dileğimdi!) Annemin buraları görmesi 2. dileğim.. Ve 1.??? Acaba ne olabilirdi ki?? Oradan İspanyol Merdivenleri‘ne, sonra da Piazzo Navona‘ya beraber gittik; sokaklarda elele kaybolduk, güzel bir cafe’de içkilerimizi içtik, “Bu İtalyan’lar da nerede yiyip içiyorlar acep?” serzenişlerimiz sonrası bulduğumuz küçücük ve çok sıcak bir meydanda yemeğimizi yedik.. Hatta o küçücük meydandaki, hoş İtalyan’lardan birni yemeğini yerken aşağıdaki şekilde görüntüledim:)) (Tamam kabul, Zeynep‘ten çaldım fikri:))

Yemek sonrası güzel bir yer bulup içkiye devam ettik; Barselona-Arsenal Maçı seyrettik, canlı müzik dinledik, şarkılar söyledik.. Gece bitsin istemedim.. Onu bırakmak hiç istemedim.. Şarap bardaklarını boş görmek, sigara içmemek istemedim:)) Zaman durdun istedim aksine.. Masallardaki gibi hep mutlu olalım, birarada kalalım, özlem nedir bilmeyelim istedim.. Roma’da kalmak, tarih kokan arnavut kaldırımlarında yürümeye devam etmek, Trevi Çeşmesi’ne her gün para atıp dilek dilemek, ufacık meydanlarda yemeğimi yemek, bol bol house-wine içmek; ama hiç sarhoş olmamak istedim. Sadece ben olayım, sadece biz olalım, sadece periler olsun istedim..

….

Burnuma gelen misler gibi taze ekmek ve kruvasan kokularıyla uyandığımda Roma’daki son günümü iyi geçirmek için kendime söz verdim. Güzel geçen, ama buruk biten bir gün yaşadım. Ona veda ettim. Bir gün önce düşündüklerimin hiçbirini söyleyemeden, asıl istediğimi ona anlatamadan; üstüne üstlük beni sevdiğini söyleyen bir adama “inanmayaraktan” veda ettim ona ve Roma’ya.. Ben niye böyle yapıyorum tanrım.. Hem de her seferinde!