Aylık Arşiv: Mayıs 2006

Roma Yolunda Bir Uğrak Noktası: Siena

Roma’ya yolculuğumuz başladı bir sabah erkenden.. Yol üzerinde, eski bir antik kent olan Siena’ya uğramaya karar verildi oy birliğiyle.. Siena, İtalya’nın 20 bölgesinden biri olan Tuscany (Toskana) içinde bir şehir. UNESCO tarafından dünya mirası olarak kabul edilerek, koruma altına alınmış. Gotik tarzın hakim olduğu ufak bir yer Siena ve tüm şehir, istiridye kabuğu şeklinde planlanmış Piazza Del Campo‘nun etrafına kurulmuş. Eskiden bu meydanda at yarışları düzenlenirmiş. (Ünlü Palio yarışlarının düzenlendiği yer olarak da biliniyor.)

Hava oldukça sıcaktı biz Siena turundayken, bu sebeple tüm turistler kendilerini bu istiridye meydanına atmışlardı sere serpe.. Güneşlenenler, öpüşenler, kitap-dergi okuyanlar… (Tolu’da attı kendini meydana, o şekilde bir fotoğrafını çektim ben de:)) Beni özellikle Tuscany yöresi, şarapçılığı ile ilgilendiriyordu zaten. Floransa ve Pisa’da bu bölgede ve İtalya’nın oldukça büyük bir kısmına ve yurt dışına üretilen şaraplar bu bölgedeki üzüm bağlarından ve üretim tesislerinden çıkıyor. Bu bölgenin en meşhur ve dünyaca bilinen prestijli şarabı da Chianti. Rehberimiz bize bu bilgiyi verdi ve hepimiz 2’şer 3’er edindik kah buradan, kah Floransa’dan..

Biraz vaktimiz kaldığında da Tolu ile Piazza Del Campo’ya bakan o küçük wine-house’lardan birine oturduk ve ne yaptık?

:))

Venedik: Bir Daha Gidelim mi?

Başlık, Tolunay Gökçe’nin bana sorduğu  sorudur arkadaşlar..Tolunay (nam-ı diğer Tolu) ve ben ilk olarak Venedik’te konakladık bu 1 haftalık İtalya seyahatimiz sırasında. (Tabi katıldığımız turun diğer sakinleri ile beraber.. Tur konusuna ayrıca gireceğim, öyle kolay kolay kurtulamazlar elimden zira:)

Venedik, ya da Venezia, İtalya’daki 20 bölgeden biri olan Veneto bölgesinde bulunan; Adriyatik’e kıyısı olan ve İtalya’nın en büyük 3 ırmağından ikisi olan Po ve Piave’nin arasında, lagunlar üzerine kurulu, bence hayatta en az bir defa görülmesi gereken bir şehir. Bizim otelimizin bulunduğu bölge Lido di Jesolo bölgesiydi. Sayfiye yeri olarak nam salmış, Adriyatik kıyısında ufak ve sevimli bir tatil kasabası. Otelimiz Hotel Niagara ise temiz, deniz ve kumsal manzaralı, sessiz bir oteldi. Akşam yemeklerini otelde yedik, ama içki içmek üzere dışarı çıktık. Son akşamımızda Sugar Cafe diye bir yerde çok keyifli birkaç saat geçirerek 3 kadeh Vino Rosso (Kırmızı Şarap) devirdik:) Ben bayıldım bu olaya haliyle.. Sanıyorum ki öğlenleri 2, akşamları da en az 2 olmak kaydıyla içtiğim tüm Vino Rosso’lar bana yol-su-elektrik olarak geri dönmeyecekler..! (Bu Vino Rossolar kesinlikle “House Wine” denen şaraplardan, şişe değil..)

Venedik’e ulaşımı Vaporetto denen, bir nevi deniz minibüsü ile yaptılar. Bir tam gün boyunca daracık sokaklar, köprülerle birbirine bağlı sokaklar ve kanallar arasında kaybolduk Tolu ile. Kah o ünlü Venedik Karnaval maskelerine takıldık, kah Murano Cam İşçiliği’nin en güzel örnekleri ile süslü vitrinlere.. Arada topu 1 euro olan (ama topu da toptu hani:)) dondurmalarından tattık; ya da bir kafede soluklanıp kırmızı şarabımızı istediğimiz o güzel gözlü, esmer tenli İtalyan ırkından satıcılarla sohbet ettik.. Pizza mı? Herhalde tüm seyahatim boyunca, son 3 yıldır yemediğim kadar pizza yedim: Margaritası, Patlıcanlısı, Deniz ürünlüsü, enginarlısı…

Hep görmek için can attığım Piazza San Marco‘sunda (San Marco Meydanı) bol bol fotoğraf çektim sonra.. Koca meydandaki kuşları elleriyle besleyen bu 2 ufaklığa bayıldım.. St. Mark’s Basilica’sına (Dükler Sarayı) hayran hayran bakakaldım.. Gondol yolculuğu yapıp, “O Sole Mio” yu söyleyen şeker ve esprili gondolcularla kanallar arasında dolaştım, Grand Canal’a (Büyük Kanal) çıkıp, Rialto Köprüsünü seyrettim..

Hava, şansımıza hep açtı, sıcacıktı. Begonyalar, petunyalar ve yasemin çiçeklerinin bolluğuna, diriliğine ve canlılıklarına, pek tabi bir de renklerine hayran kaldık hep beraber.. Elimde fotoğraf makinem habire yeşil pancurlu, bitişik nizam evlerin pencere ve teraslarından aşağılara sarkan rengarenk çiçek dolu saksıları görüntüledim.. Evler ve sokaklar rutubet kokarken, ayaklarıma yürümekten kara sular inmişken, yanımdan yakınımdan geçen yakışıklı ve kır saçlı İtalyan erkekleri ile göz göze gelip, mutlu bir yüz ifadesi ile dolaşıverdik zamanın nasıl geçtiğini anlamadan 1 tam gün Venedik’te..

Ertesi sabah Roma’ya yola çıkmak için otelden ayrılırken Tolu, “Venedik harikaymış, bir daha gelelim, birkaç gün kalalım bu defa” dedi. Neden olmasın? Belki de bu defa bir Karnaval Zamanına denk getiririz seyahatimizi tam da Zeynep’in yaptığı gibi:))

 

Döndüm…

Uzun, yorucu, dopdolu, keyifli, az biraz eziyetli, bol “vinno rosso”lu, pizzalı, süprizli, kahkahalı, güzel bir yolculuk oldu İtalta seyahatim.. Ama döndüm, dönmek gerek malum! Slovenya’nın başkenti Lubjlana’ya inen uçağımızdan ayrıldıktan hemen sonra üzüm bağları, gelincik tarlaları dolu yollardan geçerek ulaştık önce Trieste’ye, Sonra Venedik’e.. Dedik bu yetmez uzayalım biraz daha aşağılara; Sienna’ya, Pisa’ya Floransa’ya.. Ve koyalım noktayı Roma’da!

Her şeye rağmen “Evim evim güzel evim” oldum yine o ayrı tabi. Bu psikolojiden kurtulamayacağım sanırım, nereye gitsem evim bir tane zira! Sonra JTB’yi özledim, buradan iletiştiğim dostlarımı özledim, işimi özledim; ofisimi, bahçemi merak ettim ne hale geldi en son diye.. Neyse işte buradayım, hoş gelmişim. Sefalar getireceğim, önünüze sereceğim:)) Şimdi biraz işe odaklanalım bakalım!

Gidiyorum..

.. Zor oldu, çok uğraştım.. Ama gidiyorum sonunda.. Bu yolun ucunda beni nelerin beklediğini öğrenmek içinse inanılmaz derecede sabırsızlanıyorum.! Belki bir süpriz, bir aşk, yeni ve denenmemiş bir şey hayatımda? Görelim.. Gidelim, görelim ve YENELİM:))

Cuma Hikayesi…

Bana Ne lazım?

Yeşillenmiş bahçemde çıplak ayaklarım…

Serinlik ve hafif nem hissediyorum yere bastıkça ayaklarımın altından başlayıp vücuduma doğru sinsice yayılan. Sabahın çok erken saati, kimseler uyanmamış daha çevre apartmanlarda, her yer karanlık. Kediler bile mırıl mırıl uyuyorlar duvarın bir köşesinde birbirlerine sokulmuş bir halde. Karşı komşumun penceresi açık kalmış geceden. Dün gece çok gürültülü bir parti veriyordu zira. Evde sigara içirtmediğinden sigara tiryakileri nöbetleşe pencere önünde çektikleri derin nefesleri dışarıya üfürdüler uzunca bir süre. En azından ben penceredeki son kişiyi gördüğümde saat 02:00 miydi, neydi?

Uyuyamadım yani. Günlerdir uyuyamıyorum zaten. Kendime kızıyorum bazen, diyorum ki “Niye sen de Sezen Aksu gibi günde 3-4 saatlik uyku ile yaşamayı öğrenemiyorsun ki?” Yani ben değil miyim her zaman uykuda geçirilen saatlere acıyan, bunu bir zaman kaybı olarak gören ve elinde upuzun maddelerle dolu YAŞANACAKLAR-YAPILACAKLAR Listesi; bir listeye bir aynadaki suretine bakan zaman zaman? Niye peki 2 gün üst üste 4 saatlik uyku ile başlayınca güne, yumruk yemiş boksor misali bir türlü gardımı toparlayıp, düştüğüm yerden kalkamıyorum? Eh hadi kalktık diyelim, niye çıplak ayaklarımla üzerine kırağı düşmüş, nemli bahçemde kalakalmışım anlamsız ve yorgun gözlerle bakıyorum sağıma soluma? Kafamda uçuşan yıldızlar misali bin türlü şey!

Capcanlı olmam lazım benim halbuki. Yüzümün hep gülümsemesi lazım; hep kahkahalar atmam, göz kenarlarımdaki mutluluk çizgilerini azdırmam lazım. Sabahları kahvaltı ederek güne başlamam, taze sıkılmış portakal suyu içmem lazım bol bol.. Kahveyi azaltmam, ne bileyim, o bir türlü içemediğim yeşil çaylardan denemem lazım.. Daha çok spor yapmam, aramadığım arkadaşlarımı, babamı daha sık aramam lazım. Daha çok şarkı söylemem, daha az üzülmem, karşı komşum yaşlı teyzenin kapısını daha sık tıklatmam lazım. Daha az üzülmem için yaşantımdaki olumsuzluklara; olumsuzluk olarak adlandırdıklarıma, daha duyarlı olmam lazım insanlara ve çevreme, daha az katı kalpli, daha gönlü bol olmam lazım! Ne bileyim ben, affedebilmeyi öğrenmem, kısasa kısas yapmamam, sesimi yükseltmeden konuşmayı başarabilmem ve ne olursa olsun “Teşekkür Ederim” diyebilmem lazım bana bas bas bağıran telefondaki uygarlıktan nasibini almamış kadına… Ona inat, kendime inat!

Bazen serin bir sabah, ufacık bahçede birkaç dakika bile hayatının film şeridi olarak gözünün önünden geçmesine yeter bence. Bunun için ciddi tehlikelerle karşı karşıya gelmen, “Son Durak” a birkaç saniye kalmasına hiç gerek yok! Acıttı mı canını bir şeyler, alamadın mı nefes göğsünden derin derin, bir ses duydun mu seni derinden yaralayan; belki minik bir kedi yavrusu çukura düşmüş, bir tekerlek altında kalmış; ya da bir sevdiğin umutsuz, mutsuz, çaresiz ağlaya durmuş telefonda. İşte o zaman alır seni bir telaş, binbir hezeynla çığlık çığlığa bir şeyler yapabilme, bir şeyleri yoluna koyabilme gücü diler tanrıdan ve gardını hiç düşürmeme gücü istersin evrenden, kainattan… Gözlerini kocaman açabilmek, yere; ıslak çimenlere sağlam basabilmek, başını yukarıda dik tutarak meydan okuyabilmek istersin, tam da bir şarkıda söylendiği gibi, hayata!

HAYATA!

“Şerefe” der gibi.. Yapmayı en sevdiğim o şey gibi..

Ben.. 09 Mayıs 2006

**Bahçe, benim.. Gökkuşağı da tabi:)) **