Aylık Arşiv: Ağustos 2006

Let’s Sail Folks…

 

NYC

Sailing takes me away / To where I’ve always heard it could be /Just a dream and a wind to carry me
Soon I will be free

Kuşlar gibi özgürce uçup, daldan dala konacağınız,

Karanlıklarda aydınlıklar bulabileceğiniz,

Fırtınasız, sakin; ama huzurlu,

Kalbinizi çarpıntısını minik kelebeklerle yarıştıran,

İstediğiniz gibi, dilediğiniz gibi, gönlünüze göre bir hafta sonu geçirin.

Ben Şiir De Yazmışım!

Yıl 2003. Tam tarihe bakarsak, A4’ün en alt sağ köşesinde 30.12.2003 yazıyor. Ben, şiirden anlamadığını idda eden biri olarak, bir de oturup şiir yazmışım! İlginç geldi, zira böyle birşey yazdığımı bile hatırlamıyordum. Yazı yazmaya bayılırım da, şiir?

Neyse, baştan anlaşalım gülmek yok! O zamanların en popüler kitaplarımdan birinin içinde katlanmış duruyordu bulduğumda. Arada eski kitaplara göz atmak hoşuma gidiyor. Arada böyle süpriz “buluntular”la karşılaşabiliyorsunuz:)

~ Hadi Aşkım, Gel Kaçalım. (Neredeysen Gel Artık!)

Vakit Geldi.

Dönüp Arkamıza Bile Bakmayarak..

Kimselere Yol, Adres Sormayarak..

Islak Çimenlere, Arnavut Kaldırımlarına, Nemli Topraklara Basarak,

Bembeyaz Şekilli Bulutlara,Güneşli, Yıldızlı Gökyüzüne Bakarak,

Ama Birbirimizin Ellerini SIkıca Tutarak,

Nefes Nefese Kalana Dek Öylece Elele Koşarak,

Kimselre Görünmeden, Kimseleri Görmeden,

Yağmurlarda Islanarak, Rüzgarlarla Dağılarak…

Hadi Aşkım Gel!

Arkamıza Bakmadan..

Sen Bilmezken Birbirimize Verdiğimiz Sözü Tutalım! ~

Hey! You My Dear…

“Promise me (My dear!).. You’ll always remember:

You’re BravEr than you BelieVe, and StrOnGer than you SeEm,

and SmarTer than you ThinK”

~ Christopher Robin

Sıcaklar Bayılttı Mı Ne?

Kıyamam ben kızıma.. Bütün bir Pazar gününü yaygın modda geçirdi.  Normalde yaramazlık ve hiperaktivitelik katsayısı yüksektir kızımın bildiğiniz üzere, ama bu sıcaklar onu da şekilde görüldüğü şekilde nakavt etti dostlar:)

Cuma gecesi dağıtma isteği içerisindeydim, ve fakat anca sushi yiyip, beyaz şarapları kadehlerle devirip, üzerine sinemaya seansa yetişemeyip, bilardo oynayarak geceyi bitirdim! Ha bir de Kenan Doğulu‘nun Festivali’ne aşık oldum.. Tamam kabul, dinlemekte geç kalmışım; ama ne yapayım buralarda değildim ki… Hemen bir D&R bulunup albüm alındı. Tahmin edeceğiniz üzere tüm hafta sonu onlarca defa da dinlendi..

Cumartesi akşamı dağıtmayı tercih ettik arkadaşlarla.. Duygu’da öğle yemeği, benim evde hazırlıklar derken kendimizi önce Le Chemine’de aperatif atıştırıp, içerken; sonra da Salata’da canlı müziklerle hoplarkene buluverdik! Salata, Ankara’lı gençlerin sevdiği mekanlardan biridir. Önce Reşit Galip Caddesi’nde vardı, sonra da Koru Sitesi’ne açıldı.. Şimdi de üçüncüyü NeneHatun Caddesi’ne açmışlar. Elegant bir yer olmuş, mavi ışıklı, puf koltklu falan.. Ama yine de benim için geçmiş bu tarz yerler. Fonda çalan hafif müzik eşliğinde sohbet ederek içkimi yudumlamayı daha sağlıklı buluyorum. Ya da kısaca “Bizden geçmiş” de diyebiliriz:)) (Bu arada görüldü ki Ankara gençliği Festival’le yatıp kalkıyor bu aralar.. Eh artık buralara gelir Kenan’da yakında..)

Pazar günü kımıldamadan evde geçen günlerden biriydi.. Gazetelerim ve ben yine uyumlu ikili modunda saatlerce benim kanapenin üzerinde sarmaş dolaş, arada bol sıvı desteğiyle günümüzü geçirdik. Allahtan benim ev serin oluyor da, bir nebze rahatlayabiliyoruz!

Harika bir hafta diliyorum tüm dostlara. Kendim içinse tek bir dileğim var bu hafta: Ödevlerimden birini hafta sonu olmadan gönderebilmek!! Hadi Dilo, You Want You Can!! Di mi ama?

 

Cuma Hikayesi

Bir gün iki can arkadaş oturmuş konuşuyorlar. Konu: “Ne olacak bizim bu halimiz?” (Müsadenizle önce dıştan görünen bu “hali” tanımlamak gerektiğini düşünüyorum ki, anlatılacaklar iyice anlaşılsın…)

Hallerine bakıldığında görülen en önemli şey 2 kocaman, -söyleyenlerin yalancısıyım- akılları bir hayli başlarında hatun modeli. Yüzlere bakılır, fizikler orta derece fenadan iyi, eğitim desen var, iş-kariyer desen var. Genel olarak sosyaller, kitap okurlar, müzik dinlerler, seyahat edebilirler, her türlü baş ağrıtmayacak aktiviteye katılır; baş ağrıttığı halde bir alkolden vaz geçemezeler:) Genele bakıldığında gülümsedikleri an sayısı, somurttuklarına oranla daimi fazladır. Hatta bu yüzden göz kenarlarında oluşan o minicik kırışıklıklara bile hiç aldırmazlar! Hayatı severler, ama harbiden! Öyle “E madem geldik bu dünyaya, yaşayacağız yolu yok”culardan değildirler. “Gelecek güzel günlere inanırlar”, “Herşey çok güzel olacak” derler hep birbirlerine.. (Bunların film replikleri olduğunun farkındayım bu arada:) Çevrelerinde iyi tanınır, takdir edilir, aferin’leri bol, övgü dolu sözlerle anılırlar. Ailede kardeşlere örnek gösterilirler. Tecrübelerden ders almayı öğrenmişlerdir daha yaşları 30’lara gelmişken!

Bu iki can arkadaş genelde biraraya geldiklerinde bolca iş ve aşk konuşurlar. (Yaz geldiğinde bu 2 konuya ek olarak bolca, genel olarak özlemi çekilen ve bir sebepten tam da ihtiyaç olunduğu anda gidilemeyen “Tatil”den konuşurlar:) İş kolay; aynı sektörde, çoğu zaman paslaşarak iş yapmaları gerektiğinden zaten her zaman bu konu hakkında saatlerce yorum yapabilir ve kendilerince parlak çözümler getirerek çalıştıkları, iş yaptıkları kurumları kurtarırlar.. Özellikle de o baş ağrıtan vazgeçilmeyen masada ise! Kurtarabilecekleri yakınlıktadır çünkü iş’leri, ülkeleri kadar uzakta değildir.. Zaten yıllar içinde bir çok defalar bizzat şahit olarak görmüş, anlamışlardır ülke’lerin o baş ağrıtanların eşlik ettiği masalarda nasıl defalarca kurtarılma girişimleri içinde ne hale geldiklerine, aslında nasıl çözümsüz bırakıldıklarına çözümlerin ardı ardına üretildikleri masalarda.. Bu sebeple hiç bulaşmazlar ülke kurtarma işine. Zaten işleri dışında kurtarabildikleri başka bir konu da olamamıştır henüz. Dedik ya tecrübelerden ders alırlar diye; ikinci konuşma konusu aşk’a geldiğinde de konu, aynı ülke muhabbetlerinde olduğu gibi ürettikleri çözümler içinde düğüm olur kalırlar:)

Bir gün yine oturmuş konuşuyorlarken o korktukları, ama konuşmaktan da bir türlü vaz geçemedikleri “Aşk” hakkında. içlerinden biri demiş ki:

– “Çiçek bakmak zor iş ya hani.. Havası, suyu, toprağı önemli çiçek yetiştirdiğin ortamın.. Ayrıca çiçeklerin içinde bulunduğu ortamın sakin, gürültüden uzak olması, onunla ilgilenilmesi, okşanması, sevilmesi, onunla konuşulması, ona güzel şeyler anlatılması hatta bazen de onun dinlenmesi gereklidir. ”

– “Hadi ordan, çiçeği dinlemek de ne demek? Uydurma şimdi..”

– “Vallahi uydurmuyorum, annem derdi ki: Çiçekler narin canlılardır. Özellikle bazılarına çok yumuşak davranman gerekir. Yapraklarını bile yavaş yavaş silmen, toprağını değiştirirken falan ona zarar vermediğini anlatman gerekir. Hatta bazen de sen konuştuktan sonra sana bir cevabı olduğunu bilmeli ve onu dinlemelisin.. Çiçekler de dinlenmek ister, inan bana..

Ben anneme hep inandım..”

– “İyiymiş, ben hiç duymamıştım..”

– “En sevdiğimiz çiçekler mesela; Begonviller.. Onları düşünsene bir. Hatırla hadi, hani akşam saatlerinde o en sevdiğimiz küçük tatil kasabasında.. Biz terasta oturuken böyle, konuşurken çoğu zaman “Hadi dillenin de bir şeyler söyleyin güzeller” diye az mı dil dökmüştüm:) Biliyoruz da konuşuyoruz değil mi;)”

-“Hatırlamam mı? Biliyor musun, hep düşünüyorum da biz aslında çok da umutsuz değilmişiz.. Bir çok şeyi biz beğenmeyip, istemediğimiz, ya da daha iyisi olacak dediğimiz için elimizde tuttuklarımızı da kaybetmişiz! Aslen çok kolay değil mi bu işler?”

– “Kimisine kolay. Kimizi özensiz, kimisi fazlasıyla umutsuz, kimisi için aile baskısından kaçış yolunda sığınılan limanlar bu tarz aşklar, kimisi içinse gerçekten doğrular. Ama ben bizi biliyorum, en azından kendimi. Bunların hepsi babamın yüzünden. Babam bana hep “Önemli olan bu hayatta daima zoru başarmaktır” derdi. Kolayı kabul edersem bana yakışmayacakmış gibi geliyor. Zoru başarmaya çalışıyoruz işte, “En iyi yol bildiğin yoldur” sözüne inat:)”

– “Biliyorum.. Bu sebeple işte biz ne istiyoruz biliyor musun? Ankara’da begonvil yetiştirmek istiyoruz. En zorunu!”

Ankara’da begonvil yetiştirmek isteyen herkese….. Yöntemini bulan bir haber etsin!