Yazar arşivleri: dilayra

Bir “Mavi Sürgün” İster Bu Gönül…

 

… Uçsuz bucaksız mavilere dalıp dalıp gitmek ister.. Diz çöküp kumsalda bu maviye minnettar olmak ister; içini açtığı, huzur verdiği, kalbini küt küt attırdığı için.. Doya doya koklamak ister misler gibi mavinin kokusunu sabah sabah güneş henüz doğmuşken..

…..

Gönlüm bir Mavi Sürgün istiyor bu aralar, öyle böyle değil. Hele de bu aralar o kadar şiddetle ve celalle istiyor ki sormayın gitsin. Bahardan mı, yaz geliyordan mı bilmem.. Belkide ciddi anlamda işten-güçten bunaldığımdandır.. Ya da bu aralar garip şeyler hissettiğimden, aşkımı özlediğimdendir.. Okuduğum şeylere kapıldığımdan, “Ben de yapmak istiyorum” serzenişlerimdendir.. Bir yeşil bahçeye kavuşmak için heves edip, mavi’min onu unuttuğumu düşünmesini istemediğimdendir.. En güvende hissettiğim yerin o “mavi” olmasındandır belki de; bir çoklarının aksine hem de..

Dün akşam kendime şu soruyu sorarken buldum masa başında: “Halikarnas Balıkçı’sı gibi aylarca süren bir yolculuktan sonra sürgün yerine ulaşmak ve orada bir 25 sene geçirmek istiyor musun sen de?” Cevap hiç beklemeden çakıverdi zihnimde: EVET.. EVET… EVET…

Bahçemde Güller…

Hafta sonu güzeldi, ılıktı; hatta yer yer sıcaktı.. Güneşli ve misler gibi kokuyordu.. Ağaçlar yeşillenmiş, dallar budanıyor; konu komşu, ahali bahçesiyle uğraşıyordu.. Biz de tabi..!

Geçen yıl yan komşumla karar vermiştik, bahçemize bakıp çimenlerin arasına önce çiçekler, sonra da bahçe masası ve sandalyeleri serpiştirecektik. Aslen bir kısım tarafta başarılı da olmuştuk; amma tüm yan bahçeyi yeşillendirmeyi başaramamıştık:(( Bu defa erken başladık: Dün, birkaç gün önce iyice çapalanarak havalandırılan toprağımıza çim tohumları ekip, iyice suladık. Çiçek ve eşi kendi tarafları için çiçekler de almışlar, onları ektiler. Bense bahçenin çimlenmesini bekleyeceğim. Ben bahçeme GÜL dikmek istiyorum çünkü..

Gül, klasik kaçacak biliyorum, ama benim en sevdiğim ve narin, zarif bulduğum çiçeklerden biridir. Yetiştirmesi kolay değildir; ama değer. Rahmetli dedem bundan 15 yıl önce benim yaşadığım evde yaşarken yan ve arka bahçeyi misler gibi yapmıştı, hatırlıyorum hala.. Duvar diplerinde zambaklar, sümbüller, menekşeler, ortancalar vardı. Bahçenin ortasında muhtelif bölgelerde ise minicik birer ağaç modunda olan rengarenk güller; Kırmızı, pembe, beyaz.. O zamanlar her sabah erkenden kalkıp, akşam yemek saatine kadar bahçe ile oyalanırdı rahmetli dedem. O kadar emek verdiği için de, bahçemiz civardaki en yeşil, en canlı ve en bereketli bahçeydi.. Benimki o kadar olamayacak; çünkü arka bahçeye el atamıyoruz.. Ama, yan bahçemi mükemmel yapacağım. Toprakla uğraşmak insanı nasıl dinlendiriyor iyi biliririm. Ayrıca bu yaz bahçemde daha fazla dostumu, arkadaşımı ağırlamak istiyorum.. Anlayacağınız dün “start” verilmiş oldu:))

Artık Cumartesi ve Pazar OR-AN Koşu Yolu’nda sabah saatlerimizi geçirmek bir alışkanlık oldu bize. Dün dolu dolu tam 6. haftayı geride bıraktık. Artık 6 km.lik parkur göz açıp kapayıncaya kadar bitiveriyor. Ve artık, eskiden tüm parkuru yürüyerek geçiyorken şimdilerde koşarak bitirmeye başladık. Cumartesi sandviç, Pazar günü ise ballı-kaymaklı-cevizli kahvaltımız da üzerine pek güzel oldu. Hafta içi kahvaltı edemediğim için, hem fena hem mükemmel oluyor bu kahvaltılar:)) Geçenlerde de bahsetmiştim Çardak-Cennet Bahçesi diye bir mekan keşfimiz vardı İncek’de.. O kadar merak eden olunca telefonunu vereyim diyorum, çünkü hafta sonları rezervasyonsuz gidilmiyor.. (Çardak Cennet Bahçesi: İncek Köyü Çıkışı, Otobana Gelmeden 800 m. Önce Sağda. Tel: 460 13 04- 460 23 15)

Spordu, kahvaltıydı, bahçeydi derken- bilmem dikkatinizi çekiyormu, ama bu aralar hiç ödevden falan bahis etmiyorum:((- güzel bir filmle noktaladım ben bu hafta sonunu: V For Vendetta.. Beni çok etkiledi film, tüylerim diken diken izledim. Güzeller güzeli Nathalie Portman‘a bayıldım. Ayrıca en büyük takdiri yüzünü hiç görmediğiniz ama inanılmaz bir teatral yeteneği ve sesi olan Hugo Weaving‘e vereceğinizden emin olduğum bir film. (Matrix’deki kötü ajanı oynayan bu adamın hakkını vermek lazım. Zaten aslen çok iyi bir tiyatrocuymuş.)

Mutlu ve sıcacık bir hafta diliyorum.. Buradan hemen Zeynep‘e uğrayayın derim. (Önce davranıp, oraya gitmediyseniz:)) Zira yeni döndü Roma’dan.. Sabırsızlanıyorum fotoğraflarını görmek, yaşadıklarını okumak için!

Cuma Hikayesi..

Bugünün hikayesi benim yazın hayatıma(!) başladığım ilk yazıya ait.. Adı: Hafıza. Bu yazıyı seneler önce bir çırpıda yazıvermiştim.. Nasıl oldu bilmiyorum: Bilgisayarın başına oturmuş; bir müddet ekrana bakmış ve sanıyorum 2-3 saat içinde de bitirmiştim.. İlham mı uğramıştı ne? Umarım beğenirsiniz:)) Mutlu hafta sonları diliyorum herkese…

HAFIZA

I.

Öyle bir rüzgar esti ki…

Saçlarım birbirine karıştı..Gözlerimden yaşlar akmaya, üzerime aldığım şalımın açıkta kalan ucu serseri bir flama gibi dalgalanmaya başladı. Ama ben, rüzgara arkamı dönmek istemedim, aksine ona karşı durdum…Aynen hayata karşı durduğum gibi..Gözlerimi yavaş yavaş kapattım, başımı hafifçe arkaya doğru yatırdım, kollarımı iki yanıma kocaman açtım. Derin derin nefes alıyordum şimdi, içime çekebildiğim hava ölçüsünde yeniden yapılanıyordum sanki.. Sanki her nefes aldığımda içime dolan o buz gibi, aynı zamanda yakıcı, temiz hava tüm vücuduma yayılıp, baştan aşağıya beni yeniden yaratıyor; kırılmış hislerimi, ağrıyan kemiklerimi, gerilmiş sinirlerimi, tenimin üzerindeki yaraları onarıyor; sanki tüm organlarımı, beni ben yapan fiziksel ve ruhsal anlamda ne varsa herşeyi yeni baştan meydana getiriyordu.

O şekilde nekadar süre kaldım bilmiyorum. Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda karşımda küçük bir kız çocuğu kafasını hafif yana eğimiş bir halde bana bakıyordu:

          “Sen iyi misin” diye sordu.

          “Kötü mü görünüyorum?” Sonra fark ettim ki kollarım iki yana açık, başım hafif yana kaymış…İsa’nın çarmıha geriliş görüntüsünü andırıyor gibi olmalıydım. Ayrıca üzerimdeki, kendimi sarıp sarmaladığım beyaz ve uçları püsküllü geniş şalım da cabası..Kollarımı iki yana açtığım için bayrak gibi dalgalanıyor olmalıydı. Belki de super hero gibi görünüyordum.

          “Ne bileyim, sanki uçacakmış gibi duruyorsun. Bunu yapmayı düşünmüyorsun değil mi? Burası biraz yüksekde…”

          …………..

          “Yüksek diyorum, teras katındayız şu an.”

Bir an gerçekten de nerede olduğumu anlamak için etrafıma bakınmaya başladım, ayrıca kollarımı da indirmiştim artık. Sahiden de korkulukların kenarında olduğumu gördüm. Ama nasıl? Yani nasıl gelmiştim buraya, ne zamandır böyleydim? Sonra dönüp arkama baktım. Yaklaşık yirmi otuz kişilik bir grup camın arkasından birbrilerine beni işaret ederek, anlamsız ve dahi korku dolu gözlerle bana bakıyorlardı. Tekrar ufaklığa döndüm:

          “Sen nasıl geldin buraya?”

          ………………

          “Burası çok soğuk ve senin üzerindekiler de çok ince. Gel şöyle şuna sarayım seni, hasta olacaksın.”

Şalımı omuzlarımdan alıp, ufaklığın başından aşağıya sarıp sarmaladım; sonra da onu kucağıma aldım. Yavaş adımlarla terastaki camdan bizi izleyen kalabalığa doğru yürümeye başladım. Kalabalık gözleriyle bizi takip ederken, aralarından birisi cam kapıyı açtı. İçeri adım attım, arkamdan kapıyı kapattılar. İçerisi sıcaktı, çok sıcak hem de..Bir anda “cehennem bu olmalı” diye geçirdim içimden.

          “İyi misiniz?” dedi içlerinden biri.

          “Renginiz bembeyaz, korkuttunuz bizi” dedi öteki.

          “Hava almak istiyorum dedin, bir anda fırlayp çıktın şekerim” dedi kızıl saçlı, kokoş hatunlardan biri.

Ortamdaki kadınların hemen hemen hepsi kızıl saçlıydı. Bir an için kendi saç rengimi düşünmeye başladım. Uzun olduklarını biliyordum, ama rengini bir an için hatırlayamadım. Kucağımda ufaklığı tutuyordum sıkı sıkı. Sol koluma daha fazla destek vererek ufaklığı sardım, sağ elimi saçlarıma götürdüm ve renklerine baktım: Simsiyahtı..Mavi-siyah tabir edilenden. O kadar parlak ve yumuşaktı ki, bir an için etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

          “Sevgilim, neyin var senin? Nedir bu halin allah aşkına” dedi bir diğer kızıl saçlı kokoş. “Sana söylemiştim bir süre daha dinlenmeliydin evde..Daha iyice iyileşmeden evden çıkmana izin vermek büyük bir hataydı. Sinirlerin hala gergin senin. Ya da ne bileyim, aldığın ilaçlardan dolayı uyuşmuş bir haldesin ve ne yaptığını bilmiyorsun daha…Hadi gel, eve götüreyim seni, anlaşılan biraz daha dinlenmeye ihtiyacın var senin.”

Koluma girmeye yeltendi. Bir an bakıştık:

          “Ya çocuk?” dedim.

          “Hangi çocuk?” dedi ikinci kızıl. Anlamsız bakıyordu yüzüme.

          “Kucağımdaki” dedim. Bir taraftan da başımla kucağımda sıkı sıkıya tuttuğum ufak kız çocuğunu işaret ediyordum.

          “Duygu..Kucağında bir şey yok ki canım..Kollarını göğsünde kavuşturmuşsun sadece, üşüdüğün için herhalde”.

          ………..

Anlamsız gözlerle kucağıma baktım..Ufaklık bana göz kırptı. Sonra da eliyle şalımı çekiştirerek başını iyice kapattı. Böylece açıkta kalan bir tutam saçı dışında hiçbir yeri görünmüyordu.

          “Ben saklandım, beni göremezler..” dedi.

Gülümsedim..Çocuk işte!

…………….

İkinci kızıl ile asansörlere yöneldik; bu sırada o, biraz arkada kalarak geride bıraktıklarımızla konuşmaya devam ediyordu:

          “Canlarım bizi bağışlayın. Duygu’cum hala ilaçların etkisinde galiba. İyi gelir demiştim evden çıkmak, ama düşündüğümün aksi oldu. Biraz daha dinlenmeye ihtiyacı var sanırım. Haftaya Cuma görüşürüz. Yine burada toplanırız değil mi”.

          “ Tamam Aysun’cum. Şekerim, dikkat et kardeşine. Pek iyi görünmedi bana”.

Aysun. Demek ki ikinci kızılın adı buydu..Üstüne üstlük de ablam oluyordu kendileri. İyi de ben niye tüm bu konuşulanlardan, olanlardan ve bu insanlardan bihaberdim. Ayrıca, ilaçlar ve iyileşmekten söz etti Aysun..Ne demekti tüm bunlar? Bir de kucağımdaki çocuk meselesi vardı..Benden başka kimsenin görmediği çocuk..

II.

Arabada yol boyu, kucağımdaki çocuğa sıkı sıkı sarılarak, ama tek bir kelime dahi etmeden, Aysun’un konuşmalarını dinledim. Tanrım… Nasıl bu kadar seri ve yüksek sesle konuşabiliyordu? Bense beynimde yankılanan iç sesimi bile susturmak istiyor, ağzımı dahi açmak istemiyordum. Kazadan bahsetti Aysun. Böyle büyük bir felaket sonrası beni dışarı çıkarmakla ahmaklık etmiş, psikolojik olarak hazır değilmişim, bunu nasıl görememiş, ama 2 aydır her gün odamda kapalı perdeler arkasında sakinleştirici  ilaçlarla yaşamama dayanamamış, belki insan içine çıkarsam biraz daha çabuk toparlanacağımı düşünmüş, vs… Öyle büyük bir kaza sonrası, aslında bu mutluluk verici bir olaymış. Kazayı birkeç ezik ve omurgamda birkaç kırıkla atlatmama rağmen, onu en çok üzen şey hiç birşeyi ve hiç kimseyi hatırlamıyor olmammış…

Bu sebeple sanırım odadakilerin bana bakışlarına bir anlam veremedim hiç. Aysun’u da tanıyamadım.. Büyük bir kaza..Kırık ve ezikler..Hafıza kaybı.. Adım: Duygu. Kucağımda, sanki bir parçammışcasına sıkı sıkı tuttuğum, ama kimselere görünmeyen bir çocuk.. Yanımda, çenesi düşük bir kızıl. Arkamda ise bıraktğım, nereye konumlandıracağımı bile bilemediğim bir oda dolusu insan…

          “Nasıl oldu bu kaza?” diye sordum usulca.

          “Gerçekten çok şanslıydın sevgilim. Arabanla giderken birden bire yola fırlayan bir köpeğe çarptın.”

          ……………………

          “Olay yerine gittiğimizde arabanın önü tanınmayacak haldeydi…O kadar korktuk ki”

          “Peki nasıl hayatta kalabildim ben?”

          “Diyorum ki, hep yaptığın iyiliklerin, sabrının, alçak gönüllülüğünün, yardımseverliliğinin karşılığı bunlar. Tanrı korumuş seni. Emniyet kemerini hep takardın, yine takılıydı. Başını vurmuşsun cama..Sıkışmıştın da..Bayağı uğraştılar seni çıkarabilmek için..Ama diyorum ya mucize, vücudundaki her kemik sapasağlam yerindeydi, ama zihnin uçup gitti…”

Sonunda arabanın motorunu kapattı. Büyük bir siteye dahil olduğu belli blokların önünde durmuştuk. Aysun indi arabadan. Sonra benim olduğum tarafa geldi ve kapımı açtı.

          “Hadi şekerim, gel..”

O an kucağımdaki ufaklık gözlerini araladı yavaş yavaş..Arabaya bindiğimiz an gözlerini kapatmıştı.

          “Neredeyiz” diye sordu ince bir tonda.

          “Eve gelmişiz” dedim.

          ”Hatırladın ayol..Aferin Duygu, bak konuşmamız işe mi yaradı acaba?”

          “Deniz buralarda mıdır” diye sordu ufaklık. “Onu özledim. 2 aydır uzağız birbirimizden, artık kavuşmanın vakti geldi.”

          “Deniz de kim?” dedim.

          “Ne diyorsun Duygu..İn aşağı hadi..”

Aysun anlamsız gözlerle bana bakıyor, bir taraftan da kolumdan tutup beni dışarı çekmeye çalışıyordu. Bense, ufaklığı düşürmeden ve kollarımı Aysun’a teslim etmeden nasıl dikkatlice inerim onun hesabını yapıyordum. Bu güzeldi, hesap yapmaya başlamıştım..Sanırım bu konuşma gerçekten de işe yaramıştı.

III.

Asansörün kapısı açıldı ve direkt olarak güzel, ihtişamlı bir salonun önünde buldum kendimi..İçersi çok hoş, aydınlık, bembeyaz mobilyalarla döşeliydi. Karşı pencere, tamamen tüm duvarı kaplıyordu. Sağda bir Amerikan bar uzanıyordu. İçersinde envaye çeşit, renk renk şişelerde bir sürü içki bulunuyordu..Tavandan da aşağıya bardakların sarktığı bir düzenek vardı. Yavaş yavaş yürümeye başladım, iki basamak merdiven inerek salonun geniş bölümüne doğru uzandım. Ufaklık, kendini kollarımdan kurtulmak istercesine gerindi. Sonra onu aşağıya bıraktım. Tüm bunlar olurken ablam, içeriye, başka bir odaya-muhtemelen yatak odasına- geçmiş; telefonda yüksek sesle, sevgilisi yada kocası olduğunu tahmin ettiğim biriyle konuşmaya başlamıştı.

Ufaklık, odanın içinde gezinerek camın kenarına geldi..Dışarıya, hafif hafif yanmaya başlayan ışıkların olduğu karşı kıyıya bakmaya başladı.

          “Deniz” dedi.

          “Evet, ne güzel değil mi? Boğaza nazır bir evde yaşıyormuşum meğer.. Denizi de görüyor.”

          “Deniz” diye yineledi ufaklık. “Nasıl yanına geldiğimi sormuştun ya.. Ben, Deniz’in çocuğuyum” dedi birden kısık bir sesle.

O anda beynimde bir şimşek çaktı. Öyle ağrılı ve öyle aydınlıktı ki..Bir an sarsıldım ve bir yere tutunma ihtiyacı hissettim. Sonra, ani bir hareketle sol taraftaki geniş çalışma masasının üzerinde duran notlara bakmak için o tarafa doğru yürüdüm. Tüm bunları nasıl bir bilinçle yaptığımı bilmiyorum. Masanın üzerinde bir sürü müsvedde kağıt; üzeri yazılmış ve bazılarının üzerleri kırmızı kalemlerle çizilmiş, yanlarına küçük notlar düşümüş onlarca müsvedde kağıt vardı. En altta kalmış olanı çekip aldım. Üzerinde şöyle bir şey yazıyordu:

Deniz’in Çocuğu: HAFIZA

Yanında da kırmızı kalmle düşülmüş küçük bir not: Eski Yunanlılar, hafızanın denizin çocuğu olduğunu söylerlermiş!

Yanılmamışlar!

…………………………….

1 Haber 1 Diana Krall

Dün iş çıkışı Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri ve Siemens arasında imzalanan “Akademik Geliştirme Anlaşması“na ilişkin protokolün canlı tanıkları olmak adına Sheraton Hotel’deki toplantıya katıldık. Bu yeni işbirliği ile artık sadece Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde kullanılacak olan SOMATOM Definition Bilgisayarlı Tomografi Cihazı ile kalp ve kalp damarlarının katater anjiyografi yapmadan görüntülenmesi sağlanmış olacak.. Özellikle kalp damarlarına stent konulmuş hastaların stentlerinin içinin tıkanıp tıkanmadığı, müdahaleye gerek olup olmadığı konusunda rahat karar verilebilecek. Yani anjiyo işlemi tarihe karışacak sayın dostlar!! Tomografi çektirir gibi alete girip tarama yapmasını beklemek yetecek! Süper bir haber..

Toplantı sonrası çıkan ateşim beni mahvetti.. Eve geçtim ve bir ateş düşürücü aldım. Sonra da geçen gün Amazon’dan sipariş edip gelmesini 4 gözle beklediğim Diana Krall: Live in Paris Konser DVD’sini seyrettim. Şimdi öncelikle hastayım.. Üstüne üstlük ateşim tavana vurmuş.. Halsizim.. (Ama bir taraftan mutluyum: Tomografi sonucum normal çıktı:)) Yani baş ağrılarımın nedeni Migrenden başka birşey değilmiş. Annemde de vardı, tanışıyoruz zaten kendisiyle ezelden beridir.!) Elime bir fincan yasemin çayımı aldım ve DVD’yi koyup, play tuşuna bastım.. İşte sonraki 1,5 saat kendimden geçmiş, gevşemiş, keyiflenmiş bir halde başka bir dünyada; Paris’te Olimpia Konser Salonu’nda tüm o seyircilerin arasında rüya gibi bir gece yaşadım. Ne kadar romantik ve hoş bir kadın Bu Diana Krall. Ne kadar buğulu bir sesi, piyanosunu adeta dillendiren ne kadar ince uzun parmakları var.. Ne hoş bir grubu ve ne güzel şarkıları var seslendirdiği. Hele o “Cry Me a River” ve “Look of Love” yok mu??

The look of love is in your eyes/ A look your smile can’t disguise/ The look of love is saying so much more than just words could ever say/ And what my heart has heard, Well it takes my breath away/ I can hardly wait to hold you, feel my arms around you/ How long I have waited/ Waited just to love you, now that I have found you/ You’ve got then/ Look of love, it’s on your face/A look that time can’y erase/ Be mine tonight, let this be just the start of so many nights like this/ Let’s take a lover’s vow and then seal it with a kiss/ I can hardly wait to hold you, feel my arms around you/ How long I have waited/ Waited just to love you, now that I have found you/ DON’T EVER GO.

Sevgili İstanbul..

“Her ne kadar hasta falan olsam da artık daha fazla bekleyemedim, düştüm yollara Cuma saat 15:00’da sana doğru.. O kadar yorgun, bitkin ve halsizdim ki, bir ara otobüsten falan inemeyeceğim Ataşehir’e geldiğimizde herhalde dedim kendi kendime.. Varan’ın rahat Deluxe Otobüsü ile ulaştım bağrının bir köşesine akşam saat 20:00 sularında. Edirne seyahatini bitirmiş olan Ayşegül Sultan karşıladı beni, aldı sardı sarmaladı şalına sıkı sıkı; ver elini Çiftehavuzlar! Naz ve Cey’in evine.. Özlemişim arkadaşlarımı be İstanbul! Neredeyse 6 aydan fazla olmuş onları ziyarete gitmeyeli. Cey stüdyo açmıştı kendine, acayip merak ediyordum. MARA Grubu’na (Sevgili Bülent ve Doğan’ın grubu) kayıt yapıyorlardı hatta. **Kendime Not: MARA bir yerlere gelirse, kendine pay çıkarabilirsin. Zira Cey ile onları sen buluşturdun. İleride, böyle bir durumda bunu çocuklara hatırlat:))**

Neyse, arkadaşları görmek iyi geldi hakkaten. Özlediğim bir sürü şeyi yapmak için listelemiştim; ama ilahi İstanbul.. İnsan biraz güneşi bulutların önüne çıkarır. Seninki de iş mi? Öle bite geldim bağrına taa Ankara’lardan, bir güneşin yüzünü göstermedin bana:( Ama inat değil miyiz biz, kalktık şakır şakır yağmurun altında Beyaz Fırın‘a o güzelim simitlerle kahvaltı etmeye gittik. O da yetmedi Beylerbeyi’ne Tarihi Beylerbeyi Balıkçı‘sına balık yemeğe gittik.. Bizde hiç pes edecek göz var mı İstanbul??

Boğaza karşı balığını yemeden mi döndün yoksa dedirtir miyim hiç ben?? Ama ne yalan söyleyeyim o gri gökyüzü ile karşılamana rağmen bizi İstanbul , rengarenk lalelerin ile kalbimizi fetettin. Ne güzel olmuşsun öyle 3 milyon lale elbisenle? Ben en çok mor laleli olan kıyafetini beğendim, mor yakışmış sana:))

E Pazar olurda, kahvaltı için Ortaköy’e inilmez miydi İstanbul? İnilirdi.. Peki ya JTB sayesinde tanıdığım şeker Zeynep ile kahvaltı zenginleşir miydi? Tabiki.. Bu ne şeker, ne enerjik, gözleri ne kadar ışıl ışıl, ne kadar güler yüzlü bir insan İstanbul.. Böyle güzel birini bağrında saklamaya utanmıyor musun sen bakayım? O kadar saklamasaydın da daha önce bulsaydım kendisini.. Çaydanlık‘ta kahvaltı mı yapılmadı, üzerine kahveler içip fallar mı bakılmadı, yoksa çıkıp o şeker Ortaköy incik-boncuk el emeği göz nuru pazarında fotoğraflar mı çekilmedi. **Kendime Not: Ayşegül Sultan’ın ressam annesi benden Ortaköy Cami fotoğrafları istedi. Güzel bulduklarını ayır da, gönder.**

 

Sonrasında hep bearber Beyoğlu’na uzadık. Zeynep bizi, geçen haftalarda kendi sayfasında bahsettiği Fransız Sokağı‘ndaki Sıcak Şarap içilen yere götürdü: Chez Vous! Ne güzel sohbet ettik, ne güzel fotoğraflar çektik orada da. Yani İstanbul, her köşen ayrı güzel, ayrı karışık, ayrı sıcak, ayrı alem vallaha.. Ha unutmadan bir de son dakikada Çiçek Pasajı’nın yenilenmiş haline bakmak için soluklandık otobüsümüze yetişmeden önce.. Kahvaltı, sıcak şarap derken canımız tatlı istedi; son dakikada The Marmara‘nın Cafe’sinde yaptık yapacağımızı: Sana çikolatalı pasta ile veda ettik İstanbul..

Bilmem ki ne desem sana. Özlemişim seni.. Teşekkür ederim sana, tüm ıslanmamıza, üşümemize, yorulmamıza rağmen sayende tattım özlediğim güzelliklerin tadını: Arkadaşlarımla buluştum.. Yeni bir arkadaş kazandım..Sımsıcak..

Ah İstanbul ah.. Ne yardan ne senden hesabı oluyor her seferinde.. Ben seninle ne yapacağım???………”

                         Dilara