Yazar arşivleri: dilayra

Cuma Hikayesi & Fotoğraflar

Bu Cuma’da bir ufak deneme var sizlere “Hikayelerim” klasörümden.. Getiğimiz yıl, tam da bu zamanlarda kaleme alınmıştı bu deneme. Bir arkadaşa, değil.. Bir dosta yazılan bir mektup aslında. Bir bahar mektubu.. Tüm Baharzedelere ithaf olunur:))

NE İÇİN Mİ?

Her ilkbahar aynı şey…
Sadece bana olur sanırken, görüyorum ki en olmayacak dediğim insanları bile vuruyor bir yerlerinden bu bahar rüzgarı. Yürekler kıpır kıpır kıpırdanmaya başlarken yüzlerde aynı endişe, gözlerde aynı üzgün ve tedirgin bakışlar… İçinde, neyin ve kimin için olduğu çok belli olmayan bir telaşın izleri. “Hasta mısın?, neyin var?” diye durmadan soran insanlarda cabası. O yüreğin kıpırtısı dalga dalga büyür, içinden taşar, seni aşar; ama bir türlü varmak istediği noktayı bulamaz. Seni aşana kadar içindeki her şeyi yerinden oynatır, düzenini, dengeni bozar bir müddet. Taştığında her şey düzelecek sanırsın, ama bu defa da içinde kocaman bir boşluk, bir kara delik, bir bilinmezlik ve ulaşılmazlığa giden bir yol meydana geliverir.
Hiç şaşmaz; her bahar, her yıl, her ilkbahar aynı şey.

………..

Gördüğümde, daha kapıdan girdiği anda belliydi yüzünden. “Merhaba” derken ki ses tonu, yüz ifadesi, zoraki gülümsemesi, çekingen ve biraz uzak bakışları.. Canım arkadaşımı da vurmuştu bu bahar rüzgarı. Her haliyle belliydi. Her tarafından akıyordu. O kadar belli etmemeye çalışsa da, onu tanıyordum ve ben de bir baharzede olduğum için onu çok iyi anlıyordum.
…………..

Her mevsimin insanda yarattığı etkiler farklı oluyor sanırız. Hiç de değil! Mesela sonbahar herkesi hüzünlendirir. Yapraklar sararır, en ufak rüzgara direnemez hale gelirler, kendilerini yerlerde, kuru topraklar, serin asvaltlar üzerinde buluverirler. Onlara baktıkça insanın içini hüzün kaplar, durağan ve biraz buruk hisseder; ağzımızdaki o tada alışmaya çalışırız: Acımtırak, genzimizi yakan bir tad. Nasıl desem eksi bir şey yemiş gibi, aşkını kaybetmiş gibi, düşüp bir tarafımızı kanatmış gibi, doktor koltuğunda otururken ağzımıza, genzimize dolan o tad gibi işte!

Yazın daha cıvıl cıvıl, hafif gıdıklayan, biraz hoş, kasıklarda karıncalanmalara sebep olan, sanki birinin elleri hafif hafif sırtımızda dolaşıyormuş gibi hissederiz. Çoğu zaman yani.. Yani sağa sola bakmaktan, serin sulara kendimizi atmaktan, yılın moda renklerinde askılı t-shirtler seçmediğimiz zamanların dışında!

İlkbahar biraz heyecan, tutku, biraz korku, biraz endişe, kaygı; bir tutam zencefil, bir tutam karanfil, biraz yalnızlık, biraz ıssızzlık, bazen de hesaplaşma barındırır içerisinde. Ona kapılan herkeste aynı ifade, aynı hüzün, aynı gözler.. Dudakların aldığı kıvrımlar, gözlerdeki buğular bile aynıdır. Bahar insanı çarpar. Dağıtır biraz. Toparlanmak için gerekense belki yeni bir aşk ya da eskisine katılacak ufak bir heyecan; belki bir dostla yapılan küçük bir sohbet, kısa bir “başını ve kendini dinleme” kaçamağı uzaklara doğru, ilk defa dinlenen ve dile pelesenk olan bir şarkı.. Samimiyet, içtenlik, sıcak bir dokunuş, bir sarılış, bir öpüş küçük küçük ama.. Saçların okşanması, “merak etme yalnız değilsin” ya da “bunlarda geçecek, atlatacağız ve bizi bekleyen daha iyi şeylere çok yakında ulaşacağız” cümleleri..

İşte böyle bir bahar ayında, böyle hisseden en yakın ve değerli bir arkadaşıma verebileceğim ne olabilir diye düşünürken ona “yalnız değilsin güzelim. Sadece kocaman bir ayçiçeği tarlasındaki yüzünü güneşe döndürmeye çalışan yüzlerce çiçekten birisin” demek için, “ben de o çiçeklerden biriyim ve şansına sana en yakın olan, sana yapraklarıyla destek vermeye çalışan çiçeklerden biriyim” diyebilmek için yazıverdim bu yazıyı. “Bahar da gelse, yaz da geçse, sonbaharı da beklesek, kışı da karşılasak ben hep yanındayım benim güzel arkadaşım” diyebilmek için. “Bir gün isteklerine ulaşacak, buna rağmen her ilkbaharda hep bu hüznü, boşluğu yaşamaya devam edecek, gözlerinin dolmasına, dalıp dalıp gitmelere engel olamayacaksın ” diyebilmek için..

Bir de “Seni Çok Seviyorum, benim içi de kendi kadar güzel arkadaşım” diyebilmek için…

Dilara Erdem

 

20.04.2005


Vee.. Farkettimki sizlerle son zamanlarda tüm boş vakitlerimde didik didik ederek internet dünyasını bulup çıkardığım, hepsini farklı nedenlerden ötürü sevdiğim, beğendiğim fotoğrafları paylaşmamışım hiç. İşte şimdi hepsi burada. Mutlu hafta sonları dostlar…

*Dirk Jesse’den DRESDEN

*Viktor Elizarov’dan From West Side To NY City & Gondolas and Two Bridges & Diver (Sonuncusu kendime:))

*David Nightingale’den Furry (Bu Zeynep’e.. Hürrem’den dolayı torpil geçtim kendisine:))

&

Water Wall (Benim kadar “mavi” özleminde olduğunu bildiğim Hikayeler Zeynep’e :))

*Guilherme Pinto’dan Ferradura Beach (Uykusuz geceler günler geçiren, Şahsına Münhasır Uykusuz Adam’a :))

*Justin Ouellette’den Paris (Son Paris Fatihi MR. TD’ye:))

*Mike Golding’den Muhteşem Bir Mavi Kompozisyonu (Tüm JTB’cilere..:))

Aman da Aman.. Kimler Geliyormuş Yine?

Bu adama bayılıyorum ben. Yıllar önce başlayan Fransızca hastalığıma istinaden bulup çıkarttığım ve o gün bugün CD’lerini gururla toplamış biriyim. Sonuncusu Nouveau Jour mesela. Eski Aznavour bestesi Hier Enchoré’u nasılda güzel söylemiştir burada.. Geçen yıl da gelmişti.. Gidememiştim.. Şimdi mi? Yok, artık kaçmaz. Tarih ve yer pek müsait. Gönüller desen müsait ötesi..

 

MSG:Hey Gidi Hey!!

MSG ne mi ola? Bir müzik grubunun adı. Sayılı gitar virtüözlerinden kabul edilen Michael Schenker’in Grubu’nun adı. Bu grupla ilk tanışmam 1994 yılı sonbahar aylarından Kasım’a denk gelir. ODTÜ 1. sınıf öğrencisiyim. O zamanlar “BEST” vardı, şimdilerde rahmetli oldu. Fen-Edebiyat-Mimarlık ve İdari Bilimler Fakülteleri ile Hazırlık Okulu’nun ortasında şirin, pek canlı, pek heyecanlı bir cafe Best. Hazırlık döneminde sabah bir giriyoruz kağıt oynamaya, akşam 17:40 servislerine ucu ucuna yetişiyoruz. Ben ODTÜ’ye girdiğim dönem ayıptır söylemesi “pişti” oynamayı bile bilmiyordum. Bana “Bu okuldan mezun etmezler kağıt bilmeyen adamı” dediler bir gün, eh o halde öğrenelim dedik. ODTÜ’ye girmişiz, geri mi kalacağız bu tarz afilli sosyal aktivitelerden:) Bu sayede hayatımın en keyifli, en geyik, en olmaz 1 yılını-Hazırlık dönemini geçirdim okulda. Bir sürü aktivite arkadaşım oldu. Piştinin yanı sıra, King, 3-5-8, Poker gibi bir sürü faydalı “Hayat Okulu” derslerinden sınav oldum. Geçtim, kaldım. Bol bol “Kek Kola”sı içti dostlar benden eşli pişti partileri sonrasında..

1. sınıfa geçince bu Lale Devri’de son buldu haliyle. Kağıt oynama işini Best Cafe’de ve hayli geride  bırakıp Introduction derslerine attık kendimizi. İşte o dönemlerde arayışlar başladı. Ne arayışı mı bu?  Yeni takılınacak bir mekan. Fazla araştırmaya çok gerek kalmadan kampüsün diğer tarafında, mühendislik fakültelerinin ortasında, güzide “WIMPY” keşfedildi. Başladık oraya takılmaya. Ders çıkışları soluğu Wimpy’de alıyoruz, hem yemek yiyoruz, hem de saatler süren pineklemelere eşlik eden onlarca yeni arkadaşımızla huşu içerisinde sohbetler ediyoruz. İşte bir gün masalardan birinde otururken yine, hoş bir adam oturuverdi yanımıza. Karşımdaki arkadaşımın arkadaşı olan bu adamın ilk gözlerine takıldım: MAVİ. Sonra dudakları: DOLGUN :)) Ve elinde evirip çevirdiği kağıtlara gözüm takıldı, ellerini, ince uzun parmaklarını gördüm. Boyu da boyuma uygun:)) İlk öyle, orada karşılaştık kendisiyle. Sonra birçok defalar bir araya geldik ve bir gün bakmışız beraberiz. Bir gün bana elinde bir A4 ile çıkageldi: “Bu, sana sevgilim” dedi. Açtım okudum. Hayatımda aldığım ilk AŞK MEKTUBU’dur:)) Mektup, aslen bir şarkının sözlerinden oluşmakta. Mektubun başlığı: “What Hapens To Me”. Mektubun asıl yazarı: Michael Schenker. Nam-ı diğer MSG tarafından da hoş bir musiki eşliğinde dile getirilmekte.!

İşte bu grupla tanışmam böyle oldu. Bu şarkının ilk sözlerini okudum. Sonra sevgilim şarkıyı bana dinletti arabasında. Hatta eve yaklaşmıştıkta, bitirelim diye şarkıyı bir tur daha atmıştık evin çevresinde:)

İşte bu grup, benim için anlamlı. İşte bu grup 3 Mayıs 2006 Çarşamba günü Ankara’da Saklıkent‘te olacak.. 4 Mayıs 2006 Perşembe İstanbul Yeni Melek Gösteri Merkezi‘nde. 3 Mayıs’a ajandamın akşam aktivitesi kısmını kapatmış bulunuyor, sizleri hayatımı değiştiren şarkının sözleri ile baş başa bırakıyorum. Sözleri ezberimden. Sürç-i lisan edersem affola.

WHAT HAPPENS TO ME!

Everyday I think About You/All The Time Crazy For You/Tell My Self Again And Again/I’ll Be Patient But Then

I Feel You Deep In My Heart/Sell My Soul For Just One Part/Could It Be Ohh That Easy/After All You’ve Said To Me

You Broke My Confidence/Took It All/Why Can’t You See/It Makes No Difference/To You It Seems/What Happens To Me

Everyday I wake Without You/One More Way To Face What Is True/Life Goes On What Else Can Do/You’re Not Here Cause You Don’t Need Me

Everyday When I Think About You/Like A Prayer To Child Is New/In My Thoughts You’ll Always Be/The Only One Who Could Make Me Happy

Never Had To Worry/Didn’t Need To Care/Said You Really Loved Me/But You’re Not There

Evdeki Hesap…

Çarşıya Uymadı dostlar. Hafta sonu tüm yeni blog dostlarımı ayağa kaldırmıştım ben geliyorum İstanbul’a diye.. Perşembe gecesi rahatsızlandım: Önce “Yediğim balıktan zehirlendim” oldum.. Sonra da “Yok ya, balık olamaz, orası hep gittiğimiz temiz bir mekan. Kesin şu yeni başladığım ilaçlardan olmuştur” dedim.. Hastanede çalışıyoruz ya, kalktık gittik bilir kişilere danıştık. Zaten yaklaşık bir 10 gündür şiddetli başağrılarım vardı. Birkaç defa da tansiyon problemi yaşadım. En son tuz biber ekeni de Perşembe gecesi kusarak içimdekileri dışıma çıkarmak oldu.. Beni bilenler şaşırabilir, zira benim bu yaşıma kadar -Allah’a çok şükür- bir sağlık problemim olmamıştır. Başım, karnım ağrımaz öyle aklına estikçe. Bazen ciddi eklem ağrıları yaşarım, e o da normal. (Spor yapıyoruz, uzunca bir hatunuz fazla ayakta durduğumuz zaman belimize şiddetli baskı hissediyoruz falan..) Danışılan bilir kişiler problemimin Migren denen illet olabileceğini söylediler. (Gözlere baskı yapan şiddetli baş ağrısı, görmede bulanıklık, istifra etme, vs..) Tansiyon 9/6 çıktı. Bugün birkaç tetkik daha yaptıracağım. Bakalım asıl sorun ne ola? Bu sebeple hafta sonu İstanbul’umu erteledim; ama umuyorum ki haftaya beni kimse tutamayacak:)

E bu hafta sonu da Ankara’da kalınca rutinlere döndük yine: Cumartesi-Pazar çok yorulmadan sabah sporu. Ardından İncek’in yeni yapılan yollarında kahvaltı edecek yer ararken bulunan ÇARDAK-Cennet Bahçesi adlı mekan.. Ballı-kaymaklı-cevizli-bol peynirli güzel kahvaltılar. Eski dost, Moldovya fatihi Tunç ile hasret giderme, bol kahkaha.. Eve gelip duş almaca, gazete okumaca, ardından ders çalışmaca.. Pazar akşamüstü de klasik ABK Basketbol Klubü ile Marmaris Belediye Spor arasında geçen maçı izlemece ve yenilgi üzerine hüsrana uğramaca. Ardından stres atmak için kendini Konyalı Pide’ye atmaca..

Hava bu hafta sonu Ankara’da oldukça güzeldi, yalnız dün öğlen saatlerinde bir bulut kümesi kapladı ki ufku, onu da arabada anca bu kadar görüntüleyebildim. Sağ alt köşedeki ağaç dallarını kaldırmadım:)) Komik duruyor biliyorum:))

Bu arada dün gazete haberlerine göz atarken “Depresyon Modasında Son Trend” adlı bir yazı ilgimi çekti.. Artık depresyon hastalarının avuç avuç içtiği anti-depresanlara elveda zamanı yaklaşmaktaymış.. Yeni trende göre artık “Depresyon bandı” diye tanıtılan “Emsam” isimli ilaç onaylanmış ve kullanıma sunulmuş. Kanser hastalarının kullandığı ağrı bantları, sigara bırakmak için kullanılan nikotin bantları derken şimdi de depresyon bantları. Patlama yapar diye düşünmekteyim Türkiye’de. Hele de Türkiye’nin starları (!) çıkıp TV’ye “Ben depresyona girdim falanca kişi ya da haber yüzünden” demekteyken:)

Güzel bir hafta diliyorum. Cıvıl cıvıl, SAĞLIKLI, verimli ve dostlarla beraber.. Güzel müzikler dinleyin, keşfedin.. Yeni kitaplara göz atın.. İstanbul’lular.. Bu yıl 25.si düzenlenen İstanbul Film Festivali‘ni sakın ha kaçırmayın..

*Kendime Not I: Yeni başladığım kitap Torsten’ın bana bıraktığı ve “Çok iyi bir kitap” dediği, Amerikan’ın en iyi yazarlarından sayılan William Faulkner’ın bir kitabı.. Ama dili çok ağır geldi, okumak için zorla, ama baktın sıkıldın diğer kitaba geç, hiç kendini üzme!

*Kendime Not II: Uzun zamandır sinemaya gitmiyorsun. Şu V for Vendetta ilginç geldi. Ona bu hafta gidile! Evdeki Geyşa da senden ilgi bekler, araya sıkıştır!

Cuma Hikayesi..

Bu Cuma’nın hikayesi 2004 yılında Kahve Molası‘nda yayınlanan, ama benim çok önceleri yazıp bir kenarda bıraktıklarımdan birisi.. Son günlerde Hain Adam MR. TD‘nin anlata geldiği Paris macerlarına ve bununla birlikte canlanan anılarımıza ithafen:))

Keyifli hafta sonları dostlar..

Mon deuxième jour à Paris(Paris’de İkinci Günüm)

 

Hep aynı görüntü zihnimde…

 

Arnavut kaldırımlı ıslak sokaklar, bazen ince ince bazen hızlanan devinimiyle yağan yağmur, nemli bir hava… Her defasında aşağıdaki rengarenk şemsiyelerden oluşmuş bir örtü üzerinde güneş, başını uzatmaya çalışır bulutların arasından..Nafile bir çaba..! Burada bulunduğum on beş koca gün boyunca, sadece bir defa izin verdi bulutlar güneşe yüzünü göstermesi için. Geri kalan on dört gün boyunca hafif karanlık, soğuk değil ama ılık bir havada; muhteşem bir mimarinin ve ona bağlı bilmem kaç yüz yıllık bir tarihin eşlik ettiği, bol kahve molalı günler geçirdim burada. Paris’te..

 

Aşıklar için ideal bir kent tanımlaması yapılır Paris için. En büyük hayalim de burada, sevdiğim adamla beraber olabilmekti zamanında. Eiffel’e beraberce çıkmak, Seine nehrindeki gezinti teknelerinde el ele oturmak, Montmarte’dan aşağıya doğru inerken beraberce birkaç sokak ressamı ile tanışmak, belki de resmimi yaptırtmak. Gerçekleşmesi çok zor görünürdü, kısmen öyle de oldu. Ben gittim gitmesine Paris’e, ama sevdiğim adamı burada bıraktım. Üniversite hayatımın tamamını birlikte geçirdiğim, çok sevdiğim, akıllı ve yakışıklı bir adamı okul bitince bırakıverdim. Paris’i görme şansım doğduğunda da aklıma aylar sonra ilk defa geliverdi. Onsuz gezdim sokaklarda, ama sonra o bunları fazlasıyla telafi etme şansı yakaladı. Neyse, konumuz eski aşkım değil; konumuz ebedi aşkım PARİS. Daha doğrusu Paris’deki ikinci günüm!

 

Küçüklüğümden beri Paris şehrine inanılmaz, gözle görülür ve heyecan verici bir hayranlığım vardır benim. Paris’i o çok severek seyrettiğim müzikal filmlerden veya teyzemin bize gönderdiği kartpostalvari resimlerden bilirdim ilk: Teyzem ve kuzenim Notre Dame Katedralinin önünde elele.. Kuzenim, elindeki alış-veriş poşetleri ile Champs – Elysées’de gülümserken..Muazzam Arch de Triump ve önünde, yine, bizimkiler. Ama her fotoğrafta ilk dikkatimi çeken şey şu ıslak ve tarih kokan arnavut kaldırımları olurdu. Arnavut kaldırımları nasıl tarih kokar mı diyorsunuz yoksa? Öyle bir kokar ki hem de, ta resimden çıkıp burnunuzun direğini sızlatır. Ta o zamandan belliymiş, benim yıllar sonra sosyoloji okurken en sevdiğim ve etkilendiğim dersin “Sosyoloji Tarihi” olacağı…Bu Sosyoloji Tarihi dersinde deEnlightment-Aydınlanma denilen dönem sonrası yaşanan Fransız Devriminin bu kaldırımlar üzerinde başlayacağı..

…..

Elimde şemsiye ile sokaklarda yürümeye başlamıştım. Hiç unutmuyorum ikinci günümdü. Yağmur yine hafif hafif çiseliyordu, sabahın erken saatiydi daha. Kendime söz vermiştim; Paris’de kaldığım her güne sabahın erken saatinde başlayacak, kahvemi her gün sabah farklı bir café de içecek, her gün farklı bir fırından croissant alacak, her gün farklı bir kaldırım taşını arşınlayarak sokaklarda kaybolacaktım. İşte ikinci günümde de böyle kaybolma arzusu ile evden, Boulevard De Sebastapol’de bulunan kaldığım evden çıkmış, aşağıya Seiné Nehri kıyısına kadar sürecek planlı yürüyüşüme başlamıştım. Aklımdan geçenleri net hatırlıyorum: Kıyıya en yakın, ilk gördüğüm kahveye oturacaktım. Derin derin içime çekecektim kahve kokusunu, sonra da elime kalemimi alıp, aklımdan ilk geçen şeyleri masanın üstündeki peçeteye yazacaktım. Bu sayede tatilim bittiğinde elimde on beş peçete, o peçetelerle beraber aklımdan geçmiş olan on beş değişik düşünce, on beş farklı cafénin on beş değişik kahve kokusu ve on beş çarpı bilmem kaç tane farklı chanson (şarkı) olacaktı. İkinci günümün ilk cafési bir bistro “Cosy”, ilk kahvesi caffé latte, ilk düşüncesi “Sanırım bunun gerçekleşebileceğini hiç tahmin etmemiştim. Gözümde canlandırdığım gibi bir yerdeyim, hava ve hatta ıslak kaldırımların kokusu bile aynı canlandırdığım gibi. Bugün harika geçsin. Planım, Louvre Musesinin önünden aşağıya o muhteşem bahçelere inmek, oradaki çiçekleri koklamak, o bahçelerde ıslanmakJ”ve ilk chansonu, adının Jacques Brel olduğunu oradaki garsondan sonradan öğrendiğim muhteşem sesli adamın en bilinen şarkısı: Ne me quitte pas! (beni bırakma) oldu.

 

Kahve faslı bitti, ben yürümeye devam ettim. Elimde harita, haritada işaretlediğim bir sürü kırmızı yuvarlak. En kocamanının içinde yemyeşil bir bahçe var. İşte ben o bahçede, ve ondan sonrakinde geçirmeyi planlıyorum tüm günümü..Muhteşem Louvre’un önündeyim. Kalabalık. İnsanlar, dünyanın her yerinden geldiği belli, her ırkı temsilen bir sürü insan. Louvre’un önünde, onun muhteşem ve göz alıcı mimarisi ile birlikte tezatlık oluşturduğu söylenegelen Cam Piramit. Önünde resim çektiriyorum hemen. Sevimli bir Japon çiftten rica ediyorum fotoğrafımı çekmelerini..Anlaşmakta zorlanıyoruz, çünkü İngilizceleri malum! Ne kadar da ufaklar. Bana bile ihtişamlı gelen bir sürü şey, yapı, Piramit kim bilir onlara nasıl geliyordur diye düşünüp, gülümsüyorum hafiften. Sonra da onlar benden istiyorlar fotoğraflarını çekmemi. Kabul ediyorum hemen ve vizörden bakıp, gerekli ayarlamaları yapmaya, onları kadraja orantılı bir şekilde yerleştirmeye çalışırken…Birden görüntünün sol tarafında bir adam görüyorum. Çok uzun boylu ve bembeyaz saçları var, ama yaşlı değil..Adam, Albino! Elinde kocaman bir demet sarı gül var. Dikkatimi ilk çeken aslında işte o güller. (Güllere bayılırım zira) Adam, kucağındaki bir demet çiçeğe sıkıca sarılmış ve başını yukarıya kaldırarak konuşuyor. Sonra gülmeye başlıyor kahkahalarla ve başını sağa sola sanki “olmaz” anlamında sallayarak yürümeye başlıyor. Bu arada bana el sallayan Japon çifte odaklanıyorum ve fotoğraflarını çekmek için makinanın tuşuna basıyorum.. Teşekkür faslı, yine vücut dilimizle anlaşıyoruz. Makinayı onlara verip, hemen gözlerimle adamı arıyorum.

 

Adamı bulmam zor olmuyor, çünkü çok uzun! Yavaş yavaş, neden olduğunu bilmeden,garip bir şekilde adamı takip etmeye zorluyorum kendimi. Yavaş adımlarla, sakin bir şekilde yürürken, sağa sola bakmaya ve sanki yakınlarında biri varmış gibi konuşmaya devam ediyor. Biraz hızlanıp hangi dilde konuştuğunu duymaya çalışıyorum. Adam tam ben yanına yaklaşmışken “Thank God! You’re so merciful” diyor yine gülerek…! “Çok merhametlisin Tanrım” mı? Nasıl yani? Ne demek ki bu? Yok canım, adamın elinde bir demet sarı gül, Tanrı ile sohbet edecek hali yok ya..Niye olmasın, belki akli dengesi bozuk bir adam. Belki de sevgilisi ile burada buluşmak için sözleştiler; ama kadın gelmedi. O da isyan ediyor ve Tanrıya kızıyor kendince, alay ediyor bu durumla belki de…Adamda bir tuhaflık var. Sanırım kendi kendine konuşmasından çok, bu ne olduğunu anlayamadığım tuhaflık yüzünden onun peşine düşme işine giriştim diye düşünüyorum. Haritamda işaretlediğim büyük, yeşil parkın içine giriyoruz. Hafif hafif yine yağmur çiselemeye başlıyor. Parkın ortasındaki havuza düşen yağmur damlaları gittikçe büyüyen dairesel hareketlere neden oluyor. Adam, havuzun kenarına geliyor ve elinde tuttuğu sarı gül demetini havuza bırakıveriyor..Güller dağılarak, havuzun içinde sağa sola doğru yüzmeye başlıyor. Sonra cebinden bir kağıt çıkarıp onu da parçalara ayırıyor; çok değil sadece önce ortadan ikiye, sonra da onu birleştirip tekrar ikiye bölüyor..Kağıtlarda suyun içinde artık..Tanrım, acaba ne yazıyor o kağıtta?

 

Ellerini arkasında birleştirerek sırtını bana dönüp, yürümeye başlıyor adam. Sırtı dimdik, başı dik..Saçları bembeyaz..Havuzun kenarına yaklaşıyorum ve kenara yakın duran kağıt parçalarından birini almak için eğiliyorum. Bir tane de sarı gül alıyorum sudan. Yağmur hızlanıyor. Kağıttaki mürekkep akmış ne yazık ki. Biraz zorlanarak bir kısmını okuyabiliyorum: Alain will come to see u gibi birşey…Alain seni görmeye gelecek.. Sanırım Alain adında bir adamla buluşacaktı, elindeki sarı güllerde adamın onu tanıması içindi. Ama Alain gelmedi, adam da zamanında buluşma noktasına gelmeyen Alain’e verip veriştirdi havuz başına kadar. Benim duyduklarım da bu serzenişlerdi demek..

…..

 

O günkü planımı gerçekleştirdim: Akşama kadar o park senin, bu bahçe benim dolaştım, mis gibi çiçekler kokladım, manolyanın ağaçta yetiştiğini de orada o gün öğrendim. Öğrenemediğim tek şey Albino adam, sarı güller, Alain üçgeninde neler olduğuydu.. Bu olayı benim için unutulmaz kılan ne mi oldu? Sanıyorum Paris’deki dördüncü ya da beşinci günümde yine bir café de oturuyordum. Karşı masamda çok hoş bir adam gazete okuyordu. Gazeteden çok adamla ilgilenmiştim önce, ama bir süre sonra gazetenin ön sayfasında surmanşet’deki yazı dikkatimi çekti: Yazı Alain adlı birinin kurban gittiği cinayet hakkındaydı.. Tanrım, keşke o zamanlar Fransızcam daha iyi olsaydı da haberden birşeyler anlasaydım diye düşünürüm hep..Belki Paris’deki ikinci günümde takip ettiğim Albino ve elinde bir demet sarı gül ile beklediği Alain, o Alain’di..Ne demişti Albino; “You’re so merciful, Thank God” Yoksa, Alain bu dünya üzerinden silindi diye mi teşekkür etmişti Albino Tanrıya..”Çok merhametlisin Tanrım” demişti. O gün akşama kadar düşündüm durdum acaba gerçek hangisi olabilir diye? Belki o Alain benim Alain bile değildi.. Ama bu kadar tesadüf filmler dışında başka bir yerde olabilir miydi sahiden? Yoksa bu bir işaret miydi bana, işte fırsat yaz bir senaryo, koy adını da: Mon deuxiéme jour a Paris. Başına ve sonuna neler ekleyebileceğimi ve nasıl bir hikaye çıkarabileceğimi bir düşünün.. Mesela şöyle başlasam……..