Yazar arşivleri: dilayra

Yaşanası Bir Deneyimdi…

Dün sabah saat 07:00 sularında başlayan maceramızı yaklaşık 90 kişilik bir ekiple gece saat 23:30’da tamamladık. Başlangıç ve bitiş Ankara Tunus Caddesi oldu. Ama ya aradakiler???

Explorer grubu ile beraber 3,5 saat süren bir yolculuktan sonra Aksaray’ın Güzelyurt ilçesine ulaştık. Otobüsleri aşağıda bırakıp 1800 mt. yükseklikte bulunan bir tepeye çıktık. Tepeye tırmanmaya başladığımız andan itibaren Güneş Tutulmaya başladı sağ köşesinden ufak ufak.. Zirveye ulaştığımızda ve Güneşin tam tutulma anına yaklaştığı sıralarda hava da iyiden iyiye soğudu. Rüzgar neredeyse ufak tefek cüsseye sahipleri uçuruyordu! Bir yanda gözümüzde gözlükler, diğer yandan elimizde fotoğraf makinalarımız bekler olduk kucaklaşmalarını Ay ve Güneş’in.. Önce rüzgar dindi yavaştan, sonra gökyüzü yavaş yavaş kararmaya, sesler azalmaya, ortamı anlatılması zor bir huzur kaplamaya başladı. O anda bana sanki doğa tüm noktalarıdan çekilerek tek bir noktaya toplanıyormuş gibi geldi. Ve tam tutulma gerçekleşti. Çıt çıkmıyordu doğada.. Sadece fotoğtraf makinalarının çıkardığı “click” sesleri.. Bir de hemen ileride parıl parıl parlayan yüzüyle güzel Venüs Yıldızı. Ufukta kızıllıklar, aşağımızda yer alan köyde yanmaya başlayan ışıklar.. Nefesimi tututuğumu ve böylesi güzel bir şeyi görebildiğim için şükrettiğimi hatırlıyorum. Hani derler ya: Once In A Life Time! İşte öyleydi..

 


Mırıldanıyorum..

İşim çok bugün, yazmak istediklerimi de yazamayacağım bu sebepten.. Ama dün seyrettiğim filmden aklıma takılan, musikisi kulaklarımdan, sözleri dilimden bir türlü gitmeyen, Frank Sinatra’dan Henry Connick Jr.’a kadar hep iyi seslerin icra ettiği bir güzel şarkı vardır ki.. Mırıl mırıl söylüyorum içimden. Diyorum ki içimde kalmasın, tüm iyi insanlarla paylaşılsın. Tüm güzel kadınlara gitsin.. Güzel olmayı becerebilen, iyi kadınlara gitsin.. Tanıdığım tanımadığım, iki çift güzel kelamı hak eden, tüm ışıltılı kadınlara gitsin..

(Aşağıdaki şarkı, My Best Friends Wedding filminde Julia Robert’ın yeni evli çifte armağan ettiği, aslen kendisi ve “En İyi Arkadaşı”nın özel şarkılarıydı..) Bir de soruyorum: Sizin sevdiceğinizle özel bir şarkınız var mı?

The Way You Look Tonigh

Someday, whem I’am awfully low/When the world is cold/I will feel  a glow just thinking of you/And the way you look tonight.

Yes, you’re lovel, with your smile so warm/And your cheeks so soft/ There is nothing for me but to love you/And the way you look tonight.

With each words your tenderness grows/Tearing my fear apart/And that laught that wrinkles your nose/It touches my foolish heart.

Lovely.. Never ever change/Keep that breathless charm/ Won’t you please arrange it?/Cause I love you.. Just the way you look tonight.

Cuma Hikayesi..

Şimdi bu başlıkta ne diyenleri duyar gibiyim. Dedim ki “Cuma İlüstrasyonu” var, “Cuma Fotoğrafı” var.. Benim de Cumaya dair bir katkım olsun.. Böylece “Cuma Hikayesi” çıktı. Ben her Cuma, bu sayfada siz yeni ve eski dostlarımla beraber benim ciddi hobilerimden biri olan ve yaklaşık 5 senedir düşe kalka sürdürdüğüm “Kısa Yazılarım”ı paylaşacağım. Geçtiğimiz ay çöken pc’mden kurtarılan çok az hikaye-yazı ile başlayacağım ilk olarak. (Bu yazılarımın tümü Kahve Molası‘nda yayınlanmışlardı.) Bu iş beni de motive edecek ve ben her Cuma burada paylaşmak üzere bir şeyler yazmak için kendimi zorlayacağım; düşe kalka sürdürülen iş “düzenli” bir hale gelecek. Bu yaptığım, tamamen Sevgili Zeynep’in Hikayelerinden farklı. Okumaya başladığınızda anlayacaksınız. Yazdıklarımın çoğu benim gerçek hayatımla bir şekliyle ilintili, ama bir kısmı da tamamen kurgusal. Ya başlangıcı benden, sonu kurgu; ya da tam tersi..

Bu hafta hep “Mavi”lerden bahsettik ya, bu sebeple bana en sevdiğim maviye sahip yeri hatırlatan bir yazımı ve yukarıdaki Kaş 2003 fotoğrafını ekleyerek hepinize keyifli, bol güneşli, umut dolu, sevgi dolu, aşk dolu, heyecan dolu, sevdiklerinizle bir hafta sonu diliyorum. Yazı uzun.. Hafta sonu okuyabilesiniz diye:)) Lütfen düşüncelerinizi paylaşın; olumlu ya da olumsuz. (İleride yayınlanmış kitabı olmasını isteyen biri için ufak bir yardım:))

KAŞ’TA DÜĞÜN

Ayşegül Sultan’a sözüm vardı. Bu yazı, tamamen ona ithaf olunur!

 

 

……………

Frank Sinatra’yı çocukluğumdan beri dinlerim; Severek, kendimden geçerek, içimden ılık ılık akan bir şeyler eşliğinde o yumuşacık, sıcacık, davetkar, çapkın sesiyle beni her zaman etkiler Sinatra. Onun zamanının filmlerini seyretmek, onun zamanına ait müzikleri -30 yaşımın eşiğinde olmama rağmen- dinlemek, o zamana ait elbiselerin içinde, ayağımda babet ayakkabılar, şık, dantelli eldivenler ve omzumda asılı duran önden tek düğmesi iliklenmiş hırkalarla kendimi düşünmek beni her zaman mutlu etmeye; 1960’lı yıllara ait bir kadın olduğumu, Sinatra’nın şarkılarıyla pistte hoş bir erkeğin kollarında dans ettiğimi düşlemekse beni heyecanlandırmaya yeter de artar bile.

İşte yine bir akşam, elimde bol buzlu duble Absolute Vanilya’mla, Kaş’a yan gelmece- yatmaca tatiline gitmeme yalnızca birkaç saat kalmışken, müzik setimden yayılan o yumuşacık ses bana,

“When Somebody Loves You

You Feel It in Your Heart

When Somebody Loves You

You Know It from the Start

Every Kiss Becomes More Than a Kiss

Each Look, Each Touch They Mean So Much

That’s When You Discover How It Feels to Be A Lover…”

diyerek yüreğimi giderayak titretiverdi anlamsız bir Pazartesi akşamı… Yine beni en can alıcı şarkısıyla, en can alıcı zamanda –1. tekil şahıs olarak yaz-güneş-deniz tatiline giderken- en can alıcı noktamdan vuruverdi.!

Sinatra: Hayatımın, beni anladığını düşündüğüm tek erkeği! Ne zaman beni mutlu edeceğini, hangi anlamlı şarkı sözleriyle o anki hislerimi paylaşacağını, hangi ses tonuyla, hangi notayla şarkısına başlayacağını, gecenin yada gündüzün hangi saatinde beni nasıl yatıştırıp, sakinleştireceğini, ben hıçkırarak ağlarken sessizce şarkısına devam ederek beni rahat bırakacağını her zaman bilmeyi başarmış tek erkeği..! Bunca zamandır terk edilmeyen, beni terk etmeyen, -mış gibi yapmayan, -mış gibi yapmama neden olmayan, gözlerim gülerek bakmaya başladığı, kendimi huzurlu ve hiç olmadığım kadar mutlu hissettiğimde bunu bir parmak şaklatmasıyla durdurmayan, yok etmeyen, ağzımdan çıkan güzel ifadelerin zaten ne kadar zor çıktığını, bu sebeple de bir defa çıktığında gerçekten denmek istedikleri şeyler olduğunu anlayabilen, beni yeni insanlara, sıkıcı-keyifli yemeklere, tatillere uğurlamaya devam eden tek erkeği.. Ne acı!Onu kaybettiğimde Paris’te bir Albino peşindeydim.. Sacre Couer Kilisesi’nde izlediğim bir Pazar ayininde onun için dua etmiş ve “In other words…I love you..” demiştim kendi şarkısıyla, kendimce bir veda ile.! Yıl: 1998

……………

Sinatra’yı evde bırakalı birkaç saat oldu.. İşte yine rahatsız bir otobüs yolculuğundayım.. Eskiden bayılırdım yollara, uzun yola.. Hep hayal kurar dururdum, hep oyalanacak bir şeyler bulurdum.. O zamanlar otobüslerde müzik yayını falan yoktu, kendi walkmenimde müzik dinlerdim sabah kadar.. Hep de gece yolculuk ederdim.. Değişmeyen tek şey, yine bir gece yolculuğundayım.. Artık walkmenim yok; ama CD çalarım var.. Evde Sinatra dinleyince, çıkarken onu müzik setimde unutuyorum haliyle.. Ne yapalım artık, Harry Connick Jr, Sting falan idare edeceğiz eldekilerle..

Dile kolay, uzunundan bir 11 saat kadar yolumuz var! Kabus gibi.. Kaş’a bayılıyorum da, bir de yolu olmasa..Neyse artık, yolculuğun sonunda beni neyin beklediğini düşünerek kendimi biraz olsun rahatlatmaya çalışıyorum, gevşemem lazım.. Tatile gidiyoruz, boru değil!

Ayşegül Sultan’la bu bizim 2. Kaş tatilimiz. Eve dönünce fotoları 2003-Kaş fotolarının hemen yanına, 2004-Kaş şeklinde aktaracağım yine PC’ye.. Umuyorum ki 2005-Kaş olmaz! Yani olsun da, mümkünse artık Ayşegül Sultan’la olmasın.. Hayır, ona da yazık, bana da.. İkimiz de gül gibi kızlarız.. 30’larımızın başında.. Ayıp olmuyor mu 2 yıl üst üste yalnız kalpler şeklinde tatile çıkmak?

………..

“Tanrım belim mahvoldu yine!!”

“Sızlanma geldik işte, bak birazdan otelimizin gözükmesi lazım yolun karşısından.”

Böyle diyor da Ayşegül Sultan, otelimiz görünür görünmez benden beter söylenmeye başlıyor.. Otobüsten inmemiz, bavullarımızı almamız, otobüsün hareketinin ardından bizim bavulları çekiştirerek otele bakakalmamız… Hepsi çok değil bir 10 dk. İçerisinde gerçekleşiyor. Tüm bu süre zarfında hatunun ağzından tek bir iyi kelime çıkmıyor.!

“Bu ne biçim otel ya? Hani denize sıfırdı burası.. Aradan kocaman çift yönlü yol geçiyor. Şehirler arası otobüs yolu! E şimdi yokuş yukarı biz mi çıkaracağız bu bavulları? Yok mu adamları bunların? Ben sevmedim burasını.. İyi ki tek gecelik peşinat yatırmışız.. Kahvaltıda kötüdür şimdi.. Hem….”

“Ayşegül insaf et be güzelim… Bismillah, dakika bir gol 10 oldu.. Bir nefes al!”

………..

“İşte böyle…” diyorum otel sahibine akşam yemekte karşılıklı şaraplarımızı içerken…

“ Hatun söylenmekten vazgeçmedi..Ama ben biliyorum yapacağımı ya, sabrettim.. Dedim ki, ben seni aşağıya iskeleye inince suya bir atarım, bir şeyciğin kalmaz, anında sakinleşirsin.”

Öyle de oldu.. Gevşedi, sakinleşti… Sonraki 5 gün boyunca sinirleri alınmışçasına huzur, bol kahkaha, bol alkol, hoplamaca, zıplamaca, denizle gece-gündüz, sınırsızca kucaklaşma şeklinde unutulmaz bir tatil daha yaşadık fotoğraf karelerine geçen Kaş’ta.! Bu defa yalnızca fotoğraflar ve güzel yaşanmışlıklar değil, bir de beynimizde senaryo ile döndük eve.

………..

Yine elimizde kadehler, gecenin bir vakti olmuş, aşağıya iskelenin olduğu yere indik. Gündüzleri şezlonglar, şemsiyeler; gece de minderler, mumlar iskelede ay ışığına eşlik ettiler biz oradayken. Sabırla bekledik dolunay olmasını her gece. Ne yazık ki oradan ayrılışımızın akşamına denk geldi kendilerinin bembeyaz, hareli, kocaman bir topa dönüşmesi! Biz yine de geceleri, dolunay’a dönüşürken ay, altındaki iskelede, karanlık denize bakarken, minderlerin üzerinde hayaller kurduk, güldük bol bol, kah uyuduk, kah çalan müzik hoşumuza gitti kalktık dans ettik.. İşte bir gece aşağıda, minderlerin üzerindeyken Ayşegül Sultan’la beraber başlattığımız bir geyik, saatler içerisinde hoş, yarı anlamlı, yarı anlamsız, arada özlem duyulan, yarı şaka, yarı ciddi bir senaryoya dönüşüverdi. Adını “Kaş’ta Düğün” koyduk! Kanlı Düğün gibi olduğunu fark ettik fark etmesine de, biz böyle olsun dedik, öyle de oldu!

 

 

Kaş’ta Düğün… Birinci ve sonuncu bölüm.

 

Ve Diyaloglar:

 

D: “Burada evlenmek ne hoş olurdu ya!”

A: ……………

D: “İkimizden biri mesela, hangimiz ilk evlenmeye karar verirse, Kaş’ta evlensin. Burada, bu iskelede, bu dolunayın altında, bu denizin üzerinde..”

A: …………….

D: “Ben zaten hem denize, hem de bu namussuz kasabaya tapıyorum.. Hep, küçükten beri, farklı ama şatafatsız, sade bir düğünüm olsun isterdim.. Şimdi aklıma düştü bak birden bire..”

A: …………….

D: “Alo, orda mısın Ayşegül Sultan..? Kime diyorum ben. Yoksa şarap arkası bira iyi gelmedi de gözlerin açık karanlık denize dalmış bir halde uyuyor musun dinliyorum ayağına? Ne dersin bu fikre? Hani belki 2005 yılında da burada olalım diyoruz ya, bu sefer anlamlı bir tören için gelmiş olalım mesela..”

A: “Vallaha ne hoş fikir oldu bu.. Uyumuyorum, sen söylediğinden beri düşünüyordum ben de nasıl olurdu diye..”

D: “Bence süper olur.. Mesela bak bu iskelenin üzerine kocaman mumlar ve fenerler yerleştirebiliriz. Sonra, iskelenin üzerine çiçekler serpiştiririz, hatta denizin üzerine de … Şu suda yüzen mumlardan da koyarız.”

A: “ En sevdiğimiz arkadaşlarımızı davet ederiz, fazla değil 30-50 kişi arası bu iskeleye sığar herhalde.. Ne dersin?”

D: “ Anca alır zaten.. Sonra düğün günümüzde hep beraber çökmeyelim de denizeJ

A: “Olsun be, Kaş-2005 fotolarına bir güzellik gelir böylece. Biliyorsun 2003 ve 2004’e ait olanlarda da az şoparmadık. Bunun eğlencesi de bu olur: Deniz’de Düğün”

D: “Nikahımızı denizin üzerine yerleştirilmiş platformda kıydırırız mesela.. Oraya da ufak bir salın üzerinde ayakta gideriz.. Tabi bu salın da kenarlarında mumlar olmalı. Işıl Işıl bir salda, nikah memurunun tir tir titreyerek bizi beklediği platforma doğru yola alırız böyle yavaştan.”

A: “Niye titriyor şimdi adam?”

D: “Adam yüzme bilmiyor ki.. Kaş’ta yaşıyor, ama yüzme bilmiyor. Hatta su görmeye dayanamıyor..”

A: “Niye böyle bir nikah memuru bulduk ki?”

D: “Ne bileyim canım, o kadar dalgıcın, deniz aşığı, Kaş aşığı adamın ortasında bir de böylesi olsun dedim.. Keyif de benim, hayal de.. Sen ne karışıyorsun ki şimdi?”

A: ………….

D: “Neyse.. Biz müstakbel damat ve ben –ki damat adayı konusunda en ufak bir fikrim bile yok.. Her ne kadar kurmaca yapıyor olsak da- ışıldak misali denizde ilerleyen salın üzerinde platforma doğru yol alıyoruz yavaş yavaş..”

A: “Niye sen ve müstakbel damat? Ben senden önce evlenemeyeceğim mi şimdi? Bunu mu ima ediyorsun?”

D: “Gece gece başına mu vurdu dolunaya çeyrek kalan ay? Sen ya da ben.. Hangimiz olursa dedik ya başta.. Ben anlattığım için öyle deyiverdim. Hem biliyorsun, benim senden önce evlenme şansım hiç yok gibi..”

A: “O niye ki? Sen de ben de aynı durumdayız. Durum da şu: Sevgilimiz yok. Potansiyel bir aday bile yok. İkimiz de sevgili arkadaşım, birer birey olarak hayatımıza devam etmekteyiz ve hatırlatırım bundan da –ne yazık ki- fazla şikayet etmemekteyiz. E hal böyle olunca, aday arama şansımızı da tamamen allaha havale etmiş durumdayız. Ve yine tahmin edeceğin üzere, bilet almazsan piyangoyu sana çıkarmıyor yukarıdaki.!..”

D: “Vallaha güzel dedin Ayşegül Sultan. Bunun üzerine bu hayali, nikahı kıymadan keselim istersen. Azıcık eğlenelim dedik, onu bile yapamıyoruz.. Zaten Serhat’ta bize bireyler ismini taktığından beridir hayatımızdaki kör topla ilerleyen şeyler de durmuş durumda farkındaysan. Fazla benimsedik biz bunu. Hatta fazla sevdik. Herkese de bahane olarak bunu ileri sürüyoruz, hoş olmuyor.”

A: “Birey olmanın, hele de kadın olarak ayakta kalmanın nesi kötü ki şimdi? Adam kötü niyetle söylemedi ki bunu?”

D: “Biliyorum arkadaşım da, ne yazıktır ki doğru bir tespitte bulunup, yanlış olan şeyi yaparak bunu sesli dile getirdi.”

A: “ Neyse ne! Eee, gelinliğimiz nasıl olacak?”

D: “Bilmem ki sen nasıl seversin.. Ben mesela hep sade bir şeyler hayal ederim. Mesela, dur şimdi aklıma geldi. Bayılacaksın bak! Hani dalıyorum ya ben, oradan geliverdi: Öyle bir gelinlik ki bu, nikah kıyıldıktan sonra, müstakbel-muhtemelen dalgıç olan -eşimle beraber suya atlayarak iskeledeki arkadaşlarımızın kutlamalarını kabul edeceğiz. Bu durumda ben ‘evet’ dedikten, imzaları atıp, adamın ayağına da bastıktan hemen sonra gelinliğimin eteklerinden tutup çekiştirerek üzerimde tek parça bir mayo ile kalıveriyorumJ Yani bu vücudu saran, dalgıç giysisi, ama bembeyaz.. Anca o zaman bunun böyle bir şekil olduğu anlaşılıyor.. Nasıl ama?”

A: “Dilaracım söyleyecek sözüm yok vallaha. Nereden de buldun şimdi bunu. Ama çok şeker bir durum olduğunu itiraf ediyorum. Ben bile giyebilirim böyle bir gelinliği.”

D: “İşte böyle yüzerek kıyıya çıkıyor ve kutlamaları kabul edip, tepemizden aşağıya boşaltılan şampanyalardan hemen sonra ben bir Jack fıçısının altına yatıyorum. Eşimi bilmem, o nereye yatarsa yatsın! Nasılsa gecenin sonunda yanıma yatmış olacak..”

Ve kahkahalar…….

The End.. Bitti. Son..

Zaten bundan öteye de gidemezdi.. Görüldüğü gibi abukluklar burada da bırakmadı kalemimizi… Bu sebeptendir ki adam olamadık, hala single olarak tatilde meşk etmekteyiz 2 yıldır.. Duyurulur… ! Kimeyse??

(2004 Sonbahar… Dilara)

Özlem!

Bebek Balıkçısı’nda dostlarla keyifli bir akşam yemeğine.. Ortaköy Çaydanlık’ta ince belli ile içilen bir bardak taze çaya.. Sonrasında sahilde yapılan, ruhu ve bedeni başka bir boyuta taşımaya yarayan uzun yürüyüşlerimize.. Her ne halde olursa oldun İstiklal Caddesi’nde yürümeye.. Çiçek Pasajı’nda Şampiyon’da soluklanmaya.. Ara Cafe’de filtre kahve içmeye.. Markiz’in vitrinine Garfield misali yapışıp pastaları seyretmeye.. Gençlik hatıralarım arasında yer alan Mojo’da dans etmeye, Babylon’da canlı performans izlemeye, Andon’da kaybolmaya.. 110 yıllık Cumhuriyet Meyhanesi’ne ya da Yakup’a gidip demlenmeye.. Hala kaldıysa Nupera’dan İstanbul manzarasına bakınırken bir kadeh içmeye.. Her ne kadar anlamsız da bulunsa taşına toprağına, Boğaz’ına, eğlencesine, keyfine, sıkıntısına, trafiğine, oradaki dostlarıma biraz özlem mi var ne? İstanbul’umuz gelmiş bizim.. Ayşegül Sultan duydun mu?

*Yeni arkadaşımdan aldığım paket beni ne kadar mutlu etti, kelimelerle anlatamam. İçinde Wish List’imden Tori Amos Beekeeper albümü, 1 paket yasemin çayı ve şirin mi şirin şişe elbiselerim vardı. Teşekkür ederim Didem. You made my day perfect..