Yazar arşivleri: dilayra

Hata Yapmak İnsana Özgü!

“To Err Is Human” 1999 yılında Amerika’da yayınlanmış bir raporun başlığı: Hata İnsana Özgüdür.! İşim gereği bu raporla biraz fazla haşır neşirim. Aslen, tıbbi hatalar, hasta güvenliği ve bunlara ilişkin istatistikler üzerine bir rapor bu.

İşimden ayrı tuttuğumda da bu başlık, hayatımda ve hayatımızda oldukça önemli bir yer tutuyor diye düşünmekteyim. Hepimiz muhtemelen, zaman zaman durup şu soruyu kendimize sormuşuzdur: Ben nerde hata yaptım? Hata mı yaptım acaba? vs…

Hata yapmak insana özgü, eğer hatalarımız olmasa, yanlış yapmasak doğruyu (herkese göre değişen) bulamazdık.

Eğer hata yapmasak, hayatın çok yönlülüğünün farkına varamazdık..

Eğer hatalarımız olmasaydı büyüyemezdik, olgunlaşamazdık.. Hayata karşı duramaz, savaşmayı, mücadele etmeyi bilemezdik. 

Kötüler var ki iyilerin kıymetini bilelim diye.. Yanlışlar var ki doğruların hakkını verelim diye.. Acılar, sıkıntılar var ki mutluluğun, huzurun tadına varalım diye.. Hayatta her şeyin bir nedeni var ve hiçbir şey için de hiçbir zaman geç değil!

Dün Geceden…

Uykum kaçtı dün gece..

Kitaplığımın önünde bir şeyler aradım okumak için.. Sonra elime aldığım bir kitabın arasından bir kağıt parçası çıktı.. Kağıdın içinde bir şiir.. Şiirin altında bir imza: Ahmet ALTAN. Kimin verdiğini hatırlamaya çalıştım, ne yazık ki hatırlayamadım:( Daktilo ile yazılmıştı, sanıyorum bilgisayar teknolojilerine geçmeden az önce edinmişim kendilerini..

Okumaya başlayınca şiiri hatırladım; Duracaksın’dı adı… O anki, dün geceki hislerime, daha doğrusu birilerine anlatabilmek istediğim düşüncelerime o kadar güzel tercüman olmuştu ki şiir! Hemen dedim paylaşayım “Maviye Yolculuk’ta”… Alan alsın mesajı, almayan da keyifli bir şiir okusun günün bu vakti:)

DURACAKSIN

Acı,

ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,

öfke,

kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,

keder,

yaşlı bir ağaç gibi üzerine yıkıldığında,

duracaksın…

Durup,

gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın.

Sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin,

Çiçeklerini koklayıp, derin bir soluk alacaksın.

Ölüm seni kuşattığında,

tam da o anda, hayatı düşüneceksin.

Acıyı, kederi, öfkeyi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın,

bir zaman “Dinlenin biraz” diyeceksin…

Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün istiridyeleri açarak,

bir sevinç arayacaksın.

Hayaller kuracaksın.

Hatıralarını bir defa daha gözden geçireceksin.

Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri.

Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri.

Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan tenleri.

Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına gülenleri.

Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını, sevdalarını, sevişmelerini, özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine.

Hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları sıkıca kucaklayacaksın.

Ölüm her taraftan üstüne saldırıp seni kuşattığında,

tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah.

Belki bir mektup alacaksın.

Sana gülümsemesini istediğin gülümseyecek belki sana

Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde kaybolduğunda, tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin.

Gözcünün “Kara göründü” diye bağırdığını hayal edeceksin.

Kara hiç görünmese bile, hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini bileceksin.

Çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu hedefle mana kazandığını anlayacaksın.

Her şeyini kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin.

Neyi aradığını hiç unutmayacaksın.

Sevinçlei ne kadar hatırlarsan, acının dernliğini o kadar kavrayacaksın.

Yaşadığını ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar çok düşünürsen, öfke o kadar keskinleşecek.

Karanlık inerken, ışığa daha dikkatli bakacaksın.

Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı bir uçurum koyduklarında, nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce, geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.

Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin.

Bir çiçek iliştireceksin yakana.

Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini..

En çılgın hayallerini..

En çağıltılı kahkahalarını..

Acı,

ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,

öfke,

kızıl bir küheylan gibi at koşturduğunda,

keder,

yaşlı bir ağaç gibi üzerine yıkıldığında,

duracaksın…

Durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın.

Sana, iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin,

çiçeklerini koklayıp, derin bir soluk alacaksın.

Ölüm seni kuşattığında, tam da o anda, hayatı düşüneceksin.

Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın,

bir zaman “Dinlenin biraz “diyeceksin.

Onları şefkatle dinlendireceksin.

Çünkü onlara yeniden ihtiyacın olacak!

Baş Ağrısı İle Geçen Bir Hafta Sonunun Ardından..

Yaz mevsiminin ilk ayı ve 6. gününden “günaydın”.. Hava güzel, güneş pırıl pırıl tepemizde.. Masada beni bekleyen sıkı bir iş listesi.. Şiş bir boğaz.. (Ne yazık ki boğazımın neden şiş olduğu ve beni rahatsız ettiğini biliyor ve bundan kurtulmam gerekliliğinin sinyallerini bu son 1-2 aydır şiddetle hissetmeme rağmen bir şekilde kaçıyordum.. Artık yeter sanırım: Bu sigara içme işine bir son vermeliyim.!)

Güzel bir hafta sonu geçirdim, ama dünkü aktivitelerimiz sırasında biraz rüzgar yedim herhalde. Bundan sebep, akşamüstü saatlerinde başlayan şiddetli baş ağrılarım beni geceyarısına kadar terketmemekte direndiler.. Aldığım ilacın etkisini göstermesi ise biraz uzun sürdü. Halen bir miktar sersemlik var üstümde!

Dün, Gölbaşı mevkiinde yer alan “Bizim Çatı” adlı bir yerdeydik.. Hoş, yeşil bir mekan, göle sıfır:) Bir arkadaşımızın doğum günü kutlaması için yaklaşık 15 kişi oradaydık saat 15:00’den itibaren. Upuzun bir masa, üzerine sırasıyla gelen salatalar, sigara börekleri, patatesler.. Ve de gelmekte geciken etlerimiz, etlerden 1 saat önce gelen mangallarımız! Ortam yemyeşil, ama bir miktar(!) polenli olduğu için ve de aramızda polen alerjisi olanlar bulunduğundan dolayı önce biraz stresli olsakta, sonra karnımız doymaya başlayınca sakinleştik toptan:) Yemek üstüne Tim’le beraber biraz basketbol oynama girişiminde bulunduk. Herhalde basketbol topunu elime almayalı birkaç yıl olmuştur. (Ortaokul ve lisede voleybol takımındaydım; ama basketbolu da çok severdim) Yıllar sonra tekrar topu elimize alınca kendimizi kaptırdık biraz; az kalsın eriyip gidecektik! (Azıcık terledik de! Çok az! Baş ağrımda bununda etkisi var, biliyorum..)

Havalar ısınmaya başlayınca hep beraber en severek yaptığımız şey piknik, mangal; olmaktan en hoşlandığımız yerler ise Göl kenarı (Ah İstanbul, ah Antalya…) ve yeşil alanlar oluyor. Salkım söğütlerin altı olması şartıyla ama:)

Hafta sonu vaziyetleri böyle olunca, aldığım filmlerde elimde kalıyor tabi ki.. Sadece cuma gecesi, aldıklarımız arasından “Bad Boys II”yi seyrettik ve ben bu filme 10 üzerinden 8 verdim.. Bunun çoğu da güzel ve özenli çekilmiş bol aksiyon sahneleri içindi.!

*Tüm fotoğraflar, dünkü organizasyona aittir.! Grubun fotoğrafçılığı görevini dün başkalarına devrettim, bu sebeple beni sevdiğim insanlarla beraberken göreceksiniz.

Cüneyt, doğum günün tekrar kutlu olsun!

Kendi Dilimde…

Sabah biraz zor kalktım, ama güneşli bir güne başlamak beni hemen kendime getirdi.. Güneşli, ışıl ışıl sabahlara uyanmayı seviyorum.. Bir de kahvaltı edebilmeyi becerebilsem tam olacak ama….

Bugün, aklımda buraya yazacağım şeyleri planlamıştım aslında.. Ama beni vazgeçiren şeyler oldu..

Her neyse, diyeceğim odur ki “kendi dilimde” yazmam konusundaki ısrarlara karşılık “demek bu insanların bir bildiği var” argümanından hareketle bugünden itibaren TÜRKÇE yazacağım. Hala yazacağım yani, inatla:) Diğer konuda inat etmemin bir anlamı yok sanıyorum, amacım kimseyi küstürmek değil zira. Bu sayfayı ziyaret eden herkese güne başlarken pozitif enerji verebilecek, belki kendi yaşadıklarını hatırlatacak ya da bir şeyler hakkında biraz daha fazla düşünmelerini-ya da düşünmemelerini- sağlayacak bir şeyler karalamaktı arzuladığım…

Paylaştıkça, konuşabildikçe, birbirimize karşı dürüst olabildiğimiz sürece, saygı duyduğumuz ve eleştrilere açık olabildiğimiz sürece varolabiliriz.. Ben, naçizane, bu şekilde düşünüyorum..

Hepinizin günü güzel ve verimli geçsin.. Sıkıntınız, derdiniz, acınız olmasın… Güzel bir hafta sonu geçirin.. Ben öyle planlıyorum zira:)

**Esra Hn… Teşekkür ederim..Özür dilerim..

Playground..

When I was a child, it was a number one activity to play in playground for me. I enjoy to swing, slide and play with sands.

When I was a child, I love my life, my mother, father and my friends. I don’t know the real meaning of divorce, fight, struggle, competition, hate and dissappointment.. And of course the real pain that they gave. I was so innocent! I thought that life was so easy, pretty and filled with play. It was like a game.

Within a years I learned lots of things from life and from relationships.. I grew up and matured.. I felt in love and be loved.. I cried and laught.. I lost my loved ones and  gained new precious.. I learned lots of things from life!

I still love to be in playground. I look at children and remember my childhood. Besides I love to think my own, I write a tales about them; their parents, siblings, their family life, school life and their sweet and innocent dreams. Like mines..

We need something to hold on in our life, especially in bad times..  This may be somebody, some place or something that is important for us.  When I was a child, this was playing in a playground for me. It was like a shelter to escape fights, to cry secretly, to forget hurtful words or just to play without thinking something.

I still love to be in playground. I watch children playing each other and older people with walking stick. That’s the truth of life: We were in playground, then we grew up its periphery. Meanwhile we learned lots of things and maybe we had an own child. We fight, we scared, we compete.. And someday when we getting old, we still keep going to be in playground.

Nothings is going to be changed..

Lots of things is going to be changed.!

*To myself.