Yazar arşivleri: dilayra

IstiyoRuM Iste!

 

Shoes

~ Favori Nine West Ayakkabılarım. Mart 2009 ~

Yuksek okceli birbirinden guzel ve seksi sayilabilecek ayakkabiya sahibim. Saydim, tam 8 ciftler:) Bu konudan bahsedince cokca, hatta “About Me” kosesinde de yuksek okcekelere -her ne kadar da uzerinde duramasam da uzun sure- ne kadar asik oldugumu yazinca sanirsiniz 20-30 cift ayakkabim var! Vallaha ben de daha cok sanirdim, ama bugun bir saydim sadece 8 ciftler:( Uzuldum biraz tabi. Neyse, 34 yasina gelip bunlari da goremeyenler oldugunu dusunerek bu konuya bir nokta koyayim en iyisi.

Cumartesi aksamustu saatlerinde bir “Aramiza Hosgeldin” partisindeydim. Parti benim icin degildi tabi:) Davetliydim. Henuz ne isimi, ne oturdugum mekani ne de medeni durumumu degistirmis degilim birilerinin bana “Aramiza Hosgeldin”‘ demesini gerektirecek:) Bu parti de diger katildigim partiler gibi sakince basladi: Once icerideki tanimadiklarla tanisma, icki alma ve sonra kanapelere-mezelere segirtme fasli. Herkes oturup sohbet eder, guzel muzikler arka fonda calar. Ortamdaki ciceklerin mis kokulari ortama yayilir. Gulumseyen yuzler, kahkahalar etrafinizda.. Iste butun partiler hemen hemen boyledir. Sonra biri gelir. Bu birinin ortama bir farklilik getireceginin bile farkinda degilsinizdir hani. Birden muzik setine giden bu biri kendi yaninda getirdigi CD’lerden birini secer ve yerlestirir. Calmaya baslayan muzik hostur, kipirtilidir. Bu biri elini bir baskasina uzatir ve buyulu bir dans gosterisine sahit olursunuz akabinde. Bu biri dans egitmenidir. Elini uzatip kollarina kibarca aldigi hanim ise cok zarif ve kesinlikle yuksek okceli ayakkabilar giyen bir hanimdir. Partide dans eden kadinlarin hepsinin yuksek okceleri vardi..

Istedigim budur iste: Ben de yuksek okceli ayakkabilarimla boyle buyuleyici gorunmek istiyorum bulundugum ortamlarda dans ederken partnerimle birlikte. Bunu zaten hep istiyordum ben. Olmeden once yapilacaklar listemde 41. sirada hatta:) Sevgiliye soyledim, kabul eder gibi davrandi. Ama basindan savmak icinde ‘he’ demis olabilir tabi bilemiyorum. Halbuki karsilastigim en guzel, en hissederek dans eden erkektir kendisi. Huu, sevgilim.. Lutfen basindan savma beni bu konuda. IstiyoRuM!

** Lutfen Alesha Dixon adli hatunun “The Boy Does Nothing” adli parcasini dinleyin ve klibine benim gibi bayilin, olup bitin hatta:) Belki demek istedigimi anlarsiniz bu istegim konusunda**

~ Dinleyin Derim ~

~ Dan Wilson “Breathless”,

~ Journey “Where Did I Lose Your Love”,

~ Katie Melua “Two Bare Feet”,

~ Jem “It’s Amazing”,

~ Keysia Cole “Does He Love Me”,

~ Gavin Rossdale “Can’t Stop The World”,

~ Duffy “Rain On Your Parade”,

~ The Last Shadow Puppets “My Mistakes Were Made For You”,

~ Ocean Colour Scene “Mechanical Wonder”,

~ Coldplay “Viva La Vida”,

~ Bruce Dickinson “Change of Hearts”.

Hepsi birbirinden farklı..

Hepsinin bende bıraktığı farklı izler, tatlar; bana hatırlattığı farklı hisler vardı bu hafta boyunca bu şarkıların. Dinleyin derim, bakalım size de farklı şeyler hissettirip, farklı izler bırakabilecekler mi?

Sabahları ve akşamları i-pod’da onlarca defa dönüp durdular. Hatta diğer parçalara hiç sıra gelemedi yukarıdakiler yüzünden. Müzik ruhun gıdasıdır ya, ben bunlarla beslendim bu hafta. Sabahları 06:00’da kalktım, Buket Uzuner’in başladığım kitabını neredeyse bitirdim. Öğlenleri hep salata yedim. Her akşam 1 kadeh içtim, Çarşamba hariç:) O gün geleneksel balık soframızda bir de dostum vardı, 1 oldu 3! Sigara sayısı sanırım Çarşamba gecesi dışında diğer günler ya 1 ya 2. Bir makale çevirim vardı, onu hallettim. Oturdum ondan bir sunum çıkardım. Haftaya Salı akşamı sunmak için. İş yerinde bir sürü toplantı organize ettim, ders anlattım, stajyerle bir yarım gün geçirdim. Hiç film izleyemedim. En son izlediğim filmde de oyuncu olarak yer alan Natasha Richardson‘un ölümünü öğrendim, üzüldüm. (Daha 45 yaşındaymış!) Nazar boncuklu bir kolye aldım kendime, nazara inanır oldum da son dönem birkaç şeyden sebep! Canımı salak saçma şeyler, sebepler yüzünden sıkmamaya karar verdim. Kimseye değerinden fazla değer vermemeye..

İşte bu hafta böyle geçti.

Hafta sonunu heyecanla bekliyorum yine. Yine okunacak makaleler, temizlenecek bir ev, yapılacak yemekler, gidilecek “Happy Hour”lar, partiler, izlenecek tenis maçları, hazırlanacak mükellef sofralar ve beni bekleyen enfes kahvaltılar var. Bir de güzel bir hava olursa ballı lokma tatlısı:)

Ne diyoruz? Sizinki daha iyi olsun, Süper bir hafta sonu geçirin:)

Bir Yazı Okudum!

 

Siena

~ Siena Meydanı’ndan, İtalya. Mayıs 2006 ~

Kafam karıştı! Gerçi geç kalmışım okumak için. Eylül 2008 tarihinde yayınlanmış.

Bir süredir mesleğini İtalya Milano’da sürdüren hekim arkadaşım Tunç bir mail göndermiş sabah sabah. İtalya’yı ne kadar sevdiğimi bilir ülke olarak.

Hayatımın bir döneminde bir süre orada yaşamak istediğimi.. (Ölmeden önce yapılacaklar tipinde bir listem var. Orada 28. sırada bu madde:)

Chianti şaraplarını ne kadar sevdiğimi..

Sonra, sevgili Jen Gray‘in hayatını yola koyup, aşkını bulduğu Barga’yı nasıl merak ettiğimi..

Tuttu linkteki bu yazıyı gönderdi, ben daldım yine hayallere bu soğuk, isli-puslu, kasvetli, bir türlü sevemediğim Ankara’sında!

..

Sabah sabah işe gelirken bindiğim dolmuşun sürücüsü trafikteki tüm binek arabalarına küfür etti, taciz etti, korna bastı durdu. Sanki binek arabalarının hakkı değil trafikte yol almak, bir tek taksilerin ve bu salak dolmuşların hakkıymış gibi! (Bana sorarsanız hepsini toptan yok etmek lazım da..)

Kendi ülkem için ne yazık ki olumlu duygulara sahip değilim! Bu “Yavaş Şehirler”den biri olamayacak benim hiçbir şehrim. Ama mimarlık, belediyecilik anlayışı bile biraz değişse ben razıyım! Şu Ankara’ya belediyecilikten anlayan, yol nasıl yapılır, asfalt ne zaman dökülür, kaldırım taşları döşenirken dikkat edilmesi gereken kurallar, yayaları nasıl koruruz vs.. gibi şeyler hakkında bilgi sahibi olan bir ekip gelsin başka birşey istemiyorum allah için!

**Londra’da sokaktaki kırık taşlardan birinin kimsenin ayağı falan takılmasın diye nasıl kırmızı bantlarla çevrelenmiş olduğunu, kaldırım taşı döşenirken nasıl yayaların geçmesi için özel bir alan ayrıldığını, her yerde ışıklı yanar dönerli ikaz lambaları bulunduğunu gördüm de! Oradan yola çıkarak ukalalık edebilme hakkı buldum belediyecilik mevzunda:)**

Bahar Geldi Benim Şehre..

İçime henüz gelemedi gerçi:)

Onuda hevesle ve ilk günkü heyecanla beklemekteyiz. İçim böyle boş biraz ama biliyorum güzel havalar, parlayan güneş, çiçekler, böcekler, yeşiller yavaştan yavaştan doldurmanın bir yolunu bulurlar nasılsa içimi. Her daim böyle olmamış mıdır?

Artık tepemdeki beyazlara sinir olmayı da geçmiş haldeydim gidip saçımı boyatabildim. 2 ay olmuş, yuh vallaha! Saçlarım da uzamış bayağı. “Saç sefadan, tırnak cefadan uzar” derdi babam. Bir gün önceki manikür seansımızdaki diyaloglara bakılırsa ben hem sefa hem cefa çekmekteyim son dönem:) Cadı tırnaklarımı az biraz kısaltıp kırmızının en güzel tonu ile boyattıktan sonra kendilerini, parmaklarıma geçirdiğim yüzüklerle aldım soluğu eski favori mekanımız Balıkçıköy’de. Böyle kapıdan itibaren tüm çalışanlar sırayla “oooo, Dilara hanım, nasılsınız? Uzattınız yine arayı, özlettiniz kendinizi” diyerekten selamlayarak eşlik ettiler masama kadar ve beni ilk duble rakıma teslim ettiler sağsalim.

Rakı-meze-muhabbet. (RMM) Birkaç iyi dost. Sakin bir mekan. Bu üçlüyü denk getirdikten sonra içinizi boşaltan ne varsa konuşup rahatlayabilirsiniz, garanti veriyorum. Gerçi iç boşalır, anlatıp-konuşup rahatlarsınız da zihin öyle kolay boşalmıyor. Gece yatağa yatınca böyle “düşün düşün b…r işin” oluyor!

Kendimi bulacağım diye az kalsın kayboluyordum. Sözün özü onu anlatmaya çalışıyorum en anlatılamaz cümlelerle, özür:)

~

İçim boşken yalnızken, zihnim doluyken kalabalıkta, tırnaklarım manikürlü, saçlarım kızıl-kahve tonlarda, bizzat kendim 58 kiloya inmiş iken ben neler yapıyorum acaba?

Nil Kıyısında dolaşıyorum yavaş yavaş. Kah gülüyorum, kah dalıyorum. Bir insan bir çizgi film karakterine nasıl ağlar, nasıl ona şarkı yapar diyor o güzel genç kadını için için kıskanıyorum:)

Bu defa “Aşk” demiş, ne demiş, nasıl demiş diye meraktan aldığım kitabını başucuma yerleştirip o kadının; okumakta olduğum kitabın son 30 sayfasına doğru hızlıca ilerliyorum.

Makaleler basıyorum her gün eve götürüyorum. Malum okumak gerek diye onları da gözümün önünde tutuyorum.

Alışverişe çıkmaya yelteniyor ama Tunalı’nın kalabalığı, insanların seviyesizliği, saygısızılığı sebebiyle kızıp cadde ortasında “Yeteerr” diye bağırıyorum. Koluma çarpan adam, ayağıma basan kadın, alışveriş torbaları ile sırtımı sıyıran genç kız oralı bile olmuyorlar; ama herkes, herşey duruyor bir anda. Herkes 1-2 saniye bana bakıyor, sonra tekrar filmin “play” tuşuna basıyor biri hayat akıp gidiyor karmaşası, gürültüsü, şenliğiyle Tunalı Hilmi’de.

Yemek yapıyorum, en çok yemek yapmak için mutfakta olduğum saatleri seviyorum. Portakallı kereviz, kahvaltıya soğanlı yumurta, mantarlı bir Gürcistan yemeği yapıyorum; ama mantar yemeği Natali’ninki gibi olmuyor açıp arkadaşıma “Seninkinin tadı hala damağımda, ı-ıh olmadı benimki “diyorum. İşin sırrı tereyağında diyor Natali, hani bizim eve pekde girmeyen tereyağı varya:)

Birkaç iyi adamla buluşuyor, bir bira bir diet cola ile Cumartesi gecesini bitirmeyi başarıyorum. Denizin kenarı, sahilin kasabaları, butik pansiyonlar, göğe açılan camların kapladığı yatak odası olan ahşap bir evden bahsediyoruz. Benim adamı ikna etmeye çalışıyorum günlerdir taş evimiz olsun sahilin bir kasabasında, denizin tam da kenarında, arkasında yeşillikler falan diye. Beklemeyelim emekliliği, 40 geçmeden kaçalım diye. Ben yemek yapar, bahçede domates yetiştiririm tüm finans işleri senin elinden öper diye. Akşam sen müzik yaparsan bahçede ahaliye, ben şarkı söylerim; fena değildir sesim idare ederiz bak yeminle diye.

İçkiyi, azaltmam lazım diyerek bir miktar kısıtlama girişiminde bulunuyorum. Farkediyorum ki tek çok içemediğim içki bira! Yoksa şarabın kırmızısı, viskinin Jack’i ve Yeşil Efe’nin rakısına dayanmam ne mümkün. Bira içiyorum gece çıkınca, evde akşam içkileri yerini limonlu doğal yeşil çaya bırakıyor. Karaciğeri dinlendirme kararı alıyorum, çevremdeki herkes pek bir mutlu:)

~

Yaşıyorum.

Başım yukarıda meydan okumaya çalışmıyorum hiç hayata vallaha! Ne diye didişeceğim, inatlaşacağım, meydan okuyacağım? Bir tane hayatım var zaten!

*Fotoğrafsız post’lar için özür diliyorum. Telafi edeceğimi biliyorsunuz değil mi:)*

Haklısınız!

Ben bile sıkıldım 1 tabak salata görmekten kendi bloğuma bakınca!

*

Hafta sonu bahsettiğim, hayalini kurduğum kahvaltıyı yaptım:) Evde olmak iyi geldi. Tüm gün Sevgili‘de yoktu evde, kendi kendime bir sürü şey ile uğraştım. Mutfağı toparladım, çamaşır yıkadım, bir miktar ütü. Sonra yemek yaptım: Etli biber dolması! Sonra 1 kadeh şarap koydum kendime, CD çalara bir Mozart yorumu Fazıl Say’dan, elime de kitabımı aldım. Huzur!

Çok mutluyudum ben Cumartesi o saatlerde.

Beni nelerin mutlu ettiğinin bir listesini çıkarmam lazım gelse neler olurdu acaba diyorum. Baktığımda hatılamak için hani.

1 kadeh kırmızı şarap. Güzel bir sofra. Hatta sofra özenli olursa ne ala:)

Güzel bir müzik loş bir ortamda dinlenilen. Tercihen Fransızca veya jazz albümlerimden.

Beni seven biri yanımda. Dostum, arkadaşım, hayatımı paylaştığım biri mesela. Ya elimi tutsun, ya sıkıca sarılsın o da.

Kar yağarken dışarıyı seyretmek bir battaniye altında mesela, elimde sıcak çikolata ya da mis kokulu bir çay varken.

Güzel çiçekler almak, güzel çiçeklere bakmak, güzel çiçekler koklamak. Henüz baharı yeni karşıladığımız şu günlerde ufak ufak çiçeklenmeye başlayan meyva ağaçlarının pıtır pıtır tomurcuklu dalları.

Cıvıl cıvıl kuş seslerinin duyulduğu yemyeşil çimenlerin çarşaf gibi heryeri kapladığı kocaman bir bahçenin en kuytu köşesinin sahibi olmak bir sabah erken bir saatte, belki de gün henüz doğuyorken.

Laciverte çalmış mavi tonlarıyla hafif esen rüzgarların üzerinde minik minik dalgalar meydana getirdiği engin ötesi, uçsuz bucaksız bir denizde yüzüyor olmak, o denizde tekne ile geziniyor olmak, o denize gülümseyerek bakıyor olmak.

Hiç yapmadım, ama yapsam bana çok iyi hissettirecek olan kıpkırmızı gelinciklerle dolu bir tarlada koşmak, hiç durmadan. Çarptığımda dağılarak heryere saçılan, rüzgarda tepemden aşağı iniveren-konfetiler gibi- gelincik çiçekleri.

Tatlının her türü, her mevsim dondurma:) Ama artık çilek ya da elma doğradığım diyet yoğurt ve üzerlerine gezdirdiğim bal da bana aynı hazzı veriyor:)

Aynaya baktığımda gülümseyen gözlerimi görmek. Göz kenarlarımdaki çizgilere ve saçlarımdaki beyazlıklara aldırmadan hemde.

İnsanları gülümsetebilmek.

İstenen, aranan biri olmak: İstenen bir dost, istenen, aranan bir evlat, istenen bir sevgili, bir çalışan.

Zayıf olmak:) Evet, ben bu konuya malesef takıntılıyım. Bugünlerde hemen hemen hiçbir şey yemediğim göz önünde bulundurulursa sanırım bu aralar mutluyum!

*

Daha vardır bir sürü şey, ama onları yazmak istemiyorum şimdi. Belki bir Part II’ya ihtiyaç olur ileride, o zaman da onları yazarım.

Şimdi bütün gün bunları düşünmem lazım, zira pek de iyi hissetmiyorum kendimi. Dünyanın sonunu getirecek bir durum yok. Ama kimsenin beni anlamadığını düşünmeye başladım yine!

Ben ne kadar da zorlasam kendimi iyi hissetmek adına, kitaplar falan okusam böyle, kendi kendime telkinlerde de bulunsam. Olmuyor:)

Gerçi okuduğum kitapta devamlı negatif şeylere odaklandığınızda kartopu etkisi ile hiç aklınıza hayalinize gelmeyecek şeylerde de hep negatiflik, bir olumsuzluk hali yaşamanız gayet normal diyor. O sebeple iyi senaryolara odaklanın diyor. Her ne olursa olsun!

No Matter What!

Öyle yapmaya çalışacağım bir süre. Çünkü çok da güçlü hissetmiyorum şu anda kendimi. Çok kırılgan hallerdeyim. Bir yerimi kıracağım yanlışlıkla diye de korkuyorum.

Bir süre ben iyi senaryolar üzerinde çalışırken siz de kendinize iyi bakın.

Çok sevin, ve bunu gösterin olur mu?