Siempre Küba: Küba Devrim Tarihi

Devrim Müzesi, Havana

Küba 101 bölümünde de kısaca bahsettiğim gibi, Küba’yı ve kültürünü anlamak için tarihi hakkında da biraz bilgi sahibi olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden sevgili kocam Gökhan tarafından yazılmış aşağıdaki özeti sizinle paylaşıyorum. Keyifli okumalar 🙂

Küba 1492 yılında Kristof Kolomb tarafından keşfedilmiş ve böylece ada İspanyollar tarafından kolonileştirilmiş. Yıllar içerisinde adaya birçok İspanyol getirilmiş, bunlara aynı zamanda Afrikalı köleler de eklenmiş. Yaklaşık dört yüzyıl boyunca bu şekilde İspanyol sömürgesi olarak kaldıktan sonra bizim Kurtuluş Savaşı benzeri bir mücadele ile bağımsızlık için savaşmaya başlamış Küba’da halk. Türkiye’de pek bilinen bir isim değil ancak, “Jose Marti“, Atatürk’ün bizim için olduğu kadar büyük bir isim imiş Küba’da, bizzat tecrübe ettik! Bağımsızlık mücadelesini başlatan, organize eden ancak daha ilk silahlı çarpışmada hayatını kaybedenmilli bir kahraman“. Caddelere, tiyatrolara ismi verilmiş (Havana havaalanının ismi de Jose Marti); her yerde heykellerini görmek mümkün. Ayrıca o ünlü şarkı Guantanamera‘nın da sözleri kendisine aitmiş!

Jose Marti Heykeli

Ancak bu bağımsızlık savaşında ilginç bir detay var. Kübalılar ile İspanyollar savaşırken (ve hatta Küba kazanmaya yakın iken diye okuduk Devrim Müzesi’nde), Amerika Havana’daki Amerikan vatandaşlarını kurtarmak için bir savaş gemisi gönderiyor Küba’ya. Ancak yolda “bilinmeyen” bir sebeple gemide patlama oluyor ve 268 gemici ölüyor. Amerika bu patlamadan İspanya’yı sorumlu tutuyor ve savaşa dahil oluyor 🙂 Kısa süre sonra da İspanyollar yenilerek adadan çekiliyor. Amerika en başta Küba’yı eyalet yapmayı arzuluyor, ancak daha sonra bunun maliyetini karşılayamayacağını düşünerek Küba’nın bağımsızlığını kabul ediyor. Elbette öyle bedavaya bırakmıyor ülkeyi; sıkı anlaşmalar imzalanıyor, başlarına da Amerikan kuklası bir başkan seçtiriliyor (İlk başkan Palma Amerikan vatandaşı diyeyim, siz anlayın gerisini).

Devrim Meydanı

Bu tarihten sonra Küba tam anlamıyla Amerika’nın arka bahçesi haline geliyor. Ticaret (şeker kamışı, tütün..) tıkır tıkır işliyor ve o dönem Havana dünyanın en lüks şehirlerinden birisi haline geliyor. Büyük oteller, kumarhaneler, gece hayatı ve büyük bir fuhuş ortamı ile çılgın zaman geçirmek isteyen Amerikalıların akınına uğruyor. Amerika’da dönemin en meşhur sanatçıları (Frank Sinatra, Eartha Kitt vb.) Havana’ya gelip sahne alıyor, sabahlara kadar kumar oynuyorlar. Şehir aynı zamanda mafyanın da ilgisini çekiyor ve mafyanın ileri gelenleri yavaş yavaş buraya yerleşmeye, işlerini buradan halletmeye başlıyorlar. Ünlü gangster Meyer Lansky Hotel Nacional‘in ve içerisindeki kumarhanenin işletmesinin başına geçiyor. İşte tam da bu dolce vita döneminde Amerika’dan yüzlerce üstü açık lüks araba getiriliyor ve yine söylenene göre dünyada en çok Cadillac’ın bulunduğu şehir haline geliyor Havana.

Havana bu şekilde sefa içerisindeyken, Küba’nın geri kalanında yoksulluk had safhaya ulaşıyor. Muhalefet yavaş yavaş organize oluyor, ancak özellikle diktatör Batista döneminde muhalifler teker teker şaibeli şekilde  ya “ortadan kayboluyor” ya da “intihar” ediyorlar.

Muhaliflerden genç bir avukat Fidel Castro, önce politikaya girmeye yelteniyor, fakat Batista’dan ancak silahlı mücadele ile kurtulabileceklerini anlayınca 26 Temmuz 1953’te kardeşi Raul ve diğer muhalifler ile ilk saldırıyı başlatıyorlar. Başarısızlıkla sonuçlanan bu saldırı sonunda hepsi tutuklanıyor;  iki yıl sonra serbest bırakılıp Meksika’ya sürgüne gönderiliyorlar. Burada Arjantinli devrimci genç bir doktor olan Ernesto Che Gueavera ile tanışıp örgütlenmeye devam ediyorlar. Başarısız ilk saldırının tarihini kullanarak “26 Temmuz Hareketi” ismini verdikleri bağımsızlık mücadelesini başlatıyorlar (Şehrin her yanında “26 Juli” şeklinde bayraklar ve duvar yazıları görebilirsiniz). 1956’da Granma isimli bir yat ile Meksika’dan Küba’ya geçiyorlar ve devrim mücadelesine başlıyorlar. 1959‘da Batista adadan kaçıyor ve Castro yönetimi alıyor.

Cienfuegos ve Che, Devrim Müzesi

Ernesto Che Guevara, devrim sonrası yönetimde bakanlık dahil birçok görev almış; ancak devrimci ruhu yerleşik bir hayata izin vermemiş. 1965 yılında anti-emperyalist mücadele için önce Kongo’ya, sonra da Bolivya’ya gitmiş. Lakin iki yıl sonra CIA-Bolivya ordusunun ortak operasyonu ile yakalanarak 39 yaşında idam edilmiş 🙁

Castro, Batista yönetimini destekleyen tüm şirketlere el koymuş (Mesela Bacardi romları. Küba’da bir şişe dahi Bacardi görmedik biz. Biraz ilginiz varsa, Bacardi markasının Amerikalılar tarafından dünya çapında inanılmaz derecede pompalandığının farkındasınızdır). Zaten Batista ile birlikte yüzbinlerce insan evlerini, arabalarını bırakarak adadan kaçmış. Castro bu evlerin bir kısmını devlet dairesi olarak kullanıp, gerisini halka dağıtımış. Üstü açık Cadillaclar da halen Havana içerisinde rengarenk taksiler olarak hizmet veriyorlar.

Elbet Amerika bu durumdan hiç hoşlanmıyor. Yüzlerce açık ve örtülü CIA operasyonu ile Castro yönetimini devirmeye çalışıyorlar. Hatta adayı ele geçirmek üzere Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yapıyorlar; ancak tüm askerleri esir düşünce tarihlerinde ilk kez savaş tazminatı ödemek durumunda kalıyorlar. Devrim Müzesi’nde okuduklarımıza göre bir sene domuz gribi virüsünü yayarak bir milyondan fazla domuzun ölmesine ve halkın aç kalmasına sebep olmuşlar. Bir başka sene şeker kamışı tarlalarını yakmışlar ve tütün tarlalarına küf ve mantar yaymışlar. Elbette en önemlisi, ticari ambargo ile Küba’nın şeker ve tütün satışını engelleyerek ülkenin ve halkın fakirleşmesini sağlamışlar ve Castro yönetimine ayaklanmasını beklemişler. Ancak Küba halkının çoğunluğu devrimci liderlerine sadık kalmaya devam etmiş. Castro da intikamını 1980’li yıllarda önce hapishaneleri sonra da sınır kapılarını açarak isteyenlerin Küba’yı terkedebileceğini söyleyerek almış. On binlerce devrim karşıtı insan ve azılı suçlu soluğu Amerika’da almış.

Devrim Meydanı, Jose Marti Anıtının önünde, Havana

2008 yılında Fidel Castro yönetimi kardeşi Raul‘a devretmiş. Halen dünyadaki tek tük sosyalist ülkelerden birisi olan Küba da hafif hareketlenmeler göze çarpıyor artık. Devlet ufak çaplı özel şirketlere izin vermeye başlamış; halk evlerini kiraya vermeye, restoranlar açmaya başlamış. Turizmin ülke ekonomisine büyük katkı yaptığı aşikar. Lakin 5-10 yıl kadar sonra Küba Küba olarak kalacak mı, ondan da pek emin değilim 🙂

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir