Aylık Arşiv: Aralık 2005

Yılbaşı Gecesi ve Şarap..

Bu, herhalde şarap ile ilgili yazdığım 3 veya 4. yazım olacak.. Bu defa bilgiçlik taslamayacağım!, sadece dün bana hediye edilen şaraptan yola çıkarak, elimdeki özel şarapları anlatmak istedim.. Bir tanesi için sanırım bir süpriz beni bekliyor olacak. Neden mi? Şöyle ifade edeyim: Şimdi efendim, yabancı elçiliklerimizden birinin bu hastanedeki kontak kişisi benim. Bu elçilikten insanlar da, benim şarap sevdiğimi bildiklerinden her yılbaşı öncesi bana 1 adet güzel-özel rezerv şarap gönderirler. Bu gelenek bu yıl da bozulmadı, dün şarabım geldi. (Yukarıdaki fotoğrafta elimde tuttuğum şarap!) Enfes bir Cabarnet Sauvignon (2000). Üretici firması Ernest&Julio Gallo. Kalifornia Şarabı. Tamam da bunun nesi süpriz diyene, ikinci şarabımdan bahis edeceğim: O da bir Cabarnet Sauvignon (1998). Üreticisi COnCannOn. O da Kalifornia Şarabı. Ve bu elçiliğin 2 sene önce bana yılbaşı öncesi hediye etmiş oldukları şarap bu.. Geçen yılkini tüketip, 2 yıl öncekini niye saklıyorsam hala? Aslında özel bir an yakalamaya çalışıyordum sanıyorum.. Öyle böyle tam tamına 7 senelik bir şarap var elimde anlayacağınız.. Özel saklama koşullarını sağlayamadığım için (mahzen, nem, sıcaklık, vs..) tadından şüpheliyim bir miktar. Sadece yatık olarak mini-şaraplığımda saklıyorum kendilerini serin sayılabilecek bir ortamda.! Cumartesi akşamı, yemek öncesi açmayı ve insanlar evime teşrif etmeden hemen önce tadına bakmayı planlıyorum.. Umarım bozulmamıştır:(

Şaraplarımı elden geçirirken bir Chili (2003) Cabarnet Sauvignon Şarabı (Üretici firması Cassillero Del Diablo), bir Arjantin üretimi Cabarnet Malbec olan (2002)  Rutİnİ ve bir adet de California menşieli Blossom Hill Cabarnet Shiraz’ımın (2002) mevcut olduğunu gördüm. Bunun yanı sıra Kavaklıdere’nin benim vazgeçilmezimden olan Öküzgözü-Boğazkere’si ile bir de Pamukkale Şaraplarının Anfora’sı varmış elimde.. İsteyen var mı?

Muhtemelen yarın mutfaktan çıkamayacağım.. O sebeple, tüm arkadaşlarımın, dostlarımın, ailemin, İYİ KALPLİ ve İYİ NİYETLİ tüm insanların yeni gelen yılını kutluyorum.

Alışveriş Yapmak Yerine…

Sevgili Keri Smith’in güzel önerileri vardı Yılbaşı alış-verişi yapmak yerine alternatif yapılabileceklere ilişkin.. Okudum çok sevdim, bazılarını paylaşmak istedim:

1- Halka açık bir yerde- bir parkta, bahçenizde- bir çam ağacını süsleyin! (Evdekini süslemeden önce görseydim.. Ama yapılabilir. Bahçemde Çam Ağacı’mız yok ama.. Bir Düşünelim…)

2- Mesela iş yerinizdeki çay servisi yapan kişiye ya da her zaman gittiğiniz markette kasada size yüzünden eksik olmayan gülümsemesi ile  hizmet etmekten hiç bıkmayan kasiyere üzerinde “Senin İçin Ufak Bir Hediye” yazılı minik hediye paketleri bırakın.. (Çok hoş bir fikir bence.. Birkaç kişi var böyle bir şey yapılabilecek aklımda:))

3- İçinde, geleceklerine ilişkin güzel şeyler yazan mini fallar yazıp, bunları gittiğiniz partideki insanların ceplerine koyun; çaktırmadan. (Evde vereceğim partide işe yarayabilir:)

4- Başkası için bir Yılbaşı Ağacı satın alın.!

5- Sizin için önemli olan insanlara, onlara ne kadar saygı duyduğunuza ve hayatınızda olmalarına ne kadar müteşekkir olduğunuza dair mekuplar yazın! (Bunu yazmak istediğim insan, hayatımda değil artık:((

Ne dersiniz? Bu listeye ekleyebilecekleriniz olabilir mi???

Yine Yıl Biterken…

Yine soğuk, yine kar dışarıda… Yine derin düşünceler zihnimde,yine yatakta tembellikler, sıcak evde, en sıcak odada kedi misali battaniye altına kıvrılmalar.. Elde yine iç ısıtan bir içecek, belki çay belki çikolata en sıcağından, en köpüklüsünden..

Yine biten bir yılı yine böyle uğurluyorum bu aralar. Aralık ayı hesaplaşma ayı; Kendinle, çevrenle, ailenle, gerçekleşen ya da gerçekleşmeyenlerinle.. 2005 yılı için yaptığım listeme göz atıyorum, üzerinde tamamlandıklarında yapmış olduğum çiziklerine bakıyorum. Üstü çizilenleri sayıyorum, gerçekleştiremediklerim içinse ne kadar objektif hedefler koymuşum diye bir daha düşünüyorum… Yeni yapacağım liste için koymayı düşündüğüm hedefleri daha gerçekçi olanlardan oluşturmaya karar veriyorum!

Bu arada özlüyorum… Bu arada sıkılıyorum.. Bu aralar hep yalnız kalmak istiyorum. Bu aralar canım hiçbir şey yapmak istemiyor…

Kayboluşum..

Mis gibi kar kokuyordu hava Pazar günü.. Ben böyle deyince bana sorarlar, “Karın kokusu mu olurmuş?” diye.( Var vallahi, ama bazı şeyleri anlatmak o kadar zor ki, hele de o şeyleri gözle görüp elle tutamıyorsak; o şeyler sadece koku alma duyumuza hitap ediyorsa.. ) Mis ! gibi kar kokan bu havada yürüdüm eve kadar. Yaklaşık yarım saat. Yürüdüm ve düşündüm bolca. Bir yerde durdum sonra, kafamı kaldırıp bir baktım evimin kapısının önündeyim!! Size de oluyor mu bilmem, yarım saat nasıl yürüdüğümü, nerelerden geçtiğimi, kimlerle karşılaşmış olduğumu bilmeden, hatırlamadan birden bire kendimi yarım saatlik yolun sonunda evimde buluyorum. Böyle zamanlara “kayboluşum” diyorum ben.

Bir kayboluş da Cumartesi günü yaşadım, ama o biraz farklıydı Pazar günkünden: Cumartesi ev işlerini hallettikten, çamaşırları makinada yıkatıp astıktan ve bulaşıklarımı yıkadıktan sonraki kayboluşum.. Zahir’imi aldım elime, mis gibi nescafem ve sigara paketim ile sıcacık odamda, tüylü-yumuşacık battaniyemin serili olduğu yatağıma uzandım. Yanımda not defterim, kalemim.. (Okurken notlar almayı severim ben. Bu notları geliştirerek kendi hikayelerimde, yazılarımda kullanırım. Bazen dandik zamanlarda aklıma birşey düşüverir. Hemen çıkarıp kalemi kağıdı yazmam lazım, zira unutuveriyorum o parlak fikri lazım olduğunda!) Tam 4 koca saatimi vererek, ama nasıl olduğunu yine anlamadan, bir “kayboluş” yaşadım yatağımın üzerinde. Kendime geldiğimde Zahir’in arka kapağına bakıyordum. Elimdeki not defterimde bir sürü not: Kimisinin altı çizili, kimi büyük harflerle yazılmış, yaklaşık 3 sayfa. Kahve fincanım boş, kül tablasında söndürülmüş 3 adet izmarit..Gözlerimi kapatıp düşündüm bir müddet. Arada bu kayboluşlara ihtiyacım oluyor, kendimi yenilenmiş gibi ve çok dinç hissediyorum…

** Pazar günü o nasıl yürüdüğümü bilemediğim yarım saatlik yol, Tunalı’daki Megavizyon’dan evime olan yürüyüştü. Orada olma sebebim, Evcini’nin tavsiyesi üzerine fiyatları oldukça makul seviyelere inen DVD’lerden toparlamaktı. Başardım da: Stanley Kubrick’in kült filmlerinden (benim sinemada izlemeyi başaramadığım.. bayılmıştım da, çok hastaydım!) Clockwork Orange (Otomatik Portakal), Coen Biraderlerin The Man Who Wasn’t There‘i, Jane Campion’dan (Harvey Keitel’li) Holly Smoke, Pedro Almodovar’ın Hable Con Ella‘sı (Konuş Onunla!)ve From Dusk Till Down II (Gün Batımından Şafağa) gururla ve mutlulukla koleksiyonuma yeni kattığım filmler oldular.

Ve Hafta Sonuna 1 Gece Kala..

İlhan Erşahin’s İstanbulSessions huzurlarımızdaydı Ankara’da dün gece.. İlhan Erşahin, Alp Ersönmez, Turgut Bekoğlu ve İzzet Kızıl’dan oluşan grup güzel bir müzik ziyafeti çekti bize ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Konser Salonu’nda..

2005 yılında NUBLU:East’te çıkardığı projelerinden İstanbul Sessions ile İlhan Erşahin, grubunun sahnede yakaladığı uyum ve emprovize tekniklerle konserin temposunu en üst düzeye çıkardı. İstanbul’da klüplerde müzik yapan grup için her ne kadar bir konser salonunda oturarak kendilerini izleyen izleyicilere müzik yapmak biraz farklı gelse de, ben ve Evren ve bizim gibi düşünen tüm ODTÜ’lüler kendilerine hayran kaldılar.

Yoğun bir haftanın son akşamı çok iyi geldi.