Aylık Arşiv: Mart 2006

Serin Bir Pazartesi’nden…

Merhaba..

Genelde haftanın ilk günü -4 yıldır böyle inanın!- işime, ofisime gayet mutlu ve enerjik gelirim. Ama, bugün biraz da havanın yine buzz gibi olmasından mıdır, yoksa Pazar günüm fazla ev içerisinde geçtiğinden midir biraz somurtkan gelmiş bulunmaktayım.. Bu durum bazı yerlerde “Henüz afyonum patlamadı” şeklinde cümlelerle de ifade edilebilir. Bakalım ben ne zaman ve ne şekilde patlatacağım bu afyonu gün içerisinde! (Zira, somurtuk halim hiç çekilmez benim…!)

Neyse, aslen çok güzel bir Cuma akşamı ve Cumartesi günü geçirdim. Pazar’ım da fena sayılmazdı. Çok güzel bir film seyrettim: “Walk The Line”. İşte ayrıntılar:

* Cuma akşamı, artık klasikleşen “Gar Lokanta’sında muhabbet” gecemize bir misafir eşliğinde devam ettik Ayşegül Sultan’la beraber… Uzun zamandır görmediğimiz Umut’da bize o akşam dahil oldu. Gar Lokantası muhabbetlerimiz çok keyifli oluyor bizim. Hemen kapının girişinde sol taraftaki köşe masa bizim zaten! (Üzerinde adımız var:)) Sağ olsunlar garsonlar kapılarda karşılarlar.. Yemek niyetine yediğimiz Zeytinyağlılar köşesine seçim için yürümeye başladığımız an, hep bizimle ilgilenen şeker garson da yanımızda bitiverir siparişi almak için. Her defasında hemen hemen aynı şeyler olur masamızda: Zeytinyağlı kırmızı biber dolması (enfestir, enfes..), kaya koruğu, enginar, keçi peyniri ve patlıcan musakka.. Biz siparişi verip masaya doğru ilelerken şeker garsonumuz arkamdan “Sizin rakınızı da hemen getiriyorum” der muzip gülümsemesi ile.. O akşam bunlara ek olarak ilk defa Akya Şiş denedim, ama balığın etini biraz sert buldum. Ben yine hamsi tava’dan şaşmayın diyeceğim, ama hamsinin mevsimi sona erince şu an için bulunmazlar listesine girmiş kendisi.. Sonra Umut ve ben Arjantin Cad. bulunan KUKİ’ye kahve içmeye gittik. Gecemizi de orada tamamladık. (Yaşlanmışım harbiden, canım eğlence-dans-müzik çekmiyor bu ara.)

* Cumartesi sabahı Sultan’la sözleştiğimiz üzere Oran Koşu Yolu’na gittik.. 1 saat sıkı spordan sonra Vitamin’de bir tost ve portakal suyu.. Ardından ben yine masaj’a.. Cumartesi bana kimse bulaşmasın ders çalışmam lazım demiştim, sağolsunlar sözlerini tuttular dostlarım. Akşama kadar çalıştım ben de.. (Halen bitiremedim o ayrı!!) Sonra levrek ızgara, bol salata ve Dans Eder misin? yarışmasını seyir için yine Tolu’lara uzandım akşam saatlerinde. 2 gün balık, oh ne güzel:)

* Pazar sabahı uyanamadım, dolayısıyla yürüyüşü astım:(( Gazetelerdi, dersti derken saat oldu 17:00. Bu arada Formula 1‘in sezonu açması en çok beni mutlu etti dostlar. Sezonun ilk yarışı Bahreyn Grand Prix’sini izledim yaklaşık 2 saat. Çok ilginç gelişmelerle, yeni kurallarla heyecanlı bir yarıştı. Alonso 3. başladığı Poll Posizyonunu iyi kullandı ve 1. bitirdi yarışı. Michael Schumacher 1. başladığı Poll posizyonunda geçildi Alonso’ya ve 2. oldu. Yarışın en büyük süprizini ise Kimi Raikonnen yaptı. Sıralama turları sırasında kaza geçirip, yarışa 22. ve sonuncu olarak başladı; ama 3. bitirerek podyumu gördü. (Pilotları merak edenlere) Pazar günü keyfim geri geldi bu anlamda.. Tüm bunlar olurken, arada kan şekerimin düşmesi sonucu kendimi mutfakta, evde elimde kalan tek malzeme olan elma ile elmalı kek yaparken buluverdim.! Dersten sıkıldım son aldığım DVD’yi seyrettim: Walk The Line. Country müzik şarkıcısı, efsanevi Johhny Cash’in ve onun büyük aşkı June Carter’ın hikayeleri beni etkiledi gerçekten. Filmi çok başarılı buldum. Joaquin Phoneix‘i özellikle, o çeliği bile delip geçebileceğine emin olduğunuz bakışlarını çok sevdim.. Bu karakteri oynarken yüreğini ortaya koyduğunu anlayabiliyorsunuz. Reese Witherspon ise eleştirmenlerce Oscar almayı hak edecek bir oyun sergilemiş. Onu da başarılı bulmama rağmen, geçen yılki Oscar’ı kazanan Hillary Swank veya bir önceki yıl Monster ile kazanan Charlize Theron‘dan daha iyi bir oyunculuk göremedim. (Tabi bu tamamen benim görüşüm. Bu, onu başarısız buldum demek değil. O da gayet iyiydi.. Film bütününde güzel bence.) Filmi izleyin derim.

Herkese ve kendime güzel, başarılı ve verimli bir hafta diliyorum..

Beni Mutlu Eden 3 Şarkı?

Uykusuz sormuş; “Dinlediğinde seni mutlu eden 3 şarkı hangisi?” diye.. Daha dün akşam, Sushi keyfi sonrası evimde yatmadan önce, 1 kupa Irısh Coffe eşliğinde dinlediğim 3 şarkıyı yazıyorum. O an için ilk dinlemek istediklerim bunlardı. Emin ol Uykusuz, 3’ten fazlalar:))

1- Seal yorumuyla – Walk On By

2- Frank Sinatra – Fly Me To The Moon

3- Alanis Morissette – One

Şimdi de ben merak ettim.. Zeynep‘cim, Didem‘cim, Yıldız‘ım, Gülnur‘cum, Esra‘cım?? Sizi dinlediğinizde mutlu eden 3 şarkı hangileri? Ayrıca yorum yazmak isteyenler de kendilerininkileri yazmazlarsa hayatta bırakmam..

Şu Sushi Şahane!

Akşamüstü kızlarla dedik ki “Bugün 8 Mart E Hadi Toplanalım!” Hiç yapmazmışız gibi.. Ama bu defa Ayşegül Sultan ve Tolu’nun yanı sıra benim çok geç tanıdığım, ama çok çok sevdiğim Sevgili Evren’de vardı toplantımızda.. Evren bu aralar işi gereği biraz leylek havada modunda, zavallı kızcağız Münih senin, Bergen benim, Tahran kimin isterse olsun şeklinde yolculuklarda.. Neyseki dün Ankara sınırları içerisinde olduğu haberini alır almaz kendisi ile haberleşip, bizim en sevdiğimiz mutfaklardan biri olan Çin yemekleriyle ünlü (Ankara’da zaten hepi topu 2 tane yer var bildiğimiz adamakıllı!) restoranlardan birine gitmeye karar verdik. Yaz aylarındaki keşiflerimizden biri olan SuhiCo‘da rezervasyon yaptırdık ve buluşmak üzere 4 hatun sözleştik..

Ben biraz erken gitmişim, bizim kızlar gelene kadar o çok sevdiğim Yasemin Çayı’ndan yudumlayarak başladım makale okumaya!! (Okumalarınızı yanınızda taşımanın faydası işte.. Boş bulduğunuz her yerde açıp göz gezdirebiliyorsunuz.) Derken önce Tolu&Ayşegül Sultan geldiler.. Ben zaten sushi yemeğe, hatta sushi denizinde yüzmeye niyetli gitmiştim baştan.. Tolu’cum ilk defa deneyeceği için önce ortaya bir servis aldık tatmak açısından, favorim California Roll ve yanına Canadian Roll.

Tolu sushileri beğenince hemen yanına 1 şişe kırmızı şarabımız açtırıp, Evren’in de gelmesiyle biraz yemek, biraz sohbet, biraz macera, biraz dedikodu, “Ah eski günler”,  “Vah şimdiki zaman” replikleri ile keyifli bir 8 Mart günü kutlaması yaptık kendimizce.

Biz mekanı terk-i diyar eylerken hava biraz serin, ama mis gibiydi.. O “Mis” kokunun kar kokusu olduğunu sabah yataktan kalkıp da pencereyi açınca anlayıverdim..

**Bahar, bana inat mıdır nedir hep geç kalıyor Ankara’ya gelmekte. Geldiğinde de “Ben şööyle bir uğradım, kaçıyorum” diyerek arkasından “Ama..ama..” şeklindeki söylemlerime aldırmadan uzuyor!! .Çok kızıyorum, çook!**

Happy Birthday BEZEENNN…

Happy Birthday Bezeennn

Happy Birthday, Happy Birthday Mutlu Yıllar SANAAAA…

Güzel arkadaşım Benim. Son 5 yıldır sen oralarda biz buralarda tüm kutlamalarımızı ayrı ayrı yapıyor, şu sanal alem vasıtasıyla haberdar oluyoruz birnbirimizden.. Buna da şükür.! Bugün senin doğum günün.. En güzel yaşına giriyorsun bence:)) Sakın bunu dert edeyim deme, bozuşuruz. Seneye de ben o yaşta olacağım biliyorsun:)) Seni yanaklarından öpüyor ve hayatının en güzel yılını geçirmeni diliyorum. SENİ SEVİYORUM.

Keyifli Bir Hafta Sonunun Ardından..

Merhaba…

Cumartesi günü heyecanla beklediğim “Ankara’lı blog sahipleri buluşsun mu?” çağrıma gelen cevapların sahipleri ile kahvaltı günümdü! İlk buluşmamız başarı ile gerçekleştirildi. Sadece 3 kişiydik, ama birbirimizle hemen kaynaştık ve çok keyifli bir 3 saat geçirdik. Bu arada birbirimiz hakkında bloglardan takip edemediğimiz, bilmediğimiz şeyleri keşfettik.. Mesela Zeynep‘in A RH (-) kan grubu olduğunu, son zamanlarda KIRMIZI renge takık olduğunu, bir devlet kurumunda çalıştığını, doğum tarihini, çocukluk yıllarında keyifli yaz tatillerini geçirdiği mekanları, balıktan fazla haz etmediğini ve onun da benim gibi ODTÜ’lü olduğunu öğrendim. Ayrıca çok şeker ve çok güler yüzlüydü Zeynep.. Sonra Yııldız.. Yıldız’ın da bir ODTÜ’lü olduğunu, hatta benden 1 dönem önce mezun olduğunu biliyordum, ama onun dikişle arasının bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum:)) Yıldız’da açılımı çok uzuunn olan bir kurumda çalışıyormuş, kapı tokmaklarına, değişik türdeki kapı tokmaklarına takıkmış:)) O da benim gibi Kale’yi, Kale’de de Pirinç Han’ı çok seviyormuş. Benim hep istediğim, ama bu ana dek gerçekleştiremediğim Karadeniz Turunu gerçekleştirmiş.. Veee yine benim gibi o da 0 RH (+) kan grubundanmış..! (Bunları bilmekte fayda var, ne olur ne olmaz:))

Biz 3 blog sahibi Ankara’lı, Kale’de bulunan AND Cafe’de buluştuk ve güzel bir kahvaltı ettik. Güldük, şaşırdık, bolca fotoğraf çektik, ufak tefek alış-verişler yaptık ve en kısa zamanda bir daha biraraya gelelim diyerek sözleştik. Ben umuyorum ki bir dahaki sefere 3 kişi değil, daha ÇOK kişi olacağız.. Benden söylemesi, çok güzeldi vallaha:))

E Cumartesi gününe bu şekilde başlarsan, sonrası da motivasyon tavanlarda geçirilir tarafımdan tabiki.. Evdeki işlerimi hallettikten sonra kocaman çikolatalı bir kek yaptım (Hep MR TD yüzünden.. O bilir..!) Sonra film seyrettim: Transamerica Transeksüel bir erkek. Görünüşü itibariyle kadın, ama hala ameliyat geçirmemiş. İstediği tek şey ameliyatı olabilmek ve tamamen kadın olarak hayatına devam etmek. Ama bir gün kısa süreli evliliğinden bir oğlu olduğunu öğreniyor ve onun “babası” olduğunu bilmeyen oğluyla bir seyahate çıkması gerekiyor. Oldukça ilginç bir filmdi. Felicity Huffman‘ı bu kadar başarılı oynadığı için tebrik etmek lazım. (Oscar’lık değildi onu söyleyeyim.. Zaten alamamış!) Sesini de o kadar güzel kullanmıştı ki, gerçek bir transeksüel gibiydi filmde.. Belirtmeden geçmeyeyim, kocasını da oyuncu olarak oldukça başarılı bulurum: William Macy.

Cumartesi akşamı da sevgili Tolu’nun donattığı mezelerle dolu bir sofrada güzel bir yemek yedik, meşk ettik:)) Sigara içerken yanımda izin almaya başladı tüm arkadaşlarım, içten içe hoşuma gidiyor:)) Evet, bu arada Pazar günkü Basketbol Maçı seyri esnasında sinirlenip, özellikle birinin üzerine uçmama ramak kalmışken (!) halen sigara içmediğim için kendimi tebrik etmek istiyorum izninizle.. 10-12 sayı önde götürdüğümüz maçı, son iki buçuk dakikada 4 sayı  ile kaybedince ekipteki moral çöküntüsü de fena oldu hakkaten.. Eve dönüp kendimi filme verdim yine: Good Night, and Good Luck. Başarılı bir filmdi. George Clooney’in yönettiği film, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazılmış. CBS’de uzun yıllar teke tek (Person to Person) programını sunan televizyon gazetecisi Edward R. Murrow’un senatör Joseph McCarty ile dalaşını anlatıyor. Film siyah beyazdı ve filmdeki casting de bence çok başarılıydı. Ayrıca başrol oyuncusunu -doğruyu söylemek gerekirse- ilk bu filmde gördüm ve gerçekten performansını olağanüstü buldum.

İşte böyle dostlar.. Yeni arkadaşlarım oldu.. 2 güzel film seyrettim, Pazar sabahı spor yaparak güne başladım, hiç sigara içmedim:)), sokaklara attım kendimi güzel havanın da etkisiyle.. Umuyorum ki haftamızda böyle geçer. Bol hareketli, dolu dolu, ama her şeye rağmen yüzümüzden hiç eksilmemesini dilediğim gülümsememiz ile…