Aylık Arşiv: Temmuz 2006

Be On The Water….

It Makes Your Soul Feel Good!!!

Aradan tam 1 yil gectikten sonra tekrar Lake Calhoun‘da olmak ve kano yapmak, ve piknik yapmak, ve kurek cekmek, ve gole girmek cok ama cok guzeldi… (*Bu arada biz bunlari yaparken, Minneapolis Downtown’da hava sicakligi mevsimin en yuksek hava sicakligini gosteriyordu: 102 fahrenheit. Metrik sistemde saniyorum ki 39-40  derece gibi bir seye tekabul ediyor.) Fonda ve ben mini piknik sepetimiz, ici icecek dolu cantamiz ve havlularimizla oglen saatlerinde yukarida fotografini gordugunuz baslangic noktasina vardik. Yarim gunu -ki bu 5 saat olarak soylendi bize- 40 $ odeyerek 2 kisilik bir kano kiraladik. Gecen seneden farkli olarak bu sene bu kadar hava sicakligina ragmen deli gibi de ruzgar vardi.. Bu sebeple kol kaslarim yine bir hayli calistilar kurek cekmekten:) Bu yil piknik sepetimizi Fonda hazirladi. Gecen yil bir suru leziz seyler almistik bir Lubnan lokantasindan. Ama bu yil o lokanta kapanmis ne yazik ki…

Gecen yil 3 ayri golden gectigimizi anlatmis; isimlerini vermemisim: Lake Calhoun, Lake Isle ve Lake Cedar. Sonuncusunda ufak bir plaj var ve diger ikisine oranla daha temiz. Bu nedenle genelde kanolarda kurekler buraya cekiliyor ve burada gole girp, guneslenebiliyorsunuz.. Biz de aynen boyle yaptik..

 

Ogrendigim enteresan bir sey oldu: Ben, ‘topless’ diye tabir ettigimiz ustsuz guneslenme seklinin bizim disimizdaki tum Avrupa ve Amerikalilara ozgu oldugunu sanirdim, yanilmisim.. Amerikanlar ilginc bir sekilde ‘conservative’ ler.. Tutucu olmalarindan sebep oyle ustsuz falan guneslenmiyorlarmis! Zira biz guneslenirken Cek oldugunu sandigimiz bir hatun ve 2 kizida plaja havlularini serdiler ve ustlerini cikararak guneslenmeye basladilar! Fonda da dahil olmak uzere sagdan soldan bir suru kisi ‘cik cik.. ne ayip.. hic olmadi..’ gibisinden soylendi bir muddet! Bu guneslenme sekli sadece “Avrupali”lara ozguymus:) Tabi siz  bu aciklamanin uzerine bu hatunlarin fotografini bekliyorsunuz:))) Yok oyle, edebinizle oturun iste.. Hayal edin, yaraticiliginizi kullanin. Arada zihinlere jimnastik yaptirmakta fayda var:)))

Guzel ve keyifli bir gunun neredeyse yarisini daimi bir seyler yiyerek gecirdik. Yetmedi, kanolari saat 18:30 gibi teslim ettikten sonra Fonda’nin en yakin arkadasi olan Lisa&Chuck cifti ile aksam yemeginde bulusmak uzere Sawatdee Thai Restoranti’na dogru yola ciktik.. Chuck ile ben yaklasik 1 yildir Flickr’dan da birbirimizi takip ediyorduk zaten..Fonda benim Flickr’daki fotograflarimdan ona soz etmis ve o da beni iletisim listesine eklemisti.. Yuz yuze tanismak cok hos oldu:) Ikimizinde elinde fotograf makinalari bir muddet fotograftan konustuk, as usual.. Chuck’in fotograflarina buradan ulasabilirsiniz.

Bu harika gunun sonunda odama dondugumde saatim 22:30’u gosteriyordu. Bugun Course 1 icin basvuran yeni ogrencileri karsilama gunumuz. (Ben Course 2 oldum bu yil. Allah kismet ederse Course 3 sonrasi mezun olacagiz!) Onlara kampusteki oryantasyonlarinda yardim ediyoruz biz tecrubeli oldugumuz icin.. Gecen sene ben de katilmistim, simdi ben birilerine oryantasyon gezisi yaptiracagim:)) Dunun cehennem sicaginin ardindan tum gece sabaha kadar yagmur yagdi. Biraz once kahve almak icin disari ciktim, hava igrenc tek kelime ile: Nemli, sikintili, bir garip! Birkac yeni fotografi sag taraftaki ‘Minnesota’ basliginin altina ekledim.

Hepinize harika bir hafta diliyorum.. Eeee. sizin hafta sonunuz iyi gecti mi bari??

Lezzet Durağı – “İdol Taş Cafe”

Eveett.. Guzel bir hafta sonuna uyandiniz. Karniniz da zil calmakta. Eh, Ankara gibi bir yerde oldugunuzu da dusunurseniz, yani soyle bogaz manzarali bir manzaraya bakaraktan keyif yapmaniz mumkun olmayacak yani! Ne yaparsiniz? Once en sevdiginiz dostlarinizi uyandirir, onlara “Hadi bakalim ayaklanin, hafta sonu genis kahvaltisi icin Kale’ye gidiyoruz” dersiniz.. Onlar da sorarlar, daha dogrusu soylerler yekten: IDOL’e gidiyoruz degil mi??

Idol, nam-i diger Tas Cafe, Kale’de gidilebilecek en guzel, en sessiz, en sakin, en havali yerlerden biridir. Havali diyorum, cunku ne zaman gitsek hep yabancilar oluyor. Ankara’ya ne kadar yabanci konuk geliyorsa, ya da Ankara’da ne kadar yabanci yasiyorsa hepsi tek sira duzen halinde hafta sonu buradalar. Hayir gayet iyi, hatta bizce hic bir sakincasi da yok; amma velakin bu sevdicegimiz, goz nurumuz cafemizin o en guzel yeri olan balkonunda sadece 4 masasi var ise… Iste o zaman ‘ erken gelen oturur’ misali bir yaris basliyor birden bire. Aysegul Sultan araniyor, beni alacagi saat kararlastiriliyor; yetmedi Selam ve Tolu aranip en az yuz defa tembih ediliyor saat 11’den once orada olmamiz gerekliligi vs..

 

Aslen iceride oturacak pek cok musait yeri olmasina karsin, biz her zaman disaridaki bu 4 masalik balkonu tercih ediyoruz. Manazara olarak Ankara’nin bir kismi gozukuyor.. Bu arada siz manzaraya bakarken rengarenk begonyalar ve mis kokulu cicekler icinizi aciyor.. Neyse hepimiz bir araya gelipde disaridaki masalardan birine kendmizi attigimiz vakit, ele alinan o caanim menuden o en guzel secenek olan ‘kahvalti tabagi’ seciliyor. “Tabagimi asla paylasmam” diyen ben bile anlasmaya razi gelip menemen ile beraber bir kahvalti tabagi almaya razi geliyorum her zaman.. Kahvalti tabagi kocaman bir sey zira, tek basiniza hakkindan gelemiyorsunuz..

Kahvaltiniza basliyor, cayinizdan yudumlar aliyorsunuz.. Yaklasik yarim saat kadar sonra da sanki odaniza cikip uzerinize mayonuzu giyerek denize, sahile gidiverecekmissiniz gibi hissediyorsunuz.. Cok ilginc, ama gercek; burada kendinizi bir tatil yoresinde hissediyorsunuz..!

Cok seker bir sahibesi var buranin.. Idol, aslen bir antika dukkani..!! Evet, girisindede gorebileceginiz gibi burasi ozellikle lambalarin, degisik abajurlarin ve el isi yoresel kiyafetlerin de satildigi bir yer. Ust kati ise cafe!! Balkonu ise Cennet:))

Kale’de, tam da Rahmi Koc Muzesi’nin karsisinda.. Kime sorsaniz gosterirler. Gidin kahvaltinizi edin, ama uzerine mutlaka bir orta Turk Kahve’si icin:)) Benim yerime de icin.. Ozledim simdiden ben…

Bu Kadar Mi Uyunur?

Uyunmaz tabi.. De.. 22 saat suren yol, uzerine yorgunluk, sicak ve nemli hava, e bir de saat farki olunca uyunurmus uzerinize afiyet: Tam 14 saat!!! Rekor falan demeyin, utanc verici bir durum.. Ben ki fazla uykunun hayatimizi mahvettigi savinin en iyi temsilcilerinden biri bilirken kendimi hem de:)) Derin bir uyku olmasa da yat-kalk, yat-kalklarla olmus bu kadar.. Haliyle Sali gunune cabuk bir gecis yapiverdim. Sali da bitiyor, Carsambaya geliyoruz. Bu Carsamba onemli.. Zira 20 dk.lik bir sunumumuz olacak hepimizin. Acilisi boyle yapacagiz. Simdi ona calisiyorum odamda. Yillar sonra ‘calisiyorum’ yazinca durup bir daha okuyorum.. Saka gibi geliyor, ben ve ders calismak. Buyuk konusmayin derim!

*Fotoğraf bir önceki yıl ilk Minnesota günündeki sabah kahvaltımdan:)*

Minnesota Macerası II. Sene Başlıyor!!

Olacak mı acaba, sanki oluyor gibi, yoksa yoksa, işte sonunda oldu! söylemleri ardından hatırlayanlar bilir, ben -bence- hayatımın en etkili ve yön verici macerasına atılmıştım 1 yıl önce bu zamanlarda… Şimdi o tarihteki post’a bakınca pek değişiklik yokmuş gibi geldi hislerimde: Zihnim hala karışık -nedendir bilinmez??, halen hazır ve nazır bir valiz yok elde -as usual!!, vs.. Ancak, bu yıl kenarda köşede ütülenmiş valize girmeyi bekleyen eşyalar da yok! Bir de geçen yıldan farklı olarak bu yıl giderken geride bıraktığım bir sevgilim yok:)) (Dönüşte ayrılmıştık zaten, bu durumda Torsten’ı saymazsak kimse girmemiş hayatıma 1 yıldır..ciyakk:))

Bu yıl geçen yıldan farklı olacak benim için bir sürü sebepten. Hem kalacağımız yer, hem dersleri göreceğimiz bina, hem de katılımcı sayısı olarak değişiklik gösterdi herşey zira tam da son dakikada! Örneğin geçen yıl Kampüste West Bank tarafındaydık, bu yıl East Bank’de olacağız. Dolayısıyla kalacağımız yer burası oldu, dersleri de artık Carlson School of Management içinde değil, School of Public Health bünyesindeki Mayo Building’de alacağız. Geçen yıl toplamda 17 kişiydik, bu yıl anca 10’umuz devam ediyoruz! Ne olursa olsun Minnesota Üniversiteli olmak bu yıl da hoşuma gidecek, onu biliyorum:)

Evet, yarın sabah saat 04:00’de Esenboğa Havaalanı’nda kocaman bir valiz çekeleyerek bu seneki maceramızın II. bölümüne resmen başlıyor olacağım. Önce İstanbul, sonra Chicago.. Oradan Minneapolis, Minnesota. 22 Temmuz tarihinde programımı bitirip, ta 29 Temmuz tarihine kadar yanlarında kalacağım dostlarımın yanına uçacağım yeniden.. Sağolsunlar 3 yıldır her dönüş öncesi mutlaka yanlarında misafir ediyorlar beni.. (İlk Amerika seyahatimi 3 yıl önce Chicago’daki bir kongre için yapmış; dönüşte yine dostlarımda konaklamıştım:) Bu defa sadece misafirlik etmeyeceğim, aynı zamanda International öğrencilerin ilk 2 yıl boyunca yapmaları zorunlu tutulan mini-residency işini gerçekleştirmek üzere New York Presbyterian Hastanesi‘nde fikir alış-verişinde bulunacağım:) Yine hatırlayanlar olabilir, geçtiğimiz yıl mini-residency işini Minnesota’da Abbott Northwestern Hospital‘da yapmıştım. (Bu arada mini-residency yapma sebebimiz, Amerikan hastane ve sağlık sistemleri hakkında bilgi sahibi olmak, Amerikan hastanelerindeki uygulamaları yerinde görmek, vs..) Kısmet olur da gelecek ve -inşallah- son yılı görebilirsem, sadece derslere girip döneceğim.

İşte böyle sevgili dostlarım. Elimden geldiğince JTB’den sizinle olmaya devam edeceğim. Hatta Cuma Hikayesi, LeZZet/Keyif Durağı post’u bile yollayacağım:)) Görüşmek üzere, hepinize güzel bir Temmuz ayı diliyorum şimdiden. Kendinize dikkat edin, üşütmeyin, güneşte fazla kalıp yanmayın, denizde açılıp boğulayım demeyin:) Birbirinize kızıp küsmeyin; annenizi, sevdiğinizi üzmeyin:) Geldiğimde hepinizi tam bulmak istiyorum, fire verenin bir de ben canına okurum..

Cuma Hikayesi…

….

“Ve kendimi bir kulenin tepesinde hapsolmuş gibi hissediyorum bu aralar..  ”

…..

Devamlı elim saçlarımda. Saçlarım mı uzamış ne? Gerçekten uzamışlar, renkleri de açılmış biraz. Olacak o kadar tabi, hapsolduğum kulenin penceresinden aşağıya uzatıyorum ya başımı çokça, bir beyaz atlı prens beni görsün de kurtarsın umuduyla.. Hani kitaplarda hep öyle yazar ya.. Güneşten açıldılar haliyle, çok normal! Eskiden amma uğraştırırdım annemi saçlarımın rengi daha açık olsun diye: Papatya kaynatır, suyunu süzüp onunla saçlarımı tarardı annem güneşte. En sevdiğim şeydi annemin saçlarımı taraması. Saçlarımda uzundu hani, taa belime kadar! Şimdi sırtımı geçmiş, belime doğru iniyor gözüküyorlar; ama artık bu saatten ve bunca yıl ve üzerine bir ton işlemden sonra iniyor gözüktükleri yere ulaşırlar mı orası muamma… Ama kesinlikle uzadılar!

….

“Ve kendimi bir dağın tepesinde kaybolmuş gibi hissediyorum bu aralar..  ”

Yükseklik korkum olmadı hiç, hatta yükseklerde olmayı hep sevdim. Yukarılarda hava temizdir çünkü, daha rahat nefes alabilirsin sanki.. Ben alabiliyorum en azından. Bir de yukarılarda, en tepelerde aşağılarda göremediğin bir sürü güzel şey vardır: Güzel kokan, boyunlarını rüzgara vermiş çiçekler, sakin akan dereler, kuşlar; mutlu mutlu süzülen, cıvıl cıvıl öten gökyüzünde başıboş.. Gür ormanlar, yeşillikler, yuva yapmış sincaplar ağaç kovuklarına.. Yükseklerde, dağların o en tepelerinde bir de, hiç gürültü yoktur, duyamazsın. Bazılarını ürküten derin bir sessizlik vardır hatta. Kavga edenler, arkandan fısıldaşanlar, birbirine saygısızca küfredenler, araba kornaları falan yoktur. Yalan da yoktur, ria da.. Sadece sen, oksijen, yeşil, mavi ve kayboluşun!

“Ve kendimi bir denizin dibinde sarhoş gibi hissediyorum bu aralar..  ”

Sarhoşluk dediğim, derinlik sarhoşluğudur. Fazla azota maruz kalırsan, azot narkozu yersen yani; soluduğun havada bulunan azot gazının kısmi basıncı artıp da algında daralma başlarsa, işte sen derinlerde sarhoş olmuşsun demektir. Bu derinlik takribi 30 m. altındadır ve “Martini Kanunu” gereği sen, bir duble martini içmiş gibi olursun. Sonraki her 10 m.de bir duble daha.. Üç boyutlu bir dünyada sarhoşlukla gelen bir garip özgüvenle risk almayı bilir misiniz peki? Ben bilirim. Ağırlığını dahi hissetmediğin, sakin, ışıltılı, rahatlatıcı, çekici bir de üstüne üstlük mavi bir yerde sarhoş gibiyim anlayacağınız.

Neden?

Bilmem? Sizce?