Aylık Arşiv: Eylül 2006

Hafta Sonu

Güzel bir hafta sonu geçirdim ben..

Idol ‘da geleneksel kahvaltımızı yaptık 5 kafadar.. Hakan, 4 çiçeğin arasında tek böcek olarak eşlik etti bize:)) Kahvaltı sonrası maçını da kazandı, oh oh.. Yediği menemen ve çeşit çeşit peynirler yaramış… Duygu zaten falına da bakmıştı, görmüştü kızcağız, böyyle zafer işareti yapıyorsun elinle diyerekten:))

Sibel’in şeker oğlu Skye’ı görmeye gittik Lale ile.. Yavrum 8 aylık oldu, biz anca gidebildik. Utanç verici farkındayım.. Skye’a bir şeyler almak için girdiğimiz bebek kıyafetleri satan mağazada kendimizi kaybettik. Totalde 1 karış gelen bir maviş gömlekle lacivert bir hırka aldık maviş gözlü bebeğimize:)

Sonraaaa.. Bolca yaş üzüm rakısı tükettik bu hafta sonu; bir akşam adana’yla, bir gündüz mangal başında:) Tolu’larda, ileride “Lezzet Durağı” serimizde bahsedeceğim, 01 Adana’dan getirttiğimiz acılı adanaları ve közlenmiş sarımsakları tükettik Cumartesi gecesi.. Ben fazla et düşkünü değilimdir, ama arada pek iyi gidiyor adana’ydı, şiş’di, döner’di… Özlemişim anlayacağınız.. Tabi, en son ne zaman yemiştim? Rahat 4-5 ay olmuştur herhalde…(Bu noktada Adana’lı arkadaşların “aaaaa çok ayıp, cık cık” diyen seslerini duyar gibi oluyorum:))

Pazar günü, havalar müsade ederse artık en fazla birkaç defa daha gidebilirsek gideceğimiz Gölbaşı mangal muhabettinde muhteşem yoğurt -kavun-peynir ile başladık yaş üzüm turumuza:)) Ardından çoban salatası, patlıcanı, mantarı derken etlerimizle son noktayı koyduk saat 14:00 civarında gidip, 20:00 civarında anca kalktığımız restoranımızda.!

Çok güzel bir gece görüntüsü yakaladım makinamla..Tripod’suz da çekebildim, pek mutluyum:)

Siz mutlu musunuz sevgili dostlar? Keyifli sohbetler yaptınız, bir sürü leziz mamalar yediniz mi bakiim??

Süper bir hafta dilerim:)

Keyif Durağı – “Antalya Yat Limanı”

“Gün olur alır başımı giderim/ Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda/ Şu ada senin, bu ada benim/ Yelkovan kuşlarının peşi sıra../ Dünyalar vardır düşünemezsiniz/ Çiçekler gürültüyle açar/ Gürültüyle çıkar duman topraktan/ Hele martılar, hele martılar/ Her bir tüylerinde ayrı telaş/ Gün olur başıma kadar MAVİ/ Gün olur başıma kadar güneş/ Gün olur, deli gibi…” ~ Orhan Veli

Ne güzel demiş Orhan Veli.. Bu şiirin müzik eşliğindeki halini de severim Zülfü Livaneli’den…

Yıl 1992. Antalya’ya İstanbul’dan bir aile taşınır. Antalya’nın Şarampol mevkine yerleştik. Bendeniz lise son sınıfı Antalya’da okuyacağım.  Şu an için tarih olmuş gibi gözüken Antalya Gazi Lisesi’ne başladım.. Bitirdim.. Üniversite sınavına girdik.. Yaz geldi..  Yaz gelince Kaleiçi Yat Limanı bir başka güzel.. “Denizci’nin Köşesi”nde ne anılar aman yarabbim: İlk sevgilimle biralar mı içmedik, annişimle şaraplar mı.. Hemen yancağızındaki o zamanlar “Clup 29” olan eğlence mevkiinde az mı sabahlamadık. Yıldızlar kayarken kayalıklarında az mı dilek tutmadık.. Hemen üzerinden kuş bakışı limana hakim “Tophane Çay Bahçesi'”nde az mı çaylar yudumlamadık sabahın köründe ufaklıklarımla, arkadaşlarımla beraber?

Benim için özeldir, güzeldir burası. Akşamları güneşi buradan batırmayı, teknelerinin arasında dolaşmayı, her arkadaşımı, misafirimi buraya getirmeyi pek bir severim.. Herkesin bir fotoğrafı vardır arkasında yat limanı gülümserken.. Şimdi daha da güzel göründü gözüme.. Belki de annem içinde olduğu içindi:)) Bir sigara yakıp dumanını üfledim, ince bellisinde çayımı içtim.

Kaleiçi’ndeki Yat Limanı’nı görmeyeniniz kaldıysa görün derim ne yapın edin..

 

…..Mutluluk Bu Mudur?…..

** Gülen gözleri, şen şakrak kahkahaları ile anneşimi, canım babişkomu; aslanlar gibi, yakışıklı mı yakışıklı -yeni damat- 1 numara ufaklığımı, tekne kazıntısı küçük kız kardeşimi ve 2 numara ufaklığımı görmek, onlarla kısa sürede olsa bir arada olmak mıdır?

*** Dedeman Otel’in hemen yanıbaşındaki kayalıklarda, akvaryum görüntüsü ve balık sürüleri içerisinde sabahın köründe denize girmek ve 2,5 saat hiç çıkmamak mıdır?

** Bu zaman zarfında enteresan yöntemlerle hayatının ilk 2 balığını yakalamak, uzun zamandır hiç yemediğin kadar kızarmış balık yemek midir?

*** Hala “Ufaklığım” dediğin canının bir parçasını damat kıyafeti içersinde gördüğünde göz yaşlarına hakim olamamak mıdır?

** Nikah sonrası ufaklığın ve eşinin parlayan gözlerle birbirlerine öylece bakıp, dalıp gittiklerini görmek midir?

*** Nikah öncesi bir şeyler kötü gidecekmiş gibi hissettmenize ve sn.de 1500 defa atan kalp çarpıntınıza rağmen, tamı tamına 18 yıl sonra annişimi ve babaişkomu aynı ortamda birarada görmek midir?

** Yıllardır almak istediğim saate sonunda kavuşabilmek midir? :)) YESSSS!

*** Antalya Yat Limanına inip, tek başınıza buzz bir bira içip sigara tüttrürken, engin maviye dalıp dalıp gitmek ve yaşadığınız o an için Tanrıya şükretmek midir?

** Sizi -bazen gösteremeseler bile- çok seven, takdir eden ve saygı duyan insanların olduğu gerçeği ile karşı karşıya gelmek ve kendinizle -içten içe- gurur duymak mıdır?

*** Ailenizle “bir kuş sütü eksik” kahvaltıları yapıp, annişinizle sımsıkı sarılıp Enrico Macias eşliğinde anılara, o GÜZEL ve HİÇ UNUTULMAYACAK güzel günlere yolculuğa çıkmak ve beraberce kafa çekebilmek midir?

……

Benim için hepsidir.. Hepiniz için daha iyisi olsun. HOŞ GELDİM:)

Cuma Hikayesi..

Antikacı dükkanlarını severim ben. Sanıyorum eskiye olan bu hayranlığım çocukluk yıllarında Çukurcuma ahalisi ile içli dışlı olmam yüzünden. İstanbul’da yaşadığımız dönemlerde en sevdiğimiz şey ailecek yapılan Beyoğlu, Cihangir, Pera, İstiklal Caddesi turlarıydı. Elimden tutarlar; bir tarafımda annem, diğer tarafımda babam.. Benim hep güzel eteklerim olurdu hatırlıyorum, bir de kırmızı rugan ayakkabılarım. Eminim ben her kız çocuğunun bir çift kırmızı rugan ayakkabısı olmuştur:) Daracık sokakları, güzel kapılarla ve pencerelerle süslü evleri ve insanı nedense hüzünlendiren taş binaları. Tabi ben o zamanlar bu duygunun “hüzün” olduğunun çok farkında değilim. Ben pencereler, kapılar, sokaktaki yaşlı amcalar ve karman çorman gibi görünen o dükkanlarla ilgiliyim; pek bir eğleniyorum. Eskinin, taş binaların, yaşlı insanların “hüzün”lendirdiği duygusu ile çok daha sonra tanıştım. Bir de babam söylemişti Çukurcuma’da dolaşırken; demişti ki bana “Buradaki binalar iyi bak, bunların sol taraftakileri ve sağdakileri arasında bir fark var: Biri aristokratların diğerleride hizmetkarlarınmış. Bu sebeple bir taraftakiler daha süslü, diğer taraftakiler daha mütevazi görünür.” Hala Çukurcuma’ya uğrarım. Orada Evihan vardır, orayı çok severim mesela, Antikhane vardır, İmrahor vardır, Nostalji vardır..

Antika eşyaları takip etmek, bir tarih araştırmacısı gibi hissetmeme neden olur kendimi. Mesela bir kutu, ya da bir parfüm şişesi bulmuşum bir antikacıdan; hoşuma gitmiş almışım. Eve gelir aldığım objeyi karşımda yüksekçe bir yere koyarım. Önüne geçer bir süre bakarım ona. Sanki bir nevi iletişim kurmaya çalışır gibi. Düşünürüm kimbilir kimin eşyasıydı bir zamanlar? Ona sahip olan kadın güzel miydi? Mutlu muydu? Bu eşyayı hediye mi etmişti kocası ya da sevgilisi, aşığı..? Bulunduğu ortamdan ne olmuştu da bir antikacının o tozlu raflarına gelivermişti? Sahibi parasız mı kalmıştı da satmıştı? Yoksa başka bir dünyaya mı göçmüştü? Kaç defa dokunulmuştu ona? Kaç defa sevdiklerine göstermişti gururla bu sahip olduğu objeyi sahibesi? Çok mu yolculuk yapmıştı acaba Çukurcuma’ya gelen dek? Başka şehirlerden, başka ülkelerden mi gelmişti?

Hatıraların peşine dedektif gibi düşmek güzel oluyor. Zihnime jimnastik yaptırmış oluyorum. Bazen kendimi hayal ettiğim hikayeye kaptırıyor, ağlıyorum. Kah kahkaha atıyor, gözümün önünde yüksekte duran o objenin Hüseyin Rahmi hikayelerindeki şamatalı mekanlardan birinde baş köşede oturan arisrokrat hanımefendinin sahip olduğu bir şeymiş gibi hissediyorum. Onu araştırma sürecim hiç bitmiyor. O an için yorulup bir kenara özenle kaldırıyor, ama bir süre sonra tekrar antika’mla buluşuyorum. Bazen elimde bir kadeh kırmızı şarap oluyor. Sigara içemiyorum ama, dumanını üzerine üflemeye kıyamıyorum.

İşte böyle akşamlardan birinin sonrasında yazdım bu cuma hikayesini. Dün akşam sigara içmedim, bir kadehten fazla kırmızı şarap içtim. MIAve ben küçük mücevher kutumuz bakıp bakıp ağladık. Dün gece..

**Hepinize hiç gözyaşısız bir hafta sonu dilerim**

Bağbozumu Mevsimindeyiz..

Benim en bayıldığım şeylerden biri kırmızı şarap. Evde artık koleksiyoner oma yolunda ilerlemeye bile başladım kendi çapımda.. Naçizane, yaptığım seyahatlerden mutlaka 2-3 şişe şarap ile dönüyorum.. Geçen haftaki tatilime çıkmadan 1 gün önce, yani Pazar günü ODTÜ Mezunlar Derneği‘nin düzenlediği bir geziye katıldık Evren’le beraber.. Programımız sabah saatlerinde dernek önünde buluşmayla başladı. (Yaklaşık 90 kişiydik!!) Önce Kavaklıdere Şarapları’nın Akyurt’taki üretim tesislerine ve bağlarına görücü gittik:)

Kavaklıdere, Türkiye’deki en bilinen şarap üreticilerinin başında geliyor. Ankara’nın eski ailelerinden Başman’lar tarafından kurulmuş. En çok satılan ürünü de hepimizin ezbere bildiği Kavaklıdere Yakut. (Benim bu kırmızı şarap merakım henüz yokken en çok içtiğim şaraptı Yakut..) Akyurt’ta 1987 yılında kurulmuş olan çok büyük ve modern bir tesisle karşılaştık. Bizi, sorumlu Gıda Mühendislerinden biri gezdirdi. Bu tesisi, 200 dönümlük “Kalecik Karası” bağlarının tam ortasında. Akyurt’taki toprak bu üzüm çeşidini yetiştirmeye oldukça elverişliymiş. Bunun yanısıra Akyurt’ta 10 dönümlük bir koleksiyon arazisi de oluşturulmuş. (Türkiye’de yetiştirilen hemen hemen tüm üzüm çeşitlerinin barındığı bu araziye “koleksiyon” diyorlar.)

Üretim tesisi gezimizin hemen sonrasında tam tepede bulunan KAV Clup’a çıktık. Burası Kavaklıdere’nin içinde bir nevi sosyal ve spor tesisi. (Tel: 0312 847 5261) Havuzu, hoş bir barı-restorantı ve enfes bir manzarası var. Burada ufak da bir butik bulunuyor. Buradan arzu edenler indirimli şaraplarını aldı, arada değişik şarapları tattık.Eylül ve Ekim aylarında, Kavaklıdere’nin kendi düzenlediği Bağbozumu gezileri de var. Bunlar için tarihleri ve ayrıntılı bilgiyi KAV Clup’u arayarak öğrenebilirsiniz. Ben, kesinlikle böyle bir deneyime ortak olmanızı öneririm şahsen. Mesela bir “Klasikler Programı” var ki, kısaca şöyle diyeyim: Saat 13:30’da tesiste oluyorsunuz. 15:15’e kadar bağları ve üretim tesisini geziyorsunuz. Sonra KAV Clup’ta tadım var saat 17:00’e kadar. Ardından Barbekü keyfi ve KAV Butik ziyareti.. Bazı programlarda serbest zamanınızda tesisteki havuzdan da yararlanabiliyorsunuz.

      ** Bu arada Kavaklıdere Şarapçılık’la hiç bir bağım yoktur:)) Reklamlarını bedava yaptığım için bir teşekkür bile almış değilim henüz:) Olsun varsın, Öküzgözü ve Kalecik Karası ürünlerine canım feda vallaha.. Kaliteden ödün vermesinler ben başka bir şey istemem:)) **

Evet, gelelim bugünün postuna seçtiğim ilk fotoğraftaki şarap markasına.. Kalvi Şarapçılık‘a yani.. Kendileri ile o pazar günkü gezi sayesinde tanıştığımı itiraf etmeliyim. Ama düşüncemde haklı çıkmışım, zira şarapları dış pazara satıyorlarmış o sebeple adlarını duymamışım. Yeni bir butik açmışlar Çankaya Hoşdere Cad.sinde. Bu sayede artık yavaş yavaş iç pazara da açılmış olmayı umuyorlar. Kalecik’de çok hoş ve Kavaklıdere’ye oranla ufak bir tesisleri ve tesisin arkasında muazzam bir bahçeleri var. Şarap tadımlarını bize orada kurdukları masalar üzerinde, çeşit çeşit peynir ve krakerler eşilğinde yaptırdılar. En güvendikleri ürünleri de haliyle Kalecik Karası Kırmızı Şarapları. Tabi hemen 2 şişe alındı.  (Tadım sırasında beğenmiştim, öyle gözü kapalı dalmadım:)) Dün akşam birini içtik, güzeldi. Ama nedense ben hala Kavaklıdere’ninkinden yana oy kullanacağım yerli şaraplar içinde!

Bir yere daha gittik açıkçası, ama adını hatırlayamadım şimdi.. Orada da sadece bağları gezdik. Üzümler dallarında tombul ve tatlı “bozulmayı” bekliyorlardı:) Sonra bir ara bir barbekü yaptık birinin çiftlik evinde.. Tabi bardak bardak şarap içince, ve bilmem hatırlar mısınız ama, hava da sıcaktan öte olunca akşam eve dönüşte baş ağrısı ve zonklayan bir kafa ile eve zor attıydım kendimi:) Neyse, keyifli bir gezi oldu. Kaçırmayın bir tanesine gidin. İstanbul’dan da katılınacak etkinlikler var. Mesela hemen bir örnek: Bu hafta sonu Bozcaada’da bir Bağbozumu keyfi yaşanacak. Ben o saatlerde Eğirdir’de kardeşimi yaban ellere damat etmekle meşgul olacağım:((