Aylık Arşiv: Ekim 2006

Esmer Günler..

Nilüfer’in en güzel seslendirdiği parçalardan biriydi “Esmer Günler”. Aslen bir ayrılık ve terk ediş üzerine; ama parçanın bu nakarat kısmı bana bugün sabah evden dışarı çıktığımda gördüğüm manzarayı bire bir tasvir ediverdi: Geceden yağmur yağmış, sokaklar ıslak.. Ama fazla değil. Bahçemizdeki toprak nemli, birkaç çiçeğin yaprakları üzerinde iri damlalar halinde sular durmakta. Arabalar geçerken sokaktan tekerleklerinin ıslak zeminde çıkardığı o ses! Gökyüzü gri-mavi, parçalı bulutlu. Hava çok soğuk değil, ama serin ve yağmur kokuyor..

Ankara yağmurlarla tanıştı, artık bu misafircilik işi bir miktar uzun sürecek. Pantolon paçalarım çamur olacak yine.. Çizmeler ortaya çıkalı oldu zaten bir hafta kadar.. Şemsiyem, çantama daimi kalmak üzere giriyor bu sabahtan itibaren. Her ihtimale karşı saçlarımı toparlamak için tokalar da yerleşti çantamdaki yerlerine.. 1 Paket de mendil:) Hmmm.. Ne eksik kaldı acaba? Şiir kitabı mı? Evet evet bu yıl bir tane almıştım Barnes&Noble’dan. Merak ettiğim bir şairin kitabını: William Butler Yeats’in. Bildiğim bir tek şiiri vardı: “Brown Penny”. Keyifle izlediğim bir filmde, artık efsane olan muhteşem ses tonu ve mavi gözleri olan aktör Christopher Plummer bir partide ayağa kalkıp okumuştu bu şiiri. Dinlediğimde çok sevmiştim. Esmer Günler’i anımsatıyor adı itibariyle:) Kitaptan okuduğum ilk şiir de bu oldu:

I whispered, “I’am too young” / And then, “I’am old enough” / Wherefore I threw a penny / To find out if I might love. / “Go and love, go and love, young man, if the lady be young and fair” / Ah, penny, brown penny, brown penny / I am looped in the loops of her hair. / Oh love is the crooked thing / There is nobody wise enough / To find out all that is in it, / For he would be thinking of love / Till the stars had run away / And the shadows eaten the moon. / Ah, penny, brown penny, brown penny, / One cannot begin it too soon.”
~ William Butler Yeats

Şiir okumak bir tek “Esmer Günler”de iyi geliyor bana:)

Esmer Günler’iniz güzel geçsin; haneniz, içiniz rengarenk olsun ona inat:)

Zaman Dursaydı Böyle..!

Hafta sonları hep son sürat geçiyor hayatımdan.. Cumartesi sabahı Ankara Kalesi’nde dolaşırken eskilerini ortaya çıkarıp satmaya çalışan birinin, yere serip döktüğü onca incik, boncuk, madalya, kol düğmesi, ıvır ve zıvırın arasından bulup çıkarttığım bu saatte olduğu gibi duruverse keşke diyorum zaman..

Ama sonra da kıyamıyorum:)

Zira bazı şeylerin geliştiğini, birilerinin büyüdüğünü görmek de gerekiyor. Projelerin olgunlaşması, yağlıboya tabloların bitmesi, nehirlerin akması, saçlarımızın uzaması da güzel. Bebeklerinizin diş çıkarması, bebekleriyle oynarken onları bırakıp kitaplara yönelmeleri ve okumaya başlamaları da.. Sınavları vermek, bitirmek de güzel; elinizde master ya da doktora diplomasıyla ailenizin de bulunduğu bir fotoğraf karesinden gülümseyerek bakmak da..!

Sonra işte diyorum ki, aksın zaman..Tamam. Ama birazcık yavaşlasın bari:) Ne çok şey istiyorum ben de değil mi? Bir öyle bir böyle. Eminim çoğumuzun ruh halinin tasviri benimkisi…

Hızlıca geçen hafta sonuma Kale’de (kahvaltısız bu defa:)) vakit geçirmeyi, Atatürk Orman Çiftliği’nde birşeyler atıştırmayı, Selam ve Tolunay’ın evinde harika bir kahvaltıyı, çamaşır yıkamayı, MIA‘nın kumunu değiştirmeyi, DVD ve kitap alış-verişimi, Türkiye Birinci Basketbol Ligi maçlarından CASA TED Kolejliler-BANVİT  karşılaşmasını, yeni taşınan karşı komşuma akşam yemeğini ve uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla kahve içme işini sığdırıverdim. Ben süper bir kadın mıyım neyim Tanrım:)

Güzel bir hafta geçirin, soğuyan havaya ve artan iş-ders yükünüze rağmen..

Nerede Şimdi Böyle Bir Aşk?

 

Terketmedi Sevdan Beni / Aç Kaldım, Susuz Kaldım.. / Hayın, Karanlıktı Gece / Can Garip, Can Suskun, Can Paramparça.. / Ve ellerim kelepçede, Tütünsüz, Uykusuz Kaldım. / Terketmedi Sevdam Beni.

Der Ahmed Arif.. Ne güzel der..Demiş.. Bitmiş sanki. Şimdiki aşklar, tutkular, tutkunluklar böyle değilmiş gibi geliyor bana. Sadece erkek için değil, ama sanki kadınlar için de böyle değil. Çevremde hiç kimsenin aşkından yataklara düştüğünü, aç-susuz kaldığını, eriyip iğne ipliğe döndüğünü görmedim zira. Yine fikrimce bu, bizim neslimizle alakalı bir durum, eskiler hiç üzerine alınmasın.Çünkü şimdi eski bir aşk hikayesinden bahsedeceğim, tam da dün gece bugün için yazmakta olduğum güzel “Cuma Hikayem”i internetteki teknik bir arıza yüzünden kaybedince çıldırmış bir şekilde iken keşfettiğim birşeyler üzerinden yola çıkarak hem de:

Kahramanlarımız yeni evliler. Erkeğimiz de çiçeği burnunda bir asker  orduda. Asteğmen rütbesi omuzlarında, sevgili eşi kolunda Eğirdir’in yolunu tutmuşlar ilk yerleşip; birlikte ilk yaşayacakları eve doğru yola çıkmak üzere, erkeğin ilk görev yeri olan Eğirdir Dağ Komando Okulu’na doğru. Düzenlerini kurmuşlar. Erkek, ara ara görevlere gidermiş. Hele bir defasında 6 ay uzak kalmak zorunsa kalmış eşinde. Gittiği yer İzmir Lisan Okulu. O çok sevdiği ve özlediği eşine mektuplar yazmaya başlamış, nerdeyse her hafta.. O mektuplar o kadar güzel, o kadar anlamlı ve dokunaklı ki. “Canım karıcığım benim, biricik eşim”le başlayıp, “Allaha emanet ol, seni çok seviyor ve sensiz kaldığım her dakika için acı çekiyorum”larla biten..

                                Bir de başka bir grup var. İmza kısmı bir miktar değişik zira. Mektubunu bitirirken artık adıyla değil, “Babanız” yazarak imzalamış. Bunlar da Kıbrıs Barış Harekatı dönemlerine denk gelen mektuplar. Yine zorunlu ayrılık, zira erkek harekatın Trakya ayağında Keşan’da görevde. Minik kızı henüz doğmuş. Ona da “Dilaram” diye hitap ediyor mektuplarında.. Biricik eşine ise hitabeti hiç değişmemiş, aksine daha güçlü kelimeler var, daha ağır ve daha anlamlı.. Mektuplar daha bir farklı şimdi, çünkü savaş olabilir, kendisi dönemeyebilir, en önemli varlığı eşini ve küçük kızını bir daha göremeyebilir..

Dün gece gözlerim dolu dolu okudum bir çoğunu, ama ellerimde parçalanıyor artık mektuplar. Dile kolay neredeyse en eskisi 35 yıllık.. Tüm mektupları iyiden iyiye kaybetmeden, bir günümü ayırıp bilgisayar ortamına geçirmeye karar verdim. Elimdeki en değerli ve en eski şeyler sanırım o mektuplar. Hem bana annem ve babamın aşklarını hatırlatıyorlar. Benim gözümde hep öyle kalmasını istediğim aşklarını, sevgilerini… Şimdilerde mumla arasak bile bir damlasını bile belki anca zor bulabileceğimiz duygusallığı ve içtenliği, samimiyeti..

Artık kimse kimseye mektup bile yazmıyor ki!!!

Sağlıcakla kalın, güzel bir hafta sonu geçirin ve.. Hadi, zor olacak biliyorum belki ama bir mektup yazın.. Kime isterseniz. Ben yazacağım. Hem de anneme ve babama ortak bir mektup. Böyle güzel bir aşkın çocuğu olarak dünyaya geldiğim için ne kadar şanslı hissettiğimi ve birarada geçirdiğimiz o en güzel 13 yıl için teşekkür edeceğim bir mektup yazacağım.

Dün Akşam Dinledim..

Daylight is breaking again./ I hide in the dark. / I’m watching the rain. / You’re out of touch. / You’re out of reach. /What can I say, / I never wanted it this way.

Love sleeps all alone. / The cold telephone, / I know the heart. / Yes, I know the kind.
The kisses of fire, / turning to grey. / I never wanted it this way. / I always wanted you to stay.

Wash my pain away, / cause I’m half a woman, half a shadow.  / Love always change with the trees, / the spring and the leaves, / the waves on the sea.
Wilder than light the wind in your eyes led me astray. / I never wanted it this way.
I always wanted you to stay.

I need you, yes I need you. Give me a reason to believe

~Roxette

** Uzun zamandır Roxette albümlerimi dinlemediğimi fark ettim. Dün gece ziyafet çektim kendime..En sevdiğim gruplardan biriydi, halen de öyle.. Nostalji yaptım iyi geldi:)) Bir de dün akşam yemek yaptım ve yedim: Paylaşılası bir haber, öyle böyle değil! **

Ekim’e Merhaba..

Yağmurlar, artık iyiden iyiye serinliğini hissettiren havalar, beraberinde gelen üşüme duygusu, ve dahi hiç gitmeyen ürperti..

Battaniyeler ekoseli-düzünden, sıcak çikolatalar fındıklısından-bademlisinden, evde romantik film seanları , daha çok mendil tüketimi ağlamaktan-gribal enfeksiyon sahibi olmaktan..

Kazaklar, botlar, kalın çoraplar, eldivenler, kaşkollar, paltolar.. Yine siyahlar, kahveler, griler.. Gökyüzü ile bir eş, bir örnek..

Daha çok evde vakit geçirmeler, daha çok yemek yemeler, enerji ihtiyacını daha çok hissetmeler ve enerji almak, üşümemek için yenilen daha çok tatlılar, pastalar, börekler..

İşte bir mevsim, bir ay daha geldi gidecek göz açıp kapama hızında.. Ne oluyor böyle, nereye gidiyor bu yıllar? Ben ne zaman bu kadar büyüdüm? Ailemin saçlarındaki bu aklar ne zaman bu kadar belirgin bir hale geliverdi? Hey Tanrım, ufaklığım ne zaman adam oldu da evlendi?

Cevabını vermekte güçlük çektiğim o kadar soru var ki? Ya siz? Ya siz neyi düşünüyorsunuz en çok bu mevsimde, bu aylarda, bu havalarda?