İki Teker: Alexandroupoli’de Kamp!

Kampta Biz :)

Kampta Biz 🙂

Geçtiğimiz bayram tatili öncesinde Yunanistan’ın adalarından biri olan Rodos‘ta üç gece konakladık. Sebebi ziyaretimiz, arkadaşlarımız Duygu&Aykut’un düğün törenleri idi. Tarihi bize aylar öncesinden bildirmişlerdi ve biz de “işte yeni bir iki teker rotası daha çıktı bize” diye pek sevinmiştik! Lakin araştırınca gördük ki Rodos’a feribotla ulaşım sağlanan Fethiye ve Marmaris’ten herhangi bir araçla adaya geçiş pek mümkün değil (Araçlı feribotlar çok nadir çalışıyor). Moralimizi bozmadık ama; Rodos’a motosikletlerimiz olmadan gittik, arkadaşlarımızı evlendirdik, onlarla harika birkaç gün geçirdik ve bayramın ilk günü biraz da kaşınarak evimize döndük. Merak etmeyin bitlenmedik 🙂 Sadece yol yapma isteğimiz geçmemişti 🙂

Hayatımıza motosikletler girdiğinden beridir, özellikle de Balkanlar I rotasını yaptıktan sonra, sürekli tatil anlayışımızın nasıl tamamen değiştini ve iki teker üzerinde başka nerelere gidebileceğimizi konuşur olduk. Biz artık motosikletler üzerinde yol yapabileceğimiz, en az 15-20 günlük rotalar peşindeyiz (Açıkça itiraf edeyim: Yıllardır hayalimdir İtalya’yı bir baştan diğer başına en az birkaç ay sürecek bir plan ile dolaşmak. Bu da burada dursun)! Hal böyle iken her gün otelde kalmak ve restoranlarda yemek yemek, seyahatin maliyetini inanılmaz derecede arttıracağından –diğer motosikletli gezginlerin yaptığı gibi– bir çadır edinerek kamp yapmanın bize uygun olup olmadığını deneyimlemek istedik. Zira ben hayatımda (3-4 yaşımda ailemle yaptığımız, ama benim pek de bir şey hatırlamadığım o çadır tatilini saymaz isek) hiç çadırda yatmadım, hiç kamp kurmadım!

sahilde-mythos

Lafı uzatmayayım bayramın ikinci günü sabah erkenden kamp olayını deneyimlemeye ve birkaç gece geçirmeye sevdiğimiz Yunan kasabalarından biri olan, artık neredeyse son iki yıldır sürekli gidip geldiğimiz Alexandroupoli’ye doğru yola çıktık. Neden orası? İstanbul’a sadece 350 km. Ayrıca önceki gidişlerimizde denize sıfır, yemyeşil bir alan içerisinde oldukça kapsamlı bir kamp alanı olduğunu görmüş; gidip bizzat deneyimlemiş arkadaşlarımızdan da methini duymuştuk. Bu sebeple ilk kampımızı burada yapmayı tercih ettik.

Yola tek motor çıktık (Zira ben KTM Duke 390 motorumu satışa çıkardım yenisini alacağım için). Yanımıza bir ufak çadır, iki adet tek kişilik şişme yatak, iki adet şişme yastık, çarşaf, içi boş nevresim, yastık yüzü, mini soğutuculu çantamızı ve şezlonglarımızı aldık 🙂 Henüz tam teçhizatlı olmadığımız ve kampta kendi yemeğimizi pişirecek bir ekipmana da sahip olmadığımız için bir kampta konaklıyor olmanın yarısını anca test etmiş olduk bu seyahatte diyebilirim 🙂

Bahsetmeden geçmek istemem: İpsala sınırına dek uzun durduğumuz bir tek mola yeri oluyor, o da İstanbul’a 70 km uzakta, TEM üzerinde Selimpaşa mevkinde yer alan Menemenci Alaatin! Menemeni ve tombik, taze ekmekleri ile nefis bir kahvaltı yaparak karnımız tok, sırtımız pek çıkıyoruz yola 🙂 Burada menemen yemeden menemen yedim diyemezsiniz bence, benden söylemesi 😉 Kahvaltımızı edip yola çıktıktan ve bir benzin, bir de kahve molası verdikten sonra bayramın ikinci günü olması sebebiyle gayet bomboş olan İpsala sınırından geçip kendimizi Yunanistan’ın otoyolu Egnatio Odos’a atıyoruz.

Sınırdan yaklaşık 30 dk sonra Alexandroupoli’ye vardık ve merkeze çok yakın, Belediye Kamp Alanı’na ulaştık. Daha önce hiç kamp alanı görmemiştim, o yüzden kıyas yapmam çok mümkün görünmüyor. Ama ben bu kamp alanını çok beğendim görür görmez. Söylendiğine göre çadır ve karavanlar için toplamda 216 adet alan ayrılmış. Kendi içinde bir restoranı, bir marketi, oldukça temiz bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim duş ve tuvaletleri, adım başı çeşmeleri, elektrik prizleri, ücretsiz wi-fi imkanı, basketbol, plaj voleybolu ve tenis sahası, oldukça sevimli plaj barı ve en önemlisi 2 km uzunluğundaki mavi bayraklı, kumlu plajı ile ihtiyacınız olan her şeyin var olduğu bir yer burası. Karavan alanları biraz daha büyük ve hem araçların duracağı beton zemin hem de yayılmak için düşünülen yeşil alan ile yerleri belli (100-120 metrekare civarı). Çadırlar için ayrılmış alanlar ise bir miktar daha ufak (70-80 metrekare). Tüm alanlar üç tarafları yemyeşil bitki örtüsü ile, yer yer zakkum ağaçları ile çit gibi çevrili. Yani yanınızdaki ve arkanızdaki kamp alanı ile alakanız yok hiç, hatta birbirinizi yeşilliklerin arasından görebiliyorsunuz eğer çok uğraşırsanız!

karavan

Geldik ve çadırımızı kurduk hemen. Yatak ve yastıklarımızı şişirip, akşama yatacak şekilde hazır hale getirdikten sonra motora atlayıp alışverişe gittik. Kamp alanı içerisinde yer alan marketi değil de, kamptan çıktıktan hemen sonra, hatta 500 metre sonra gördüğümüz büyük marketlerden birini tercih ettik. Aldıklarımız elbet bira, cinimize eşlik etmesi açısından tonik, buz, biraz kuru yemiş, romantik bir ortam yaratabilir miyiz hayali ile mum, içme suyu, sinek kovucudan ibaretti.

Yunanistan sınırı içerisinde herhangi bir marketten aldığımız her şeyin kendi mahalle marketimde ödediğimden daha ucuza mal olması beni sürekli deli ediyor, bunu da şuraya yazıyorum! İçkiyi zaten yazmama gerek yok, içmememiz diretildiği bir ortamda olduğumuz için gavurun en az 2- 3 katı neredeyse. Ama peynir mesela. Edam, Mozerella, Gouda gibi peynirlerin kilosunu ortalama 4 Euro’dan alıyoruz. Et ülkemizdekinin üçte biri neredeyse. Bu sebeple bir mangalımız olsaydı misal, kampta bol bol mangal-salata-uzo eşliğinde akşam yemeklerimizi geçirebilirdik çok rahat.

Ve güneş batıyor :)

Ve güneş batıyor 🙂

Peki biz yeme-içme işini ne yaptık? Sabahları, saat 08.30’da açılan plaj bardan aldığımız (2 Euro) kahve ve benim evden yapıp götürdüğüm granola barlar ile halloldu. Öğlen saatlerinde yine plaj bardan atıştırmalık, hafif birer tabak bir şeyler yedik. Akşamları kamp alanının hemen yanında yer alan ve daha önceki gidişlerimizde de deneyimlediğimiz Haramada güzel ve gayet keyifli yemekler yedik. Güneşin batmasına yakın şezlonglarımızı alıp bomboş sahile kurulduk. İçkilerimizi ve kuru yemişlerimizi, taşınabilir hoparlörümüzü yanımıza aldık. Kendimize has seremoniler ve “şerefe”lerle batırdık güneşi. Yemekten sonra da şezlongları alıp yine sahile, bu defa da dolunayı izlemeye gittik. Fonda caz şarkıları, yanı başımızda dalgaları ile müziğimize eşlik eden deniz, çıplak ayaklarımızın altında serin, kumlu plaj, sevgili kocam ve ben her şeyden; hayattan, felsefeden, hayallerden; en çok da ikimizin de müthiş bir merak ve keyifle okumakta olduğumuz Sapiens kitabından konuşarak geçirdik gecelerimizi.

Harama'da en sevdiğim uzo ile :)

Harama’da en sevdiğim uzo ile 🙂

Geceleri yatmadan yatmaya çadıra girdik. Yataklarımız gayet rahattı. Sadece, ben normalde de çok tetikte uyuduğum, çevremdeki her türlü çıtırtı ya da sesi dinlediğim –yıllarca yalnız yaşamanın getirisi– ve öyle kolay kolay uykuya dalamayan bir insan olduğum için bir miktar doğada uyumanın güçlüğü ile savaştım diyebilirim 🙂 Ötücü kuşlar, zıp zıp kurbağalar, kampta dolaşan kedi ve köpekler, cır cır böcekleri, minik kertenkeleler; velhasıl ne kadar hayvan varsa hepsinin çıkardığı ses, hareket ederkenki hışırtıları sayesinde deliksiz uyku uyumak mümkün olmadı. Sanırım alışmam gereken bir durum da bu olacak kampçı olmaya karar verirsek 🙂 Ya da gün içerisinde öyle yorgun düşeceğim ki, çadıra girer girmez uykuya dalacağım, bilemiyorum artık 🙂

İki gecelik bu maceramız için toplamda 36 Euro ödedik. Bir çadır, iki kişi ve bir motosiklet ücreti bu. Fiyat listesi ve diğer merak ettiğiniz bilgiler için buraya bakabilirsiniz. Elektrik de isterseniz günlük 4 Euro daha ekliyorsunuz. Bir daha yapar mıyım? Kesinlikle evet, ama tam kampçı olmayı deneyimlemek isterim bir dahakine. Yani kamp alanında hem çadırda kalıp, hem de sabah kahvemi, öğlen-akşam yemeğimi, mangalımı kendim yapmak yani 🙂

İki Teker: Alexandroupoli’de Kamp!” hakkında 3 yorum bulunuyor:

  1. Gamze

    Ne kadar güzel çok keyifli. Ben cesaret edemem böyle birşeye. Hızlı yürüyen hayvanlar beni hep tedirgin eder. Çalıyla çırpıyla kavga eder hale gelebilirim sonrasında 🙂

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir