Yazar arşivleri: dilayra

Hayat Paylaştıkça Güzel..

London

Değil mi?

O sebeptendir dinlediğim güzel parçaları, okuduğum güzel sözleri, seyrettiğim etkilendiğim filmleri, çevremde tanık olduğum; yaşarken bir yerlerinden bize dokunan ya da bizim dokunduğumuz her şeyi paylaşmak istemem. Tüm dürüstlüğümle, olanca açıklığıyla, ne bir eksik ne bir fazla kelime kullanarak son 3 yıldır burada yaptığım bu: PAYLAŞMAK. Çünkü ben böyle besleniyorum. Çünkü hayat güzel! Ama böyle daha da bir güzel:)

~

Doğan’cım yapmış yapacağını ve solo albümün ilk -etkilemek gibi olmasın ama bence harika- parçasını, “Defne Ağacı“nı tamamlamış sonunda. Doğan, daha öncede birçok defa bu sayfada sizlere anlattığım, tanıtmaya çalıştığım benim her biri birbirinden güzel ve yetenekli arkadaşlarımdan kurulu MARA grubunun solisti. Doğan’ın bu linkte yer alan sayfasına giderek dinlemenizi ve eğer vakit bulabilirseniz de parça ile ilgili düşüncelerinizi benimle-ve dolayıysla Doğan’la- paylaşmanızı rica ediyorum:)

~

Müzik ruhumuzun gıdasıdır, ama ben -hepinizin artık bildiği üzere- bedenime de katkı sağlayan gıdalardan ve onlarla ilgili deneyimlerimden söz etmekten de müthiş haz alıyorum. Gerçi şimdi bahsedeceğim şey gıda değil, ama onun tamamlayıcısı; yani içecek:)

_ Vee tahmin edin bakalım, ne tür bir içecek?

_ ŞARAP mı yoksa!

Evet evet hep bir ağızdan söylenince bayağı etkili oluyormuş! Tebrikler bildiniz dostlar, konumuz ŞARAP! Ama şarabın kırmızısı ve de Avustralya’lı olanı: Yellow Tail’in Shiraz‘ı. Ben geçen sene ilkbahar döneminde birileri vasıtasıyla tanışmış, bayağı bir çeşidini denemiştim. Benim damak tadıma göre bir miktar tatlı gelmekle birlikte, her türlü ızgara ve sert-keskin kokulu peynirle çok uyumluydu bu Shiraz. O dönem bir tanıdık vasıtasıyla birkaç şişe almıştım, ama ne enteresandır ki hiç JTB’ye yazmamışım!!! Şimdilerde bu şarapla beni tanıştıran eküri ile irtibatım kopuk, bu sebeple benim kısa süren Yellow Tail macerası da zorunlu olarak rafa kalkmıştı. Ta ki bu haberi görene dek. Sanırım ithalatçı firma ile bağlantıya geçip birkaç şişe alsak fena olmayacak. Şarap seven, koleksiyon yapan ya da değişik tatlar denemek isteyen dostlarıma duyurulur:)

~

Son söz olarak da Mark Twain’den seçtiğim, benim çok sevdiğim bu dörtlüğü size armağan ediyorum. Ve diyorum ki, burada söylendiği şekliyle bir hafta sonu geçirin:)

Yani;

“Dance like nobody’s watching;

Love like you’ve never been hurt.

Sing like nobody’s listening;

Live like it’s heaven on earth.”

Ben aynen bu şekilde yapacağım:) Bir de balkonumuza çiçekler almaya gideceğiz, böyle rengarenk güzel kokulu çiçekler. Sabah kahvaltılarında keyif yapmaya başlayalım artık diye. Pazar akşamüstü saatlerinde aslan Türk Telekom’un playoff final maçının ilki yayınlanacak NTV’den. Kaçırmayacağım kesinlikle. Bir de geçen haftalardan limonata kalmıştı listede, nanelisinden. Şöyle buzz gibi:) Onuda hallettik miydi, değme keyfime:)

Her zaman söylediğim, ve söylemekten hiç bıkmayacağım üzere Süperr bir hafta sonu geçirin. Sonra da paylaşalım:) Niye mi? Başlığa bakın bakiyim:)

Leylek Havada, Biz Yollarda!

From Hotel

Perşembe gecesi “Sevgili” ile elele uyumaya çalışarak İzmir-Selçuk’un yolunu tuttuk. Geçen yıllarda Kuşadası-Efes-Meryemana görmüşlüğüm vardı, fakat Selçuk’u listeye almamıştım hiç. Zira burada görmem gereken bir şey olduğundan pek emin değildim. Varmış! Gözlerime bayram oldu gördüklerim, içim kıpır kıpır etti. Pek mutlu, keyif dolu, pek dinlenmiş, daha “bağlanmış”, biraz kilo almış döndüm bu 3 günlük kaçamağımızdan. Niye mi Selçuk? Çünkü orası Türkiye’deki tek Drop Zone’muş! Paraşütle atlama merkezi yani. Selçuk Efes Havaalanı’ndaki Türk Kuşu Paraşüt Okulu, benim “Sevgili”nin ikinci adresiymiş meğer. Tanışıp beraber olmaya başladığımız andan beridir konuyu dilinden düşürmeyen, elindeki bilimum dvd-cd kayıtları ile arkadaşlarımın aklını başından alıp onları “potansiyel” birer paraşütçü yapmayı kendine düstür edinmiş bir adamla ilk tatilimizi de buraya yapmamız haliyle kaçınılmaz oldu. Tanıştık Paraşütçülük Merkezi ile. Anlaşabildik mi? Sanırsam bir müddet mesafeli bir ilişkimiz olacak, ama bunun çok uzun süreceğinden şüpheliyim ben. Zira “Sevgili”yi görünce yukarıda, aşağıda sadece fotoğrafını çekmek kesmedi beni, kesmeyecek. Yakındır yani, hayırlısı:)

Kaldığımız yer çok şeker bir oteldi. Hemen hemen her akşam kendimizi havuz kenarındaki mini-bara attık. Müziğimizi ve dahi bira servisimizi kendimiz yaptık; ama olsun. Onunda keyfi bir başkaydı:) Sabahtan atlayış yapmaya gittik, öğleden sonraları bize kaldı. Bir gün Yedi Uyuyanlar’daki gözleme çadırlarından birinde otlu gözlemeler yedik, süper bir köy kahvaltısı yaptık. O da yetmedi üzerine tahinli-pekmezli gözleme yedik:) Sonra bir gün atladık motorumuza Selçuk’a 8 km. uzaklıkta olan adı gibi şirin Şirince köyüne gittik. Eski bir Rum Köyü imiş burası. Mübadeleden sonra bizimkiler yerleşmişler. En önemli geçim kaynaklarını bağcılık, şarapçılık ve zeytincilik olarak söylüyorlar. Son dönemde turizmin de bayağı katkısı varmış. Birbirinden lezzetli meyve şarapları, mis kokulu zeytinyağları ve çeşit çeşit sabunları var Şirince’nin evinize dönerken yanınıza alabileceğiniz. Biz Artemis Restoranı tercih ettik manzarası itibariyle, çok da beğendim ben. Yine onlara özel, yöreye özel Simetra Şarabı içtik şişe şişe. Yenilen çeşitli otlardan yapılmış mezeleri, tadına bakılan etli-yumurtalı arap saçını, zeytinyağlı yaprak sarmayı, masaya önden gelen kekikli-kırmızı biberli mis kokulu halis sızma zeytinyağını anlatmıyorum. Yok, bu defa değil:) Hmm.. Başka ne yaptık? Bir öğleden sonrasında da kendimizi Pamucak Plajın’daki güzel bir balıkçıya attık. Duble rakı, üzeri bira, yanında ızgara çupra, bol salata, kumsalda yürüyüş..

Sky Diver

Sky Diver 1

Güzeldi bu tatilim. Her şeyiyle güzeldi, benim için özeldi. Teşekkür ederim “Sevgili”:) Tepemizde gördüğümüz bir sürü leyleğe istinaden bu yıl popomuzun yer görmeyeceğini umud ediyorum. “Benim Liste“, artık “Bizim Liste”ye dönüşüyor. Bunu seviyorum.. Bir sonraki kaçamağımızı heyecanla bekliyorum:)

O Zamanlar..

Eskiden.. Çocukken ben.. O zamanlar en önemli şey hayatımda, ağaç tepelerinde piknik yapmaktı! Bakırköy, Ahu Sok. Ömür Saray Apt. bilmem kaç numaralı dairede oturduğumuz yıllar boyunca, en keyifli aktivitem, hemen karşımızdaki boş arsada tüm heybeti ile dikilen, birbiri içine geçmiş 2 incir ağacının yaprakları arasında sabahtan akşama kadar vakit geçirmekti:) 3 arkadaştık biz: Göknur, Jale ve ben. (Göknur’u tekrar buldum bu yıl, aradan geçen o 20 yılın sonunda:) Sabahleyin -tabi okul olmadığı zamanlarda- ailece yapılan kahvaltı sonrası, babamı kapıdan işe uğurladıktan hemen sonra elimde o günkü harçlığım ilk iş köşe bakkala koşturmak olurdu. O zamanlar market, alış-veriş merkezi kavramlarına haiz değildik malum. Her sokakta bir ufak bakkal olurdu. Bakkallarda satılan şeyler de haliyle kısıtlı. En sevdiğim menü Çamlıca gazozu, tuzlu kraker, birkaç tane Nestle parmak çikolata ve sürüsüyle sakızdı. Ciddi Soru: Nestle’nin o muhteşem tadı olan parmak uzunluğunda, renkli jelatinlere sarılı çikolatalarına ne oldu kuzum? Hayatımın tadıydı onlar. Mabel sakızları bile bulabiliyorken şimdi neden o çikolatalardan satılmıyor ki artık??

Menüyü hemen özenle anne kuşumun bana diktiği heybeye yerleştirir, bizim kızlarla buluşmaya incir ağaçları altına doğru seğirtirdim. Kızlar da geldikten sonra, çevik birer sincap edasıyla incir ağacının en tepesine kadar tırmanıverirdik. Hepimizin orada “özel” dalları vardı:) Popomuzun ve bacaklarımızın sığabildiği şekilde, neredeyse henüz üzerlerine kılıfları-kumaşları geçirilmemiş koltuk iskeletini andıran dal kombinasyonları! İşte sonrası film! Sabahın o saatinden akşamüstüne kadar biz 3 arkadaş o ağaçların tepesindeki yarı rahatsız, ama bize özel dal-koltukllarımızda yer-içer, dedikodu yapar hayaller kurardık:) O zamanlar çocuktum. Ömrümün hatırladığım en keyifli anlarını işte “o zamanlar”da yaşadım ben.

O zamanlar.. Eskiden yani.. En sevdiğim oyunlar yakan top, dokuztaş ve “araba plakalarından anlamSIZ cümleler kurmaca” oyunu idi! Apartmanımızın önündeki uzunca duvara dizilir, caddeden geçen arabaların plakalarından, anında, anlamSIZ cümleler kurardık bizim mahalledeki arkadaşlarımla. Plakadaki harflerle başlayan kelimeleri yanyana getirirdi sazı ilk eline alan. Sonraki plakadan da diğer arkadaşımız ilk cümleyi devam ettiren başka bir çümle söylerdi. Misal, AZ ilk plakamız olsun. Anlamlı cümlemiz: Amcamın Zeytin Fabrikasına gittim!! Sonraki plaka, KFG. Kel Fatmayı Gördüm! Bu, uzar gider, inanılmaz komik senaryolar çıkardı bunlardan: ((AZ) Amcamın Zeytin fabrikasına gittim, (KFG) Kel Fatmayı Gördüm. (HK) Hindi Kabardı, Kel fatmaya bağırdı, (AB) Amcam Bayıldı vs..) Bunu hızlı bir şekilde yapmamız gerektiğinden, bazen oluşturduğumuz cümlelere gülmekten arada geçen arabaları kaçırdığımız olurdu. Hatta hiç unutmam, duvardan düşenimiz bile olmuştu gülmekten:) Çocukluk işte!

O zamanlar televizyon çok sonra girmişti evimize. Hatırlıyorum geldiği geceyi: Yılbaşı akşamı. Babam ilk siyah-beyaz Thomson marka TV’mizi getirip kurduğunda evde bayram yapmıştık. Her yılbaşı birbirimize hediye verme geleneğimize istinaden -ki şimdi o gelenek bizim ailede kimsede kalmadı, ben hariç! Zira ben hala kendime hediye alıyorum yılbaşında- babamın hepimize armağanı olmuştu o dört köşeli kutu. İşte o ana dek, yine ömrü hayatımda beni en keyiflendiren bir aktiviteye de veda etmiştim: Cuma akşamüstü radyoda yayınlanan radyo tiyatrosuna eşlikçilik hadisem! Öğlenci olduğum zamanlarda cuma akşamüstleri koşturarak eve gelmeme neden olan yegane şey radyo tiyatrosuydu. Radyomuzun önünde yere kıvrılıp, annemin yancağızıma beni sevgiyle öperek bıraktığı süt-büskivi, ya da tost eşliğinde, hep seslerine hayran olduğum kişilerin canlandırdıkları karakterlerle iç dünyamda yarattığım o büyülü dekorda kaybolur giderdim. Hiç bitmesin isterdim. Televizyon gelince unutuldu eski radyomuz ve dahi heyecanla bekler olduğum radyo tiyatroları:( Çizgi filmler, cumartesiden cumartesiye, western film kuşakları podyumda hızla üst sıralara doğru ilerlemeye başladılar. İşte o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamadı zaten! Hani, “masumiyetimize işte o an veda ettik” desem yeridir.

O zamanlar ben çok mutluydum. Çevremdeki herkesi de öyle sanırdım:) Bugün sabahleyin işe gelirken aklıma geldi tüm bunlar. Belki de devam ederim o zamanlardan hatırladığım anlarıma.. Arada hatırladığım, ama hiç unutmamam gereken detaylar bunlar. JTB’yi sevme nedenlerimden biri daha:)

Bu akşam “Sevgili” ile birlikte Ankara dışına çıkıyoruz. Uzun Haftasonu tatili aldım. Görmediğim yerleri görmeye, yeni insanlarla tanışmaya, güzel fotoğraflar çekmeye, otlu gözleme yiyip, meyve şarapları tatmaya, dinlenmeye gidiyorum ben. Dönünce paylaşabilmek üzere, süper bir hafta sonu geçirin:)

 

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (III)

**Dikkat** Neredeyse yazdığım en uzun yazı oldu fotoğraflarla birlikte. Baştan söyleyeyim:)

Me in London

Londra’da bulunduğum süre boyunca sıklıkla beni yaparken görebileceğiniz 2 şey vardı: İlki yürümek, yürümek, hiç durmadan yürümek! İkincisi ise mütemadiyen bir şeyler yemek:) “Yeme-içme kültürü” denen şeye bayılıyorum ben. Dünyada beni mutlu eden birkaç şeyden biridir yemek yemek. Seyahat ettiğim zamanlarda da tatillerde de mutlaka bulunduğum yerlere özel yiyeceklerin tadına bakmaya, oraya özgü lokanta ve restoranlara gitmeye çalışırım. Bazen tabi kendine has mutfağı olmayan ülkelere de gidebiliyorsunuz. O zaman da benim Londra’da yaptığım gibi, farklı mekanlar peşine düşüp, dünya mutfaklarının tadına varmaya çalışıyorsunuz:)

Allahtan Evren de benimle aynı telden çalmakta olduğundan aşağıda bir liste oluşturacak kadar mekan gördük yemek ve içmek konusunda 1 hafta içinde:) Ayrıca orada yaşamakta olan arkadaşlarımından, bir dahaki seferim için bana kendi özel mekanları konusunda tavsiyelerde bulunmalarını rica edebilir miyim lütfen? Ben gidemesem bile yakınlarda, Evren’cime yarar hiç olmazsa. O daha uzun bir zaman daha orada olacak gibi görünüyor zira:)

LeZZet MeKanLarı

~ Harry Morgan

Londra’daki ilk lezzet durağımız burasıydı. Şehirde tam 3 tane Harry Morgan var. Bizim gittiğimiz hemen Regents Park yakınında olmasından sebep St. John’s Wood mevkinde olanıydı. Burada bir tavuk suyuna noodle çorbası içtik:) (Chicken noodle – 4,75£) Tek kelime ile mü-kem-mel-di! Zaten Sunday Times tarafından Londra’nın en iyi tavuk suyu çorbası içilebilecek mekan olarak seçilmiş bir dönem. Ayrıca sandwich ve salataları da çok göz alıcı görünüyordu. Tabak kocaman, noodle da bol boldu. Bir de ek olarak tavuk eti parçaları ve bir miktar haşlanmış havuçla servis edilmişti çorbamız. Ana yemek gibi oldu bana diyebilirm. Mutlaka için!

~ Wagamama

Bir gün öğlen yemeği için Evren’le burayı tercih ettik. (Malum kendisi çalışıyordu, birkaç gün hep öğlen saatlerinde yemekte buluştuk.) Wagamama zaten bize de artık yabancı olmayan bir mekan. İstanbul’da Taksim’de ve Kanyon’un içinde olmak üzere 2 tane mevcut! Ben bir defa Kanyon’da gitmiş ve çok sevmiştim. (Sevgili arkadaşımız ZeynepinYeri‘nden Zeynep anlatmıştı, o da çok sever bu mekanı hatırladığım kadarıyla.)

Bizim Evren’le şöyle bir rituelimiz vardır: O, her 2 ayda bir defa Türkiye’ye geldiğinde biz düzenli olarak beraber “Ölümüne Chineese” gecesi yaparız. Her ikimizinde bir çok ortak noktası bulunmasına rağmen, en sevdiğimizi “Asya Mutfağına olan zalim düşkünlüğümüz” olarak nitelendiriyoruz:) Bu sebeple Ankara’daki bir dönem SushiCo, ve her dönem Quick China maceralarımın baş aktristi kendisi olmaktadır:) Gurur duyuyoruz bu birliktelikten, eylemlerimizi devam ettirme kararımızı hala taze tutuyoruz. Tanrı bozmaz inşallah:)

İşte bu sebeplerden dolayı Evren’in Londra’da sık yediği mekanlardan birisi olduğu için e biz de bir Wagamama’da yemek olayına girelim dedik haliyle. İçecek olarak tercihime 10 üzerinden 10 puan verdim: Apple and lime juice – 2,95£. Gereksiz Not:1: Normalde içki içmeyi seven ben, tüm İtalya ve Prag seyahatlerim boyunca öğlen içmeye başlayan ben, içki içmeyi, şarabın aslında kırmızı olduğunu Belçika’da kaldığım 4 ay boyunca öğrenen ben, Minnesota’da nadir gecelerde ayık kalan ben Londra’da hayatımın en az içki tüketimini gerçekleştirdim! Yemek olarak da Chicken Katsu Curry – 7,95 £ denedim. Köri sosunun güzelliğine ve yoğunluğuna inanamadım. Köri seven biri olarak benim de kendi çapımda değişik sos denemelerim olmuştu; ve fakat böylesinin yanına bile yaklaşamamıştım. Tavuk gayet uygun pişirilmiş, sos kıvamında ve pirinçler de tam formundaydı:) Bayıldım.

 

St Catherines

~ Feng Sushi ve Yo! Sushi

London Bridge yakınlarında dolanırken bir öğlen Feng Sushi’ye geldim tamamen tesadüfen ve Feng Sushi Value Box‘dan içinde 10 parçalı sushi olanını seçtim, yakınlardaki bir parkta afiyetle yedim güneşlenirken ve kulağımda Duffy bana şarkı fısıldarken:)

2 defa da Evren’le beraber YO! Sushi’yi tercih ettik. Burayı çok sevdim ben, zira bar sandalyelerinin tepesine tüneyip önümüzden geçen değişik renkli tabaklar içindeki birbirinden güzel ve ağız sulandırıcı sushiyi seçerek yemek çok zevkliydi. Hiç daha önce bir sushi bar olayına girmemiştim:) Yo! Sushi’yi ben fiyat açısından makul buldum. Her renk farklı bir fiyatı göstermekte. Böylece 2 kırmızı tabak, 1 mavi tabak ve 1 yeşil tabak yediğinizde ödeyeceğiniz ücreti önceden bilebiliyorsunuz. Tabak rengine göre fiyat:)

~ Golden Dragon (China Town)

Bir akşamüstü Dim Sum (İspanya’da tapas, bizde meze, Çinde de dim sum:) yemek üzere, China Town’da dolaşıyorken hazır, bu mekana uğradık. Daha önce Evren’i Malezyalı bir arkadaşı getirmiş, çok sevdiğini söyledi yediklerini. Tavsiye edeceğim iki Dim Sum çeşidi var: Biri King Prawn Dumplings, diğeri de Prawn Cheung Fun. Lezizdiler, leziz:) Biri buharda, diğeri sosta:)

~ Dickens Inn

İşte favori mekanım:) Bir kere yeri çok güzel, tam St. Catherine’s Dock’un kenarında. Burası eskiden Londra limanının merkeziymiş. Favorim olmasındaki diğer neden ise giriş katı ile beraber 3 kat olan bu mekanın dış görünüşü. Çiçekler müthiş güzel ve gece manzarasına doyamadık.. Buraya geliş ve buluş hikayemiz i unutmayacağım. Uzun lafın kısası, oldukça yorucu geçen bir günün sonunda yemek yemek için trenden indiğimiz yerden vazgeçip burayı bulmak için akşam vakti 2 saat kadar daha yürümemiz ve sonrasında kendimizi müthiş pizza ve 1 şişe Chianti şarabının kollarına atmamız olarak özetlenebilir:)

Şarabımız Villa di Campobello-Chianti Riserva 2003 idi ve kesinlikle harikaydı. Tavsiye olunur. Pizzamız ve önden aldığımız salatalarımız da harikaydı.Gereksiz Not:2: Yaklaşık 60 küsür pound ödedik o gece ikimiz ve orada bulunduğum süre içinde 2 kişilik yediğimiz tüm yemekler için ödediğimiz en yüksek ücreti de oraya ödemiş olduk. Pişman mıyım sizce? 🙂

Dickens Inn

~ Le Pain Quotidien

Benim bir favori mekanım daha. Ama burası Paris ve NYC’de de benim favori mekanımdı. Hatta sevgili NY MUhtarı ile burada buluşup kahve içmiş, tanışmıştık:) Bir sabah Hastings’e gitmeden önce tereyağı-reçel-çeşitli peynirler ve muhteşem ekmeklerden oluşan bir kahvaltı yaptık burada açık havada. O kadar bol geldi ki herşey kalanını sandwich haline getirdik ve onlar bizi Hastings’de bile doyurmaya yetti:) Koca bir çanak kahve de yanında bonusu oldu:) 2 kişi toplam 18£  civarında birşey ödedik. Bilmeyen varsa keyif için denemenizi tavsiye ederim.

Alkol Mekanları

~ Gipsy Moth

Greenwich ziyaretimiz sırasında soluklanmak için uğradık. O kadar yorulmuştuk ki, Evren’e “Gördüğümüz ilk bara kendimizi atalım zira alkole ihtiyacım var” demiştim. Karşımıza ilk çıkan mekan da burasıydı. Dışarıdan umutsuz vak-a şeklinde göründü, ama yapacak bir şey olmadığı gibi benim de artık 1 fazla adım atacak halim kalmamıştı. El mahkum girdik, ama iyiki de girmişiz. Ben bayıldım buraya. İç içe geçmiş 3 ayrı alandan oluşan, dışarıda sigara içenler için kocaman bir bahçesi olan mekanın içi ana-baba günü gibiydi! Kalabalık, hareket benim mekan seçimimde dikkat ettiğim şeylerin arasında yer alır. (Özenli bir plan yoksa eğer!) Dolayısıyla koca Londra’da içtiğim en güzel ve en soğuk birayı yine burada içtim: Stella Artois! Evet, kendisi bir Belçika birası ve benim yaklaşık 10 yıl önceki keşiflerimden birisi! Gereksiz Not:3: Yanına da “chips” yedik efendim. Barmen, gidip kendisinden bira ve patates kızartması istediğime pişman etti beni yalnız. Patates kızartmasının ingilizcesini söyledim ben tabi, alışık olduğumuz şekliyle. O da ukala ukala burada french fries yok, chips var dedi! Hadi ya, ne zamandan beri orta parmağından da kalın patateslere, bizim buralarda incecik cipsler için kullandığımız adı veriyoruz? Bence basbayağı french friesdı onlar, hatta ve hatta Amerikan papatesiydiler kalın kalın… Iyyyk, gıcık barmen!

~  The Ten Bells / Commercial Tavern ve Beach Blanket Babylon (1 gecede 3 mekan birden:)

Bir gece Evren’in şirketten arkadaşı sevimli Alman (!) Alex ile birlikte dışarıya çıktık. Bir gecede 3 mekana götüreceğini söyledi bizi, memnuniyetle kabul ettik. Mekan seçimi tamamen ona aitti. Elinde guidebookvari bir şey vardı, yabancılar için hazırlanmış. Onu referans alarak seçiyordu mekanları. O gece ayağımızda 1 karış topuklar, daracık kot pantolonum ve askılı bluzumla ben de Londra’lı hatunlara benzeme kararı aldım:) Kıçım dondu mu? Evet, özellikle de dışarıda sigara içerken! Ama benden de beterlerini görünce dedim ki hayatta bu hatunlarla yarışamayız biz! (Marş marş, yine kot pantolon, t-shirt, altına spor ayakkabılarını giy. Seni Ankara gece hayatında anca onlar paklar!)

İlk mekan 100 yıllık The Ten Bells, efsanevi adam Jack The Ripper’in mekanıymış. Kurbanlarından biri ile burada tanışmış! İçerisi kötü, tuvaletleri kötü ötesiydi. Burada sadece 1 bira içtik ve kalabalıktan sebep çoğunlukla dışarıdaydık. Meraktan gidilir mi? Belki..

İkinci mekanımız Commercial Tavern’dü. Enteresan ötesi bir dekora sahipti. Barın arkası ve üzerindeki tavan inanılmaz değişik objelerle kaplanmıştı. Ayrıca hayatımda gördüğüm görebileceğim en enteresan saçlı-gözlüklü-kostümlü, kadın mı erkek mi olduğunu hiçbir suretle hiç birimizin anlayamadığı bir barmeni de yine bu mekanda gördüm! İçtiğim bira yine kötüydü, adını bile not etmemişim haliyle.. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktık” yaparsanız, dekora göz atın derim:)

Son mekan süperdi işte! 3 de 1 fena sayılmaz değil mi? Linkteki ilk fotoğrafta görülen barın hemen karşısındaki saatin altındaki rahat kanapelerde yayıldık birkaç saat. Ya doğru bira seçememek, ya da adam gibi biraya sahip olmayan bir memlekette olmamdan sebep barmene yaklaşıp en şirin halimle bana ve arkadaşlarıma cin-tonik ve votka-burn hazırlamasını rica ettim:) İçtiğim en güzel ve tadı yerinde votka-burn’dü diyebilirm. Mekan fazlasıyla sosyetikti, içeridekiler de öyle. Ama sıcaktı, şen kahkahalar çınlatıyordu her tarafı ve ben çok mutluydum:) En iyi gece mekan seçimiydi adıylada hafızamdan hiç çıkmayacak olan Beach Blanket Babylon!

St Catherines at Night

~ Waterway

Burasını da sevdim ben, zira kaldığımız eve yürüyerek 2 dakika bile değildi:) Little Venice’e sıfır, çok hoş bir mekandı. Burasını kadeh kadeh şarap içip, dışarıdaki sobalarla ısınmaya çalışıp, birbirimize içimizi döktüğümüz bir mekan olarak hatırlayacağım.

~ St. Christopher’s Place

Oxford Caddesinin kalabalığından bunaldığım ve “imdat” dediğim bir anda Evren kolumdan tutup birden beni bir ara sokaktan buraya sürükledi. Çok, ama çok hoş bir soluklanma noktası oldu burası bize: Birbirinden güzel dükkanlar, dinlenip keyifle içkinizi-kahvenizi yudumlamak için -bana çok sevimli görünen- açıkhavada lokantalar, cafeler ve şık ofislerin olduğu bu alan bambaşka bir yerdeymişsiniz hissi veriyor size. Meşhur Sofra ve Grand Bazaar Türk Lokantaları da burada yer alıyor ve her ikisi de gayetten doluydu:) 10 Mayıs tarihinde burada bir Ortaçağ panayırı kurulacakmış. Haberiniz olsun!

………..

Amma anlattım değil mi? Seyahatten dönene genelde “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat” denir:) Bense her defasında ne yapıp edip boğaz olayına, keyif ve lezzet duraklarına takıyorum kafayı! Ne yapalım, bir tane hayatım var ve bu hayatta kazandığım parayı hiç acımadan harcayabilme lüksüne sahip olduğum da anca bu noktalar var:) Hayatımda olanlarda burada, JTB’de var olduğuna göre seçme şansı kalmıyor pek:)

Gereksiz Not:4: Londra’da kaldığım bir hafta boyunca her gün 2 tane metro gazetesi okuyordum; bir sabah bir akşam olmak üzere. Tüm gazetelerde ortak olan haber: AMY WINEHOUSE ile ilgili olanlardı! İnanılmazdı! Her gazetede, her gün, bir fotoğrafla beraber Amy bugün ne yapmış köşesini okudum, bilgilendim bayağı. Amy bir gün gece geç saatlere kadar içip içip, evine giderken pub’ın merdivenlerine ayakkabısının topuğunu taktı! Amy bir diğer akşam çok içip içip eve döndü, ama oda ne? Evinin anahtarlarını düşürdüğünü farketti. Hemen evin kapısı yerine camından girmeye teşebbüs etti! (Bu sırada o garip ötesi makyajı ve alkolik bir surat ifadesi ile ağzında sigara objektiflere bakarken paparazzilerin çekmiş bulunduğu bir fotoğrafını da gördük haberin yanında:) Falan filan..

Gereksiz Not:5: Leicester Square civarında Iron Man filminin galasının yapıldığı tiyatronun (Odeon) önündeki kalabalığı kaale almayıp akşam yemeği için eve gittim. Sonra sofrayı hazırlarken TV’yi açtığımda Leicester Square’dan canlı yayın ekibinin filmin galasına o an teşrif eden Gwyneth Paltrow’la röportaj yaptığını gördüm! Sonra da hatun döndü ve o muhteşem 20 cm.lik topuklar üzerinde nazlı nazlı süzülerek benim geçtiğim taraftaki kalabalığa tek tek imza verdi, fotoğraf çekmeleri için bir süre orada kaldı!!!

Velhasıl bir tatil böyle geçti, çenem düştükçe düştü. Artık gideyim de hafta sonuna hazırlanayım. En yakın tatilimin tarihi belli değil henüz, 19 Mayıs için buralardayız. Ama sonbahar’da bir gavur memleketi daha var sırada:) Ona annekuşumla gideceğiz.  Bu arada kendisine çoktan söyledim, 20 tane de harika gül gönderdim gerçi ama ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN BİRTANECİĞİM BENİM. SENİ ÇOK SEVİYORUM:)

Süperr bir hafta sonu diliyorum.

Herşey gönlünüze göre olsun 🙂

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: “LONDRA” (II)

Tower Bridge

Bir alttaki yazımı bitirirken kapanışı yaptığım paragrafta hafta sonu için yapılması önerilenlerden hangilerini yapabildik, önce bir durumumuza bakalım derim:

~ “Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi” demişim.. Özellikle Pazar sabahı saat 07:30 civarlarında O‘nu da uykusundan kaldırıp yağmurun altında yürüyüşe çıkmış mıyım? Evet. Yağmur, 45 dakika içinde hızlanan ve saçlarımızın içinden sızarak yüzümüzü yıkayan dev damlalara dönüştüğünde eve kendimizi zor mu atmışız? Evet. Ama bu maddenin üzerine bir çizik atabilmiş miyiz? Elbette:)

~ “Dondurma yenilmesi” demişim.. Hava buzz modunda olduğundan “Bunu yapamadım tüh, vah” derken, Pazar akşamüstü Gazi Orduevi’nde buluştuğumuz babam ve eşi ile yediğimiz yemek sonrası mideye indirdiğim tatlının üzerine bir top da olsa dondurma almış mıyım? Evet:)

~ “Protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması” demişim.. Yumurtalı, bol peynirli tostlu, domatesli, naneli, maydonozlu, kayısı reçelli, ballı, cevizli bir kahvaltı edebilmiş miyim? Mmmmm.. Evet:)

~ “Mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması” demişim.. Sadece babamla buluştuğumuz 3 saat boyunca O‘ndan ayrı kaldım. Babamla ve sevdiğim arkadaşlarımla görüşme ve harika vakit geçirme şansı yakaladım. Bu maddeyi de halletmiş miyim? Sanırım evet:)

Yapamadığım iki madde kalmış; fotoğraf çekmek ve naneli limonata içmek! Onları da bir dahaki haftaya yapılacaklar litesine ekliyorum.. Gülümseme kısmından bahis bile etmiyorum dikkat ettiyseniz:) Daha iyisi sizin başınıza mı geldi yoksa?  E süper işte:) Anca bu kadar yaratıcı olabiliyorum ben hafta sonları için. Ne yapabiliriz başka acaba? Hayır, benim bu “Carpe Diem”ciliğim, “One Life Live It”ciliğim, oradan oraya koşuşturup, “Aman şunu da yapalım, buraya da gidelim, bunu da yiyelim, bunu ekelim, şunu biçeriz sonra” derken beni öldürecek bir gün ya hayırlısı!

Millenium Bridge

Evet, kısa bir hafta sonu durum değerlendirmesinden sonra Londra günlüğümüzün 2. bölümüne geçelim dilerseniz. Bu Londra’ya gitmeden önce yaptığım araştırmalarda görülmesi-yapılması kesin gerekli bazı şeylerin -“very” turistlik şeylerin- bir listesini çıkartmıştım. Hani Paris’e gidince Eiffel Kulesi görmeden gelinmez ya.. Ya da Venedik’te bulunup bir Gondol sefası yapmadan dönülmez hani… İşte Londra’da görülmesi gereken en önemli yapılardan ilki meşhur Thames Nehri’nin iki kıyısını birleştiren 16 köprüden biri olan tarihi Tower Bridge. (Hikayesini linkte bulabilirsiniz.) Ben gündüz ve gece fotoğraflarını, o da inanın sadece çekmiş olmak için, çektim. Bir gece de Thames Nehri kıyısında dolaşma imkanı buldum. Ve sıkı durun söylüyorum: İstanbul Boğazımız ve Boğaz Köprümüzün eline su bile dökemezler! Hiç etkileyici gelmedi bana. Evet gezilmesi, görülmesi gerekir; ama bir kıyas ya da sidik yarışına girilmesi icap ederse oyum bizimkinden yana olacaktır, açık ve net! Bir de köprünün üzerinde toplanan kalabalığı görüp, “E hadi bir bakalım ne oluyor?” diyerek ortasına kadar gidip, duran trafikte 10 dakika kadar köprünün altından yüksek bir tekne geçeceği için, sakin-sessiz, korna dırtlatmadan oturup kuzu kuzu bekleyen Londra’lılar gördüm. Bu esnada köprü, ortasından yukarı doğru yay sistemivari bir şeyle esnedi de altından geçip gitti tekne. Bu mudur demiştim, budur dediler:)

Sonra Millennium Bridge görüldü. Bu köprü Thames Nehri’ndeki köprülerin diğerlerinden farklı olarak üzerinden yürünüp karşıya geçilebilen ilk yaya köprüsü imiş Londra’nın. Bir ucunda Tate Modern Müzesi var, diğer ucunda da heybetli St. Paul’s Cathedral. Daha sonra bir arada Greenwich’de Millennium Dome dedikleri, yeni adıyla The O2 (Oxygen)’i gördüm. (Milenyum takıntılı bir sürü isim..) The O2, inanılmaz boyutta bir konser-sosyal/sportif aktivite yapılan salonlara ve şık şık restoranlara ev sahipliği yapan yarım daire biçiminde bir mekan. Celine Dion’dan, Michael Jackson’a, Neil Diamond’dan, Nickelback’e, Cirque Du Soleil, Avril Lavigne ve daha bir sürü ünlü sanatçı ve grup için önümüzdeki aylarda verecekleri konserler adına yaptırılmış birbirinden cezbedici afişlerle doluydu içerisi. Birini görebilmeyi isterdim açıkçası.

London Eye

Görülmesi gereken diğer önemli turistik, artık anıt haline gelmiş, yapı da Big Ben dedikleri meşhur saat kuleleriydi. Evet güzel görünüyor, özellikle de gece. Kule, Parlamento binasının hemen bitişinde yer alıyor. İşte tam Big Ben’in bulunduğu yakadan da meşhur London Eye size göz kırpıyor yavaştan:) Londra’dan bir milenyumlu yapı daha: Millennium Wheel! Önemli yapıları bitirip meydanlara, caddeler de gitim tabi: Picadilly Circus’ta Eros heykeli önünde bir fotoğraf alındı mesela, kaçarı yokmuş. Bana biraz NYC’deki Times Square’i hatırlattı. Yani yanlış anlamayın. Sadece bir kısım öyleydi:) Mikro Times Square desek yeridir. Oxford Street’e dayanamadım hiç, inanılmaz kalabalıktı zira. Havanın güzelliğinden sebep hem İngilizler hem de turistler alış-verişe çıkmışlardı. (Alış-veriş ve ben hiç iyi iki yakın dost olamadık! Bayılıyorum o sebepten.) Londra’nın mağazalar cenneti ünlü caddesiymiş orası da! (300’e yakın dükkan varmış!) Covent Garden’da bir kahve içtim, biraz küçük dükkanlara bakındım. Bir sürü restoran ve pub var burada da. Her yer cıvıl cıvıl genç insan kaynıyordu. Hem de “ateşli” genç insanlar!! Nereden çıktı bu demeyin. Bu Londra’lılar bir enteresan. Şöyle ki; hava sıcaklığı yaklaşık 9-10 derece. Bulutlar gözkyüzünü gayetten kapatmış, öğlen vakti sanırsın ki akşamüstü saat 18:00! Hafiften yağmur çiseliyor, ya da birazdan indireceğim modunda. Bu insanların hepsi kısa kollu, askılı! bluzlar, mini etekler ve parmak arası terlikler ve babetlerle dolanmaktalar. İnanılır gibi değildi. Tamam evet, belki paltoluk, kaşkolluk bir hava yok, ama askılı bluzda neyin nesi? Zaten zavallıcıkların tüm tüyleri diken diken havadaydı. Hem titriyorlar, hem de oturuyorlardı dışarıda. Bunlar 20 derecede ne giyiyorlar merak etmekteyim:)

Museum of Natural History

Müze olayı için de Natural History Museum‘u tercih ettim. Yine, ne olur “amma da ukalasın ha” demeyin ama, NYC’deki aynı adlı müzeyi daha iyi buldum. Daha geniş, daha çeşitli ve zengindi zira. Aşağıdaki benim çok hoşuma giden fotoğraf bu müzenin içinden.. Tabi yine burada da çocuklar her yerdeydiler. Müze içindeki bir sürü şey interaktif şekilde tasarlanmış. Örneğin “Earth” temalı bölümde (Yeryüzü Galerisi) dünyanın volkanik patlamalarla, buzulların erimesiyle; maddelerin şiddetli soğuk ve basınçla, ısı değişimlerine maruz kalmalarıyla başlarına neler geldiğini, nasıl değişim gösterdiklerini önce anlatıyorlar video ve posterlerle.. Sonra da bazı basit mekanizmalar kurmuşlar. Çocuklara o belirli butonlara bastırtarak bazı madde değişimlerini gözlemleri sağlanmış. Hepsi sanki “He-man” ya da “Voltran”ı seyreder gibi büyük bir dikkatle inceleyip, seyrettikten sonra anlatılanları; anne-babalarının yardımlarıyla kendileri de bizzat olaya dahil olup, bir nevi teoriyi pratikte görmüş oluyorlar. Bunu da sanmıyorum ki hayatları boyunca unutsunlar!

Earth

Londra dışında bir de Cuma günü İngiltere’nin güney doğusundaki liman şehirlerinden biri olan Hastings’e gittik trenle, Evren de izin almıştı o gün:) Trenle yaklaşık 1,5 saat sürüyor Hastings. 1066 yılında gerçekleşen savaşı ile tanınıyor ve İngiltere’nin ilk Norman kalesi de burada yer alıyormuş. Trenler inanılmaz konforlu ve rahat. Kulaklarımıza müziklerimizi takıp dışarıyı seyre dalarak çok keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra vardığımız Hastings’de ilk işimiz sahile inmek oldu:) Martılar, onları besleyen yaşlı bir kadın, birkaç koşu yapan atletik arkadaş dışında saçlarımızı dağıtan rüzgar ve soğuğundan sebep midir bilinmez kimsecikler yoktu ortalarda önce. Sahili boydan boya yürüdük. Turistlik bir şehir olmasından sebep bar ve pubların açılış saati hep akşam 17:00 gibiydi. Her yer misler gibi balık ve yosun kokuyordu:) Balıkçılık en önemli geçim kaynaklarıymış haliyle. Bir de sualtı müzesi vardı, ama girmemeyi tercih ettik. Bana masal kasabasını andırdı burası. Bu fotoğraflara bakınca burnuma hala deniz kokusu geliyor derin derin:)

Londra’da beni en etkileyen şey -parklar ve yeşillikler dışında- ulaşım sistemi oldu bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir tane Oyster Card verdi Evren bana adım atar atmaz Londra’ya. Bu bir nevi akıllı kart. Bittikçe dolduruyorsunuz ve hangi bölgelere gidecekseniz onu belirleyip ona göre ödüyorsunuz.  (Bir hafta sınırsız kullanım için ödediğimiz ücret: £23,10.) Sonra da metrodan mesela her giriş ve çıkışta kartınızı okutuyorsunuz. Her yerde de geçiyor; o meşhur kırmızı 2 katlı otobüslerde, DLR denilen trenlerde, tramvayda vs.. Londra metro sistemi süper işliyor. Kolay, anlaşılır ve en önemlisi dakik!

Son bolumde benim deneyimlerim, yedigim-ictigim seyler, hosuma giden ayrintilar olacak.. Hafta ortasindayiz, buzz gibi hava. Sev-mi-yo-rum! Guzel bir hafta sonuna gidebilmeyi umud ediyorum. Cumaya buradayim, opuyorum:)