Annekuşumla bir seyahatimiz daha memnuniyet verici bir şekilde sonuçlanmış bulunmakta:) Kendisi -söylediğine göre- şu aralar dünyanın en mutlu kadını. Çocukluğundan beridir en büyük hayali İspanya’yı görmekmiş annekuşumun. (Sonraki Paris mesela, onu biliyorum.) O’nun için yapamayacağım şey yok. Bu sebeple kendisinin hayal ettiği yerleri görebilmesinde bir rolüm oluyorsa ne mutlu bana diyorum.
25 Eylül sabah 05:35 sularında annekuşum ve -artık-delikanlı 2 numara ufaklığım Tunacan’ımla buluştuk Atatürk Havalimanında. Tolunay ve ben 1 saat öncesinde oradaydık zaten. 08:20’de rötarsız kalkan THY Madrid uçağına kendimizi attık ve annemin hayali gerçekleşmeye başladı.
Madrid, İspanya’nın en büyük şehri ve 655 m. rakımla Avrupa’nın en yüksek başkenti. Gitmeden önce bir sürü araştırma yapmış, bir sürü yer ismi not almıştım. Sadece “Görmeden Gelmeyin”leri tamamlayabildik. Yeme-içme konusunda aldığım notlardan sadece bir tek yere gidebildik. Bu seyahate bir tur ile birlikte katıldık ve şanslı kullar olarak oldukça bilgili-keyifli ve eğlenceli bir tur rehberinden de fazlasıyla faydalandık:) Dolayısıyla yeme-içme konusunda benim listedeki eksikleri, rehberimizin listesindekilerle kompanse etmeyi başardık. Kendisi aynı zamanda başarılı profesyonel bir fotoğrafçı olan İsmail Erbaş’a buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum bize kattıkları, anlattığı o harika hikayeler, içirdiği mohito ve şaraplar için:)
Neler yapıldı Madrid’te derseniz?
~ Görülmesi gereken yerler listesinde başı çeken 136 binanın çevrelediği Plaza Mayor‘da soluklanıldı, kalamar ve karidesten oluşan iki tabak tapas ve 4 bira için 38 € ödendi.
~ Olmazsa olmazlardan boğa güreşi arenası görüldü.
~ İspanya’nın resmi olarak merkezi kabul edilen noktanın bulunduğu Puerto Del Sol Meydanına gidildi, tam karşısında olması beklenen ve Madrid şehrinin amblemi olduğu söylenen ağaca dayanmış bir ayı heykeli arandı ama bulunamadı! Zira heryer toz toprak, kazı çalışmaları vardı. Zavallı ayıcık olması gerekenden biraz uzakta arz-ı endam etmekteydi:)
~ 12 hektarlık Retiro Park‘ta bir yarım gün geçirildi, bir dükkandan alınarak sandwich haline gelen malzemelerle piknik yapıldı o yemyeşil çimenlerinde. İspanya İç Savaşında zarar görmüş olsa da parkın içindeki heykeller, çeşmeler, bahçe düzenlemeleri görülmeye değerdi.
~ Klasik mekanları Plaza de Espana, Plaza de Colon ve Royal Palace’dan geçildi, fotoğraflar çekildi:)
~ Mercado De San Miguel‘e bayılındı tek kelimeyle! Şehrin eski meyve-sebze pazarıymış. İçeriye girdiğinizde birbirinden bağımsız yan yana reyonlar görüyorsunuz; şarküteri reyonu, peynir reyonu, zeytin ve turşu reyonu, tapas reyonu, balık ve deniz ürünleri reyonu vs.. İstediğiniz reyondan tadımlık tabaklarda istediğiniz malzemeyi alıyor ve marketin ortasında bulunan uzun masalardan birine oturarak, yine marketin içinde yer alan bira ve şarap barlarından aldığınız içecekler ile afiyetle yiyorsunuz. En hoşuma giden mekan burası oldu benim.
~ Parrilla El Gaucho Restorant’ta Houston Texas’ta yediğim etten sonraki en lezzetli eti yedim! Bu restoran rehberimizin tavsiyesiydi. Puerta Del Sol Meydanındaki III. Carlos’un heybetli atlı heykelinin arkasına bakan sokaktan yukarıya doğru yürürken ilk sağa dönerek yokuşu çıkıyorsunuz. Yokuşun başında sağ tarafta yer alan bu Arjantin Restoranı İspanya’daki ilk gecemizde tercih ettiğimiz bir mekan oldu. Kocaman bir ocakbaşının çevrelediği bir barı var. Şanslıysanız orada yer bulur, bir kadeh rose şarabınızı yudumlarken seçtiğiniz etin pişirilmesini izleyebilirsiniz. Biz içeride, masada oturduk ve 4 farklı çeşittten et söyledik. 1 şişe güzel bir kırmızı şarap aldık ve heyecanla etlerimizi beklemeye başladık. Hepimiz birbirimizden tadalım ve tad farkını görelim diye 4 farklı et istedik. Etler Arjantin’den geliyormuş ve odun ateşinde pişiriliyormuş. Ben “medium-orta” pişmiş yedim diğerlerinin aksine. Hepimizin eti oldukça yumuşak ve lezizdi. 4 farklı etin tadıda birbirinden farklıydı. Yani benim gibi çok etçil olmayan birinin bile bu farkı anlamasından sebep burasının harika bir yer olduğuna karar verdik! 4 parça et, ekmek ve soslar ve bir şişe şarap için ödediğimiz para 106 € idi.
~ Bir gece ardı ardına 3 bar ve bir latin klubü gördük. Akşam 22:30 civarlarında başladığımız “bar fly” aktivitesini 03:00 civarlarında sonlandırdık. Latin klüpte hiç bilmediğimiz halde saatlerce salsa yaptık. Bir gecede en çok mohito ve en hızlı alkol tüketme rekorunu kırdık. Annekuşum ve kardeşim de bizimle beraberdi ve onlar da çok eğlendiler:) İşin en ilginç yanı ise bundan tam 18 yıl önce annemin “işte bu da son tekne kazıntımız” diyerek kucağıma verdiği minik suratlı, minik ayaklı-minik elli küçük kardeşimle 18 yıl sonra beraber salsa yapmamızdı sanıyorum ki! İtalyan tipi, ince bedeni ve 1.90’lık boyuyla karşımda beni kucaklayan bu adama ne diyeceğimi bilemedim. Ağladım sesizce mutluluktan sadece:)
~ Genelde 3 öğün yedik. Otelde verdikleri sabah kahvaltısı benim için tatmin ediciydi gayetten. Dolayısıyla öğlen 13:30-14:00 civarlarında bir tapas (meze) bar bularak, kişi başı 2 tabak tapas (meze) alarak ve yanında bir içki ile karnımızı doyurduk. Aslında tapaslar gece boyunca tercih edilen yiyeceklermiş İspanyollar tarafından. Çünkü onlar için aslolan öğlen yemeği. Bu sebeple öğlen saatleri ağır yemekleri tercih ederken akşam yemeklerini sadece geceye hazırlık olsun diye hafif tercih ediyorlarmış. Akşam yemeğine 22:00 – 23:00 civarı başlıyorlar. Tapaslar zeytinyağlı hazırlanan deniz ürünleri, patates, peynir ve jambonla hazırlanan tek parçalık dilimler ve salata ağırlıklı. Yani tam benlik.
Madrid’de biz bunları yaptık.
Bir sabah 09:30 civarında Barcelona’ya hareket ettik. Yolumuzun üzerinde ZARAGOZA vardı. Bir sonraki Volume burası üzerine:)